Turgay Şenlik dünyaya gelişinin on bin beş yüz seksen beşinci gününün on sekizinci saatinde ortadan kaybolmaya karar verdi. Basit, hafife alınacak türden bir şey değildi düşündüğü. Yaz aylarında inzivaya çekilen emekliler ya da gözlerden uzak bir tatile çıkan ünlülerden farklı olarak fiziksel dünyanın bir parçası olmaktan tümüyle vazgeçmişti. Hayır, intihar etmeye de niyeti yoktu. Yalnızca gözle görülür, elle tutulur ortamlardan elini eteğini çekip bir başka varoluş durumuna ulaşmaya karar vermişti.
Böyle bir karar vermişti vermesine ancak bunu nasıl yapacağına dair en ufak bir fikri olmadığından soluğu mahalle arasındaki internet kafede aldı. O güne dek edinmiş olduğu arama motoru tecrübelerinin tümünü devreye sokarak sırasıyla boyut değiştiren insanlar, paralel evrenler, solucan delikleri, kuantum fiziği, görecelik kuramı ve Einstein ile ilgili okuyabileceğinden de fazla bilgiye ulaştıktan sonra kendini en son Yiğit Özgür karikatürlerine kaptırdığını fark edince alelacele hesabı ödeyip oradan uzaklaştı. Peşinde olduğu şey ancak üçüncü sınıf bilimkurgu filmlerinde rastlanacak türden bir kaçış değildi. Astral seyahat yapmak ya da buz gibi, yabancı bir paralel evrene sıkışıp kalmak istese başvurabileceği pek çok üçkâğıtçı bulabilirdi.
Açık söylemek gerekirse proje sorumlusu olarak çalıştığı elektronik şirketinde kendisini yakın hissettiği muhasebe uzmanı Avni Bey’e içinde bulunduğu durumdan söz edip de Avni Bey onu odasına çağırıp kapıyı kapatmasını istediğinde işe yarar bir bilgiye ulaşmak üzere olduğunu hissetmişti. Ne var ki Avni Bey yüksek arkalıklı deri koltuğuna oturup birer Türk kahvesi ısmarladıktan sonra sadede gelmiş, masasının üstündeki kartvizitlikten çıkardığı bir kartı Turgay’a uzatırken, “İşte seni bambaşka bir boyuta geçirecek olan numara,” demişti. “On numara bir masajın kendine getiremeyeceği erkek görmedim!” İyice dibe vurduğunu hisseden Turgay alelacele sade kahvesini içmiş, teşekkür ederek Avni Bey’in yanından ayrıldıktan sonra odasına dönüp kartı çöpe atmıştı.

Aynı biçimde geçen can sıkıcı birkaç haftadan sonra hem işyerindeki performansının hem de yaşama sevincinin gitgide azalmaya başladığını hisseden Turgay, kendini içinden çıkılması güç bir durumda bulan herkes gibi büyüklerine danışmaya karar vererek önce babası Himmet Bey’in kapısını çaldı.
Tam da bu noktada Turgay Şenlik’in nasıl bir aileden geldiğini ve onu böylesine içinden çıkılmaz bir ruh haline sürüklemiş olan olaylardan bazılarına değinmek gerektiğini düşünerek on beş yıl öncesine, yani bizler gibi ölümlülere kader denen şeyin aslında bir tabak spagettiden farksız bir olaylar silsilesinden oluştuğunu hatırlatan ve yaşayanlar için tarihi, dışında kalanlar içinse olağan bir gün olan 1990 yılının Ocak ayındaki bir cumartesi gününe geri dönmemiz gerekiyor.
Anne Fehmure Hanım sıradan zevkleri olan sıradan bir kadındı. Yolda yürürken ya da güzel bir film izlerken çekirdek çitlemekten, komşularıyla ayaküstü dedikodu yapmaktan, televizyonda gördüğü yeni tarifleri denemekten hoşlanan alımlı bir ev kadınıyken kendini astroloji ve parapsikolojiye iyiden iyiye kaptırıp aile fertlerinin günlerini bir gece öncesinde yıldızlara bakarak belirlemeye başladığında Turgay da, babası Himmet Bey de önceleri bunu geçici bir heves ya da geç gelen bir menopoz sendromu olarak nitelendirip üstünde durmamışlardı, ne var ki Fehmure Hanım gün içinde durup dururken gözlerini sımsıkı yumup oflaya puflaya birtakım anlamsız sözler gevelemeye, sabah kahvaltılarında uykusunda ziyaret ettiğini iddia ettiği Stonehenge, Tenochtitlan ve Woodstock gibi yerlere dair ayrıntılar aktarmaya başlayıp Tekir diye çağırdıkları sokak kedilerinin adını Uri Geller olarak değiştirerek gazocağını bakışlarıyla yakmaya çalıştığında, durumun ciddiyetini kavrayarak profesyonel yardım almaya karar vermişlerdi. Sonrasında gittikleri sayısız muayenede Fehmure Hanım dudaklarını büzerek hiç konuşmadan kocasına öfkeli bakışlar atarken psikologlar Himmet Bey’in, karısıyla ilgili şikâyetlerini dinledikten sonra endişe edilecek bir durum olmadığını, batıl inançlara sahip olmanın aslında iyi bile sayılabileceğini, fala inanmanın da, falsız kalmanın da mümkün olmadığını belirtmiş, rahat bir uykunun üstesinden gelemeyeceği sorun olmadığının altını çizerek birkaç kutu uyku ilacı yazmışlardı. Ne var ki bu ilaçlar Fehmure Hanım’ı uyutmak şöyle dursun yedi saatlik gece uykularını neredeyse üç saate indirince hiç beklemezken haftada yirmi sekiz saatlik boş bir zaman dilimi bulan Fehmure Hanım astroloji ve parapsikoloji çalışmalarına daha da yoğunluk vermiş, bu hummalı çalışmalarının sonucunda da turşu falı adını verdiği bir yöntem geliştirerek haftalık kehanetlerinin başarı oranında yüzde on beşe yakın iyileştirme yaptığını kocası ve oğluna açıklamıştı.
Karısının ruh sağlığından iyiden iyiye endişe etmeye başlayan Himmet Bey’in onu yakın bir aile dostlarının tavsiyesiyle götürdüğü son psikolog da Fehmure Hanım’a baştan ayağa şöyle bir bakıp dişlerini gıcırdata gıcırdata önündeki reçeteye bu kez farklı uyku ilaçları yazarak kapıyı işaret ettikten sonra Fehmure Hanım aslında hiçbir şeyi olmadığına, son derece sağlıklı olduğuna iyiden iyiye inanarak çalışmalarına dört elle sarılmıştı. Salatalık, lahana ve biber gibi alışılageldik tariflerle başladığı kehanetlik turşu çalışmalarını, “Turşu yapılamayacak şey yoktur, olsa olsa yeterince sirkeniz yoktur,” diyen ninesinin öğütlerini anımsayarak mercimek, balık, fıstık gibi malzemelerle zenginleştirmesinin ardından tariflerine silgi, kalemtıraş, gofret ambalajları, pet şişe rendesi gibi deneysel katkılar da ekleyince önce mutfak, ardından koridorlar ve son olarak da oturma odası tuhaf renkli, keskin kokulu sıvılarla ağzına kadar doldurulmuş bidonlarla çevrelenmişti. Gün boyu turşu kaplarının içinde geleceğe dair birtakım işaretler ararken gitgide gündelik hayattan kopmaya, oğluyla kocasını ihmal etmeye başladı. O yıllarda şehir dışında bir üniversitede okuyan Turgay eve ancak tatillerde uğradığından Himmet Bey gündüzleri evini geçindirmek için canla başla çalışıyor, akşamları yemek yapıp ortalığı topluyor, hafta sonlarındaysa evin temizliğiyle ilgileniyordu. Karısının tuhaf takıntıları yüzünden dostlarından teker teker uzaklaşmak zorunda kalan Himmet Bey geceleri dinlenemediğinden işinde de başarısız olmaya başlamıştı. Tüm bunlar olup biterken turşu falını artık Sayısal Loto’nun şanslı altı numarasını önceden öğrenebilecek kadar geliştirdiğini iddia etmeye başlayan Fehmure Hanım 1990 yılının Ocak ayında bir cumartesi sabahı kocasının eline, üstünde ardışık altı sayı yazan bir kâğıt tutuşturup günlük iki saate düşmüş olan uykusuna yatmak üzere odasına çekilmeden önce Himmet Bey’in gözlerinin içine bakarak, “İşte bu hafta kazanacak numaralar,” dedi. O sırada camları silmeye hazırlanan Himmet Bey numaralara şöyle bir bakıp ardışık olduklarını görünce karısının odasına gitmesini bekleyip cam kenarına çektiği zigon sehpada iz bırakmaması için kâğıdı Cam-Sil şişesi altlığı olarak kullanmaya karar verdi. Haftalardır günde yalnızca birkaç saat uyuyarak turşu kaplarının keskin kokularını soluyup durduğundan olsa gerek, bitkin düşen Fehmure Hanım o meşum cumartesi günü yaklaşık on dört saatlik derin bir uykuya daldı. Himmet Bey camları sildikten ve halıları yıkadıktan ve eviyeleri ovduktan ve yemek yaptıktan ve çöpleri attıktan sonra karısının hâlâ uyanmamış olduğunu fark edince soluğu yatak odasında aldı. En kötüsünü düşünen Himmet Bey yataklarının başucuna oturup karısının soluk alıp verdiğini görünce sonunda her şeyin eskisi gibi olacağını umarak keyifli bir beklentiye kapıldı. Fehmure Hanım artık onunla ve eviyle daha çok ilgilenecek, turşu kaplarıyla birlikte olur olmaz her tür fal ve kehanet malzemesini atıp normal yaşantısına dönecekti. Rüya gibi! İşte Himmet Bey bunları düşünürken bütün gün neredeyse dur durak bilmeden çalıştığından olsa gerek, oturduğu yerde uykuya daldı. Rüyasında karısıyla el ele tutuşup uçsuz bucaksız buğday tarlalarının arasında koştuklarını görüyordu ki, tiz bir çığlık titreyerek uyanmasına neden oldu. Fehmure Hanım yatakta doğrulmuş, kan çanağına dönmüş gözlerini belerte belerte başucu saatini işaret ederken bir yandan da tüm gücüyle onu omuzlarından sarsıyordu. Uyku sersemi kocasından Sayısal Loto kuponunu yatırmadığını, apar topar telefon ettiği komşusu Fitnat Hanım’dansa büyük ikramiyeyi kocasına verdiği kâğıtta yazan ardışık numaraların kazandığını öğrenen Fehmure Hanım hiç zaman kaybetmeden sinir krizi geçirerek bir yandan avazı çıktığı kadar bağırmaya öbür yandan turşu kaplarını evin koridorlarına boşaltmaya başladı. Yıllardır hayatı paylaştığı karısının mitsel bir canavara dönüşmesine tanık olan Himmet Bey’se salondaki dantelli masa örtüsünün üstüne daha o sabah özene bezene yerleştirdiği evlilik fotoğraflarına bakıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Aylardır yoğun iş hayatıyla birlikte ev işlerini de yürüten Himmet Bey ayak bileklerine kadar turşu suyuna batmışken kendi cehennemiyle yüzleşiyordu. Ertesi sabah ufak bir valize birkaç parça eşya koyup evden ayrıldı ve bir daha da geri dönmedi.
Bazen kendimizi hiç beklemediğimiz yerlerde hiç beklemediğimiz kimselerin yanında hiç beklemediğimiz şeyleri yaparken buluruz. Bir aydınlanma beklerken karanlığın içinde el yordamıyla ilerler, hayatımıza dair tüm gizleri çözdüğümüzü düşünürken aslında onca zamandır kayar kumların üstünde ilerlediğimizin farkına varırız. İşte sürdürmek üzere yıllardır emek verdiği evliliğinin parmaklarının arasından kayıp gittiğini gören Himmet Bey tam da böyle bir ruh hali içinde evden ayrıldıktan sonra çalıştığı şirketten emekliliğini isteyip ikramiyesiyle yaşadıkları kentin ücra bir köşesinde göğü delecekmişçesine yükselen, çürümeye yüz tutmuş toplukonutlardan bir daire satın alarak inzivaya çekildi. Deniz seviyesinden kırk metre yükseklikteki bu dairede neredeyse hiç dışarı çıkmadan ufuktaki denizi seyreden Himmet Bey’i yeniden hayata bağlayan şey, yeni evine taşındıktan birkaç hafta sonra beslemeye başladığı güvercinler oldu. Kendini kanatlı dostlarım dediği yirmi beş güvercinin bakımına adayan Himmet Bey günlerini kendi elleriyle inşa edip özenle balkonuna yerleştirdiği ahşap güvercin kafesini temizlemek ve güvercinlerine her akşam düzenli olarak yemlerini verirken bir yandan da onlarla konuşup dertleşerek geçirmeye başladı.
İşte Turgay da hayattan kopup kendine her şeyden uzak bir tür sığınak yaratan babasının böylesine önemli bir konuda kendisine yardım edebileceğini düşünmemesine rağmen yine de içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulabilmek umuduyla Himmet Bey’in kapısını çalarken bir yandan da zamanını boş yere harcayıp harcamadığını düşünüyordu.
Yalnız ve zorlu geçen yılların şekilsizleştirdiği iriyarı bir adamdı Himmet Bey. Çizgi halini almış dudaklarının ardında üç beş çürük diş ile yabani otlardan başka bir şey yetişmeyen apartman bahçesine ısrarla ekmeye devam ettiği rengârenk gülleri bile kurutan kötü bir ağız kokusu taşıyan bu insan eskisini görenler, zamanında bin beş yüz midyeyi nefes almadan mideye indirdikten sonra üstüne sekiz acılı şalgam suyu içip iki gün iki gece tuvaletten çıkmayan genç irisinin aynı kişi olduğuna inanmakta güçlük çekebilirdi. Turgay’ı tek başına yaşadığı apartman dairesinin oturma odasına buyur eden babası tek kelime etmeden balkonunda beslediği güvercinlere bakarken Turgay onu yiyip bitiren durumu anlatıp ne yapabileceğine dair fikrini sordu. Bunun üstüne bir süre daha sessiz kalan Himmet Bey ayağa kalkıp balkon kapısına yaklaşarak bir şeyler mırıldandı. Yıllardır içtiği filtresiz Samsun sigarası sesini pancar motorununkine çevirdiğinden Turgay onun ne söylediğini anlayamadan yalnızca işaret ettiği yere, yani gitgide alçalmakta olan güneşin eflatuna boyadığı dev vinçlerle gerçekten başka bir dünyayı andıran limana baktı. Babası söylediklerini duyurabilecek, Turgay’sa babasının mırıldanıp durmasına katlanabilecek olsa olaylar çok daha farklı gelişebilirdi, ne de olsa Himmet Bey yalnızca limandaki vinçlerin uzaktan nasıl da karatavuklara benzediğini söylemeye çalışıyordu; oysa Turgay içinde bulunduğu ruh halinin de etkisiyle babasının ona yük gemilerine binip yanıtı uzak limanlarda aramasını söylediğini düşünmüştü. Erkenden yenen sessiz bir akşam yemeğiyle tek kelime edilmeden izlenen haberlerin ardından Turgay izin isteyip babasının yanından ayrılarak soluğu yine internet kafede aldı. Liman işletmesinin internet adresinden tankerlerin geliş gidiş takvimine ulaşmaya çalıştıysa da tek öğrenebildiği limanın yıllık kapasitesi oldu. O gece rüyasında dev dalgalarla boğuşarak Tanca Limanı’na ulaşmaya çalışan bir kuru yük gemisinin güvertesinde açık denizi izlediğini gördü. Paslı vinçlerin başında bağırıp çağıran tek gözlü tayfaların sesleri kaptan köşkündeki envai çeşit egzotik papağanın çığlıklarına karışırken, muazzam cüssesiyle manevra yapmakta güçlük çeken şilep bir görünüp bir kaybolan deniz canavarlarından ağzından piposu eksik olmayan uzun saçlı kaptanın mahareti sayesinde kurtuluyordu. Yolunu gözleyen dünyalar güzeli kadınlarsa Tanca Limanı’nın masmavi sularında yunuslarla birlikte yüzüyorlardı.
Ertesi sabah ofisine varır varmaz lojistik müdürü Murat Bey’i arayıp limana bir sonraki gidişinde kendisine de haber vermesini istemiş, çalçene adamın ilgili ilgisiz sorularına maruz kalmamak içinse üstünde çalıştığı bir proje nedeniyle yükleme koşulları hakkında bilgi alması gerektiğini söylemişti. Heyecan içinde beklediği telefon o gün öğleden sonra geldi. Yükleme evraklarıyla ilgili bir sorun çıkmıştı ve Murat Bey’in soruna bizzat müdahale etmesi gerekiyordu. Turgay ceketini kaptığı gibi apar topar ofisinden çıkıp park yerine gitti. Bu beklenmedik sorun Murat Bey’in canını epey sıkmış olmalıydı, zira yol boyunca ağzını bıçak açmadı, böylece Turgay bulutsuz gökyüzüne bakarak dilediğince hayal kurabildi. Ne var ki uzak limanlar ve tuhaf deniz yaratıklarına dair kurduğu tüm hayaller, Murat Bey arabasını park ettikten sonra liman işletmesine adım atmalarıyla birlikte darmadağın oldu. Kendini yağ kokuları, korna çalıp duran tırların gürültüsü, onlarca kez fotokopisi çekilen buruş buruş sürüyle evrağın arasında bulunca babasının söylemeye çalıştığı şeyi yanlış anlamış olabileceğini düşündü. Etrafta ne egzotik kuşlar, ne güzel kadınlar ne de masmavi sularda yüzen yunuslar vardı. Yaşadığı hayal kırıklığını belli etmemek için önemli bir şey yapıyormuşçasına kaşlarını çatıp görevlilere elektronik parçaların yükleme koşullarıyla ilgili birkaç anlamsız soru yönelttikten sonra Murat Bey’e işinin bittiğini, kendisini park yerinde bekliyor olacağını söyleyerek oradan uzaklaştı. Park yerinde sigara içip etrafta koşuşturan insanlara bakarken bir yandan da böylesine önemli bir sorunun yanıtını babasından alabileceğini düşündüğü için kendi kendine kızıyordu. Yanıtlaması böylesine büyük ciddiyet ve sorumluluk gerektiren bir soruyu babasına yöneltirken hata yapıyor olduğunun farkına varmalıydı.
Turgay o akşam eve dönüp salondaki divanda yarı baygın bir halde öylece televizyona bakarken içindeki sıkıntının azalmak şöyle dursun gitgide artmakta olduğunu hissedince bu kez bir de annesine şans vermeye karar vererek ertesi gün iş çıkışında Fehmure Hanım’ın ziyaretine gitti. Hâlâ Turgay’ın çocukluğunu geçirdiği o iki katlı evde oturan Fehmure Hanım kocasıyla ayrılmalarına yol açan Sayısal Loto felaketinden bu yana hava durumu tahminleriyle alternatif falların kısıtlı dünyasını kötü sonuçlar doğurabilecek etkili kehanetlere yeğler olmuştu. Hatta alternatif fallara dair araştırmalarını ilerleterek yumurta kabuğu, gözlük çerçevesi ve çiğnenmiş pestil fallarını geliştirmiş, mahalledeki bilumum altın gününe katılıp kendi geleceğine dair bir şeyler de görmeyi umarak konu komşunun kahve telvelerine sessizce bakmıştı.
Turgay akıllıca davranarak babasına yaptığı ziyaretten bahsetmedi. Annesine içinde bulunduğu durumu kabaca özetledikten –ve yarım düzine pestil kemirdikten sonra– oğlu otuz yaşını geçtiği halde hâlâ evlenmemiş olan her anneden duyabileceği o iki sihirli kelimeyi duymuştu. Artık evlenmelisin! Pestillerle yumurta kabuklarını bir kenara bırakan Fehmure Hanım oğluna evde kalmış komşu kızlarından, mahallesindeki müzmin dullardan ve televizyondaki çöpçatan programlarından bahsetti. Bir kez daha hata yaptığını anlayan Turgay o gecenin geri kalanında annesiyle birlikte Alacakaranlık Kuşağı dizisinin eski bölümlerinden birkaçını yeniden izledikten sonra evine dönüp huzursuz bir uykuya daldı.
Ertesi sabah uyandığında içinde bulunduğu ruh halinden kurtulabilmek için bu kez annesinin tavsiyesine uymaya karar verdi. Şansını öncelikle işyerinde, kendisinden hoşlandığını düşündüğü halkla ilişkiler müdiresi Elif Hanım ile denedi. Çıktıkları ilk akşam yemeğinde hiç durmadan konuşan Elif Hanım’ın koloratur soprano olarak nitelendirilebilecek bir sese sahip olduğunu nasıl olup da o âna dek fark etmediğini düşünen Turgay’ın aralarında ciddi bir ilişki olamayacağını anlamak için daha fazla düşünmesine gerek kalmamıştı. O gece yağmur yağıyordu. Elif Hanım makyaj tazelemek üzere lavaboya gittiğinde Turgay ıslak caddeyi aydınlatan sokak lambalarına bakarak çocukluğunu düşündü. Karanlıktan korktuğu gecelerde babasının ona sarılarak önünde sonunda muratlarına eren kahramanlarla dolu masallar anlattığı soğuk kış gecelerini, Kilizman’daki yazlıklarında dalga seslerini dinleyerek geçirdiği günleri anımsadı. O an boğazına yalnızca gevelemekte olduğu cordon bleu değil, geçmiş ve bir daha asla geri gelmeyecek olan anılar da takıldı. Gecenin geri kalanında Elif Hanım’ın cemiyet hayatıyla ilgili anlattığı en son dedikoduları dinleyen Turgay bu başarısız denemenin ardından aradığı çıkış yolunun karşı cinsten biriyle yaşayacağı bir ilişki olamayacağına karar verdi.
Bu tatsız buluşmayı takip eden birkaç ay boyunca Turgay arkadaşlarının tavsiyelerini ya da sağda solda okuduğu çeşitli makalelerdeki önerileri ciddiye almaya karar verdi ve hatta bunlardan birkaçını da hayata geçirdi. Bunların arasında bungee jumping yapma, ata binme, kalabalık bir grupla gezi teknesi yolculuğuna çıkarak her şeyi geride bırakma gibi eğlenceli etkinlikler olmasına rağmen hiçbiri Turgay Şenlik’i, bırakın içinde bulunduğu keyifsiz ruh halinden çıkarmayı, yüzünü dahi güldüremiyordu.
Bu içinden çıkılmaz durumun kendisine aile mirası olduğuna inanarak her şeyden elini eteğini çeken Turgay son olarak, kendisiyle aynı işyerinde çalışan ve her gün öğle yemeği sonrasında kahve içerken sohbet etmekten hoşlandığı insan kaynakları şefi Aziz Bey’i dinleyip tek başına bir hafta geçirmek üzere Fethiye’nin Kabak Koyu’na gitmeye karar verdi.
Yanına çok az şey alarak çıktığı üç günlük bu beklenmedik tatili akşam yemeklerinin topluca ahşap bir masada yendiği şirin mi şirin bir kamp alanında geçirdi. Gün batımında başlayıp gecenin geç saatlerine kadar devam eden akşam yemeği sohbetleri sırasında Turgay sırasıyla mahalle bakkalının bir büyücü olduğunu düşünen gitarist Ahmet, el değmemiş bir koy satın alarak günlerini çırılçıplak yüzerek geçirmek isteyen bir çift ve aslında henüz keşfedilmemiş bir dâhi olduğunu düşünen garson Vahit ile tanıştı. Her birinin hikâyelerini dinledi. Bu hikâyeleri dinlerken uzun uzun sustu. Kendine dair anlatabileceği bir hikâyesi olup olmadığını düşündü.
Her gün sabaha karşı uyanıp toprak yoldan denize indi. Yüzünü buz gibi sularla yıkayıp güneşin doğuşunu izledi. Üçüncü günün sabahında bir meşe ağacı gördü. Gidip yanına oturdu. Ona kimseye anlatamadıklarını anlattı. Sonra kalkıp meşe ağacına sımsıkı sarıldı. Turgay mı ağaca dönüştü, yoksa ağaç mı Turgaylaştı bilinmez ama o sabahın sonrasında Turgay Şenlik’i bir daha gören olmadı.