Kimdi?..
5 Ocak 2020 Öykü

Kimdi?..


Twitter'da Paylaş
3

Geldiklere yere dönmeyeceklermiş gibi bozulması imkânsız bir ceset olarak dolanıyor herkes. Dizelerini tekrar ederek vardım evine. Günlerdir evinin perdeleri örtülü diyor kapıcı. Eşikte onu görünce, “Eşim bir gün evi terk edecek,” cümlesini anımsadım. Gözleri iki dolu çanak, gözlerine derin bakınca boşluğa düşüyorum. Anlamazdan geliyorum. Salonda, aynayı karşıdan gören koltuğa oturuyorum. Neden koltuğu aynanın karşısına bırakmış ki? İnsanın kendisiyle savaşı sadece aynada mı olur? Yüzünü görebilmenin, aklına seslenebilmenin, yanlışlarına dur diyebilmenin bir başka yolu yok mu? Bu yaşa gelene kadar diyen kalbimi susturuyorum. Salon genişçe, duvarlarda ayna dışında asılı hiçbir şey yok, kaçıncı el olduğu anlaşılmayan koltuk takımlarının kenarları iyice kararmış, perdeleri sigara dumanından koyulaşmış. Etrafa saçılmış kâğıtlar, Hiçbirine takılmıyorum. Merakımdan değil, uzundur gelmedim yanına.

Terk edilmenin ciddi bir problem olmadığının farkındayım. Herkes değil. O hiç değil. Yüzü eprimiş, konuşmayı unutmuş sanki, baş hareketleriyle ancak anlaşabiliyoruz. Kiminle yaşadığını bilmeyince yüzüne yamanan başka bir yüz bir süre sonra kendi yüzü oluyor. Ama biliyor, nerede kırdığını kafatasını, kurdun kini gibi bırakmaz peşini. Başlamamalıydı. Bıçak bile belli bir yerden sonra kesmez, ateş bir süre sonra yakmaz, o zamandan beridir ağzına doldurduğu suskunlukla, yüreğine omzundaki ağırlıkları taşıttı. Göğsünü sıkıştıran bu çaresizlik bir metrelik kazılmış toprağa denk.  

Cılız bir sesle çocukluğunu aradığını söylüyor. Hiç konuşmazken “çocukluğumu arıyorum” sözü suskunluğunun toplamı mıydı? Herhangi bir mekânda, bedende benliğin eriyen yanı, zamanın tozuna karışan çocukluk bir daha bulunmaz! O bahçe, atladığın duvar, tırmandığın ağaç, ayrılmadığın mahalle bakkalı, her sabah fırından aldığın sıcak ekmek, çamurlu paçaların, bisiklet hayalin, okulu kırmaların… Söyleyemiyorum ona. Siyah ve beyaz arasında bir şey değil, keskin bir çizgidir. Çocukluğunu hatırladığın vakitler, artık yaşlısındır. Her geçen yıl eklemelerle büyüyen evlerin küçülen penceresidir insan. Uzaklık bütün hevesleri bekletiyor, küfletiyor… İçeri girdiğimden beri oturmadı. Etrafımda dolanıp duruyor. Duvara üst üste yumruk atınca tedirginleşiyorum. Kafasının içinde vahşi hayvanlar tepiniyor sanki! Gözleri kan yuvası, alnından oluşan kırışıklar birazdan yırtılacak gibi. İnce hastalığa yakalanmış da kurtulması mümkün değilmiş gibi tükenmiş bedeniyle olduğu yere yığılıyor.

 Eşi evi terk ettiği günden sonra iyilik ve kötülük üzerine uzun süre düşünmüş, hiçbirinin doğru olmadığı kanaatine vardığını yazdıklarından anlıyorum. O yazdı diye mi anlıyorum? Hep işimize yarayanı anlarız da ondan. Bir şiirde okumuştum: “Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.” Yarasının yalnızlığını yaşıyor ve gece aşkla sarıyor onu. Koltuktan kalkıyorum. Kalp atışlarım sıklaşıyor. Yanına ilişiyorum. Bir an önce güneş doğsun istiyorum. Genişçe bir salonda çaresizce, yaşadıklarına karşı o kadar güçsüz düşmüş ki! Koltuk altından tutup lavaboya doğru sürüklüyorum. İfadesiz bakan yüzünü avuçlarıma aldığım suyla yıkamaya çalışıyorum. Banyo leş gibi kokuyor. Yatağına götürüyorum, üstünü örtüp çıkıyorum.

Onun için yapabileceklerimin toplamı bundan daha fazla olmalı deyip tekrar evine dönüyorum. Çalışma masasının dağınık oluşu rahatsız etmiyor, masadaki kitaplara göz gezdiriyorum. Bardakta kalan viskiyi kafama dikiyorum. Yalnız kaldığı günden beri okuyup yazıyor. Görevinden ihraç edildikten beş ay sonra eşi onu terk etmişti. Bir süre görev yaptığı okulun servis şoförlüğünü yaptı. Onu direksiyon sallarken gören meslektaşları daha bir ürkek davranıp selam vermeyi bile esirgiyorlardı.

Çalışma masasının etrafı çizdiği tablolarla çevrili. Modigliani’nin çizimlerini andıran tabloları… Son birkaç aydır yaşantısıyla da Modigliani’ye benziyordu. Her resminin sol üst köşesine yazmış olduğu şiirleri…

Gökyüzü kararıyor hem de orta yerinden

Görsün artık hükmedenler

Onlar olmadan da sürüyor hayat

Kirli bir bellekten başka bir şey değil tarih

Ve insan, insan, insan…

Güneş yükselmeye başlıyor, perdelerden sızan aydınlık gözlerimi yoruyor. Elektrik faturaları, su, internet, kira… Liste uzayıp gidiyordu önümde duran defterde. Büyüleyici olduğunu sandığımız hayatın çıkmazları dayanaksızlıklarıyla nasıl da kirli duruyor. Üniversiteye beraber hazırlandık, istediğimiz bölümleri kazandık. Öyle kazandım demekle de olmuyor. Bitirdikten sonra bir süre işsiz gezdik. Çevremizde göreve başlamış arkadaşlardan bir zorunlulukmuş gibi para ister, ne zaman geri vereceğimizin bir tarihi de olmazdı. Belki de bir gün göreve başlayacağımızı hesaba katarak, onların bizden önce işe başlamalarını haksızlık kabul ederek arkadaşlarımızdan borç istemekten geri durmazdık. Bir süre geçer, birçok süre geçer, hatta unuturduk bütün süreleri. Ödemezdik. Sürekli artan işsiz sayısı sadece bizi korkutmazdı, anne, baba, kardeşleri… Uzunca bekledikten sonra o göreve başladı. Ancak göreve başlayamayanların intihar haberlerini duydukça kederlenmekten öteye geçemiyorduk.

Çalışma masasında oturmuş geçmişin üzerindeki bandajı kaldırıyorum. Her yaşanan ayrı ayrı yaşanırken hatırladıklarım bir ordu gibi aynı anda saldırıyor zihnime. Şehir her zamanki huzurundan daha huzurlu. Bir sigara yakıp masa üzerindeki defterleri karıştırmaya devam ediyorum. Zaman geçiyor. Bulanıklaşan zihnim her şeyin olup bittiğini anlatıyordu. Kabullenmiyordum. Evinde yalnızım. Yalnız değilim. O vardı. Ama yoktu da! Kitapları rafa diziyorum. Faturaları mutfak masasının üzerindeki kâseye bırakıyorum. Çalışma masasını ıslak bir bezle temizliyorum. Pencereleri açıyorum. Balkona geçip iki sigarayı üst üste içiyorum.

Hiç mi hayırdua okumadılar ona, yıllarca öğrettiği şeyler gerçekten de devletin resmiyeti kadar resmi kitaplarla mı sınırlı kaldı? Onun evinde ikinci gecem. Siyah bir örtüye parlak desenler gibi çizilmiş duruyor gökyüzü. Öğleden sonra uyandı, iki yumurta kırdı, dışarıyı kısa süre seyrediyor, oturuyor.

İşin yok mu? İki gündür buradasın!

Yok.

Yazdıklarını okuyorum.

İyi mi bilmiyorum. Ancak okuduğum, öğrendiğim kadar… Dökük yüzlerce sima, onlardan biri olmak neden ağrıma gidiyor anlamıyorum. Takınıp durduğum, yutkunamadığım onca şeyi herkes nasıl da rahat yutuyor. Yerkürenin zaman aralıklarına sıkışan, itme ve katmalarla yarım yamalak bir hayat. Tam hayat nasıl olur onu da bilmiyorum. Vardığım her yerde eksiklikler… Sanki kader mutsuzluk üzerine kurulu, kaç türlü puslu yalnızlık şu kapıdan girdi de çıkmak bilmedi. Bakma öyle! Okumakla, yazmakla bir şeyler düzelmiyor. Yazdığım her cümleye hapis oluyorum sanki. Hani ev yapan insanların kendilerini kilitlemeleri gibi… Zora koşulmuşuz Deniz! Başka çaremiz yok. Nefes almaktan başka çaremiz…

 Çıkıyoruz dışarı. Yağmurun habercisi homurtular. Belki bir gün, uzak diye bilinen güzellikler yakın olur, hem zamanımız azalıyor. Ne vakittir ertelenen son yakındır. Umut olmasın, umut olmasın, umut olmasın. Olunca çorak birkaç cümle dökülüyor mühürsüz sayfalara diyerek ayrılıyoruz.


Twitter'da Paylaş
3

YORUMLAR


Ferhat Ferhende
Mir e miran olan kardeşim yüregine sağlık senin duygu dolu yüregini seninle tanıştığım gün anladım hayatın dahada acımasız olacagını ancak acıyla yoğrulan bir insanın daha güçlü olacagını sayende birkez daha gördüm
5:01 PM
Ferhat Ferhende
Mir e miran olan kardeşim yüregine sağlık senin duygu dolu yüregini seninle tanıştığım gün anladım hayatın dahada acımasız olacagını ancak acıyla yoğrulan bir insanın daha güçlü olacagını sayende birkez daha gördüm
5:01 PM
Hamit Aydin
Yüreğine sağlık sevgili deniz. Neye dokunsan kanayan bir durum var. Bu yazı onun güzel betimlemelerinden biri
11:11 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR