Kızıl Akbabalarmış…
10 Kasım 2018 Öykü

Kızıl Akbabalarmış…


Twitter'da Paylaş
0

En korktuğum şey başıma gelmişti. Bu ihtimale ya da bu önlenemez gerçeğe zihinsel olarak hazır olduğumu, onunla karşılaştığımda ise soğukkanlı olacağıma ve onunla başa çıkabileceğime dair inancımı güçlendirdiğime inanıyordum. Ama şu günlerde bundan o kadar da emin değilim. Yazamıyordum. Deniyordum. Zihnimle, duygularımla, zamanla savaşıyor yine de beni tatmin edecek kısacık bir cümleyi icat edemiyordum. Birkaç büyüleyici kelime çarpmıştı kâğıdıma. Ama bunlar, çekim gücüne kapılabileceğim türde yaratıcı değillerdi. Şu satırlarımı, şu tükenişimi okuyan, beni ciltlerce roman yazmış, sayısız öykü ve makaleyi yazın hayatına kazandırmış falan zanneder. Değilim, belki de hiç bu kadar üretken olmayacağım.  Ama benim de bir dünyam vardı. Başka dünyalara dokunabileceğim bazen vahşi, bazen şefkatli, bazen de yadırgatıcı bir dünya. Şimdilik tüm seslerin kovuklarına  saklandığı bir dünya.

Yalnızdım ve sanırım korkuyordum. Beni bu noktaya getiren şeyin ne olduğunu düşünüyordum. İnsanlar ilgimi çekmiyordu. Onlara duyduğum gereksinimi, onlara duyduğum coşkuyu kaybetmiştim. Bu muydu bana olan? Yani bir yakınlık meselesi miydi her şey? Bana olan şeyin ne olduğunu bulmayı dahi umursamıyordum. Yorgundum. Konuşmak istemiyordum. Anlamak, anlatmak istemiyordum. Susabilirdim. Sonsuza kadar konuşmaktan vazgeçebilirdim. Sanki bu derdimi hal yoluna koymuşum gibi bir de kafayı kızıl akbabalara takmıştım. Evet, kızıl akbabalar. Bu sebeple tası tarağı toplayıp benim gibi tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan  bu görkemli kuşun peşinden gitmeyi  aklıma koymuştum. Bir süre Isparta’da kalmayı, başka hiçbir şey düşünmeden  dağ taş gezip bir kızıl akbabayla karşılaşmayı planlıyordum. Ve Ayşe’ye açıldım. Bu arzumu anlamasını ummaktan çok, kararımı bilmeye hakkı olduğunu düşündüm. Bir akşam, onun evindeyken gelişigüzel açıkladım. Daha önce kızıl akbabalara ilgin olduğunu hiç duymamıştım. Durup dururken nereden çıktı bu? dedi afallamış bir sesle. Haklıydı. Hayatınızdaki adam, ansızın kızıl akbabalara ya da vahşi develere merak duyduğunu ve işi gücü bırakıp onları görmek için yaylaya çıkacağını ya da çöle gideceğini söylese, bu şaşırtıcı olurdu. Sanırım böyle şeyler gerçekten durup dururken oluyordu. Ama bunu Ayşe’ye söyleyemezdim. Durup dururken çıkmadı. Sana hiç bahsetmemem, bir anda gelişen bir ilgim olduğu anlamına gelmemeli. Gözlerini kısıp, cümlemin gerisini yüzümde arayıp bulmaya çalıştı. Peki benden ne duymayı bekliyorsun, çocuk gibisin gerçekten. Kızıl akbabalarmış… İşte bütün ilişkilerde, hadi bazılarında diyeyim, vardığımız nokta bu oluyordu. Kızıl akbabalarmış… Ve ben anlatmaktan vazgeçmiştim.  Hafta sonuna bilet baktım. Pazar akşamı otobüsüm on buçukta. İşte bu, çok kararlı olmuştu. Gitmem gerekiyorsa gitmeliydim. Ve o an bir şey oldu. Ayşe sanki birdenbire bir aydınlanma yaşamış gibi irkildi. Bakışları yeni bir düşüncenin umuduyla tazelendi. Gözlerini devirerek,  Peki tatlım. Sana engel olmaya çalışabilirdim. Ama bunu yapmayacağım. Sadece endişelenmemem için haberleşmeye devam edelim. Bu iyi olur bak. Tanrım, onu terk edeceğimi sanıyordu. Ya da bir şeylerin değiştiğini. Kızıl akbaba görmek istiyorum  demenin gerçekten kızıl akbaba görmek istiyorum anlamına geldiğini düşünemiyordu. Düşünmek istemiyordu. Sirenler onu dalgalarda boğulmaya çağırıyordu. Yoksa söyleyeceği ilk teşvik edici cümle neden haberleşmeye devam edelim olsundu. Vardığım bu kanıyı değiştirecek bir şey söylemedim. Güzel, ince parmaklarına parmaklarımı daldırarak ona baktım. Ve bu samimiyetime bir anlam biçmesine izin verdim. Nasılsa öyle yapacaktı…

Ayşe’de kalmadım o gece. Açıkçası cinselliğimi, erotizmimi de askıya almıştım. Ayşe’yi çekici bulmadığımdan değil. İştahsızdım. Ne onun ne de herhangi bir kadının cinselliğine açlık hissetmiyordum. İçimde burgulanmış şey her ne ise onu çözdüğümde kendime kavuşacaktım.  Beni ben yapan, tüm tutku duyduğum şeyler yeniden doluşacaktı içime.

Ve bazı şeyler, kendisini saklayacak kadar güzel kalamıyor galiba. Benim için ilk kırılma anının ne zaman yaşandığını düşünüyorum. Ve Ayşe’den çıktıktan sonra bir sonbahar yağmuruna yakalanıyorum. Gözümün önünde uzayan sis giderek açılıyor, dağılıyor. Bir berraklığa bırakıyor yerini gece. Yağmur hızlıca dokunuyor bana. Saçlarımdan akan su, sakalımın karmaşasına takılıyor, emiliyor. Açık yakalarımdan içeri giren damlalar kayıyor, yok oluyor. Dışıma çarpanlar da ceketimden, paçalarımdan akıyor, şehrin su şebekesine karışıyor. Ben canlanıyorum. Aklıma düşüyor. Bu süreç, Filiz’in beni terk etmesiyle başlamıştı aslında. Yaşamınızda çoğunlukla böyle sarsıcı bir olay tetikler her şeyi. Bir yerde bir fay kırıldı mı diğer hatlarda da etkili bir gerilim kendisini göstermeye başlar. Ara sıra görüştüğümüz iş arkadaşlarından biriydi Kerem. Gel zaman git zaman, uzayan mesailerin yakınlaştırdığı, bazı aksiliklerin şirin hikâyelerle çekilir kılındığı bir iş paylaşımı, başka şeyleri geliştirmişti aralarında. Yani Filiz durumu böyle mazur görülecek etkenlerle anlatmıştı. Şaşılacak şey. O böyle açıklamalar yaptığında, savunduğu her neyse insanın hak veresi geliyor. Aramızdaki aşkın tükendiğini de ben böylelikle kabullendim. Eşyalarını bir hafta sonunda topladı. Arnavutköy’e, Kerem’in yanına taşındı. Altı yıllık beraberliğimiz bana koca bir yük bırakırken, Filiz’in göçebeliğinin de altını bir kez daha çizmiş oldu. Şunu demek istiyorum yani. Filiz, beraberliğimizin üzerinden üç ay geçmeden yanıma taşınmıştı. O günden beri de birlikteydik. İnsanlar(ve tabii ben) evlenecekmişiz gözüyle bakıyorlardı bize. Şimdiyse yeni bir macera. Arnavutköy’de varmış bir  Kerem… İnsan hiç değilse biraz bekler değil mi, öyle hemen koştura koştura yeni bir aşk, yeni bir ev…  Neyin acelesi bu? Filiz bu, kendi çelişkisini de birlikte getirir hayatınıza. Bir blendır, bir şarj aleti, bir balkon masası gibi yaşamınıza ilişir, sanki hep ordaymış gibi alıştığınız bir şey olur. Kızgın değilsin değil mi? Sana açık, dürüst olmak istedim.  Benden bunun için övgü, tebrik bekliyor olmalıydı. Yani bu erdemli tavrı için. O kadar yüce gönüllü değildim. Karmakarışıktım aslında. Filiz’in gittiği akşam da böyle bir yağmur yağıyordu. Ağır ve incecik sesiyle toprağı döven, geceye tazelik veren bir yağmurda, ışıkları yakmadan tülün arasındaki boşluktan onun gidişini izledim. Arkasına bakmadan arabasına bindi. Caddeyi aydınlatan farlarının ışığında, kalemle tutturduğu topuzunun dağıldığını gördüm. Neşe ve heyecanla gidiyor olmalıydı. Kerem’le arasındaki önemli engeli geride bırakan yeni bir Filiz’di bu. Filiz Sürmene’nin yaratıcı ekibinden Kerem Burgaç… Yolda muz kabuğuna basarsın inşallah.

Neyse, bununla başa çıkmaktan başka çarem yoktu. İşin kötüsü bunu atamıyordum içimden. Kaybıma uzaktan bakabilmek için onunla arama koymam gereken mesafenin yanına varamamıştım henüz. Kederimi yazarak sağaltacak durumda da değildim. Öfkem onunla yüzleşmeme, kendimle yüzleşmeme bir engel olarak içimde kabarıp yükseliyordu çünkü. Biriyle konuşmayı düşündüm. Ancak kimse bana nasıl yardım isteyeceğimi öğretmemişti. Nasıl açılacağımı,  kendime dair herhangi bir duygumu nasıl ifade edeceğimi. Bu sebeple pek sıra gelmedi hayatta bana. Başkalarının endişelerini dinledim. Yakınlarımın kaygılarını. Dilim döndüğünce yanlarında olmaya gayret ettim. Bak abi, o kızdan uzak dur, sonra demedi deme. Buna benzer şeyler işte. Fakat ben anlatmadıkça, söylenmedikçe daha az görünen biri oldum. İhmal edilen. Kendime şefkatim de yetmemeye başladı. Ya da düşündüğüm  kadar samimi değildim kendime karşı. Ve yaşama karşı uzun susmalar böylelikle başladı…

Sonra Ayşe geldi hayatıma ve her şey değişmedi. Emin olmak için uzun süre bekledim. Yani birini gerçek bir duyguyla sevmek için. Ne bileyim, saçını parmağına dolayışını, yeşil fasulyeyi çıt diye ikiye kırışını, sürekli anlatacak bir şeyi olmayan renksiz kişiliğini, mavi göz sevmeyi beklerken ışıkla çıkıp gelen kahverengi gözlerini. Yani sevmekten bahsediyorum işte. Ve ben ona, kızıl akbabaları görmek istiyorum diyorum o ise  sürekli haberleşelim, merak ederim diyor. Sanki savaşa gidiyorum. Ayşe bu, korkmaktan bir türlü mutlu olmaya vakit  bulamaz. Peki ya ben? Kimim ben?

Yolda yürürken, akşamın  tatlı serinliği sessizlikle beni sarmalamıştı. Sonbaharın ilk günleri geride kalmıştı ve ben sallana sallana yürüyordum. İşe nereden başlayacağımı düşünemeyecek kadar yorgundum. Gözlerimin önünde boz bulanık bir sis dalgalanıyor ve sarhoş gibi zikzaklar çizerek yürüdüğümü görüyordum. İçimde şu an güçlü bir şekilde hissedemesem de bir çağrının, bir ışığın varlığının olduğunu anlayabiliyordum.

İşte evime geldim. Burası aslında  aileme ait. Düzenli bir gelirim olmayınca ve sürekli yazmak istediğimi dile getirince bu daireyi bana verdiler. Dışarıdan çeviri ve editörlük işleriyle şimdilik tenceremi kaynatıyorum. Bir kitabım yayımlandı. Gördüğü teveccüh de fena sayılmaz. Kendime olan inancımı tazeleyen güçlü bir itki oldu  bu benim için. Yazının kutsallığını önemsiyordum. Yazmakla ilgili stratejilere aldırış etmiyordum. Edebiyatı hak etmek istiyordum. Yeni  bir kıtayı keşfeder gibi kelimeler arasında olgunlaşmak, kendimi anlamak istiyordum. Kadınların dünyasında bir yıldız değildim. Onlara yakın olmaktan korkuyordum. Bana sızmalarından, sarsıcı bir hastalıkla halsiz, savunmasız kalmaktan ödüm patlıyordu. Ama kitapları anlıyordum, ihtiyaçlarını öngörebiliyordum. İnsanların bıraktığı boşlukları cümlelerin anlamları ile doldurabiliyordum. Ve eğer  bir kızıl akbabayla karşılaşırsam bu bir işaret olacaktı. Beklediğim çözülmenin ilk adımını atmış olacaktım. Buna inanmak istiyordum. Gidecektim. Buradan gidecektim. Isparta’ya gidecektim. Sadece gitmiş olmak fikri dahi kalmamın yarattığı katlanılmaz ıstırabı hafifletiyordu. Bir kahve suyu koydum. Yaka paça soyunurken sigara yaktım. Üzerimden şıpırtıyla etrafa saçılan yağmur kalıntıları, evin sessizliğini neşeyle bozarken, ıslak gömleğimi, pantolonumu bir isyan duygusuyla sağa sola fırlattım. Camdan dışarıya baktığımda yağmur şiddetini arttırmıştı.  O an kenti duyarlılıkla  kuşatan kırmızı gökyüzünde kendi yansımamla karşılaştım, karşımdaki donuk ve sarkmış yüzün bana ait olmasına doğrusu şaşırmıştım. Bedenimle olan bağım da son günlerde zayıflamış olmalıydı. Ayşe’yi düşündüm o an.  İhmal ettiğim bedenimin hastalıklı bir ağaç gibi kurumuş gövdesini hâlâ nasıl arzuladığına şaşırarak… Kızıl akbabalarla ilgili takıntımın bir kerelik bir macera olmadığını düşünerek kaygıya kapılıyordu. Döndüğünde onları yeniden görmek için bir planın olacaktır kesin,  dedi dudaklarını ısırarak. Sırtım ona dönük, terlemiş avuçlarımı sıkıp, Benim bir tane planım var Ayşe, dedim kibirli bir sesle. Ve yine kızıl akbabalar tabii, dedi o da kavgaya hazırlanan bir yükseklikte. İtiraz edemedim, yanlış düşündüğünü söyleyemedim. Aklından geçenleri ifade etmekten vazgeçersin, öyle bir boş vermişlik işte. Dönüp balkona çıktım. Midemi burkan tanımlanamaz açlığı duymamaya çalışarak…

Bazen böyle oluyorum. Uzlaşılmaz. Bunun bana kazandırdığı o es aralığı mıdır tüm derdim, sıkılmak mı yoksa yaşam yorgunluğu mu bilemiyorum. Yeterince iyi biri olmadığımı biliyorum ama. Ve geceyi, yağmurdan geriye kalan seslerin koynunda geçirmeyi istiyorum.

Isparta’ya geleli henüz dört beş saat olmuştu.  Yolculuk  sık verilen molalarla birlikte uzun sürmüştü. Sütçüler’e indiğimde beni, kalacağım otelden gelen genç bir çocuk karşıladı. Birlikte, yeşile çalan güneşsiz günün ağırlığında otele doğru yola koyulduk. Bütün günü yatakta geçirdim.  Yorgundum, halsizdim. Burnumu odadan dışarı çıkarmasam yeri vardı. Enerjimi durmaksızın kemiren  bir yaratık vardı sanki içimde. Ve onun, kanımla şişmiş iri kemiklerinin basıncını hissediyordum. Uyumak istiyordum. Uyanmak için nedenim olan şeyi de erteleyip duruyordum. İlk iki gün otelin temizlik işlerini yapan kadından başkasını görmedim. Telefonda görüştüğüm Aykut bey, karısı olduğunu tahmin ettiğim Uzak doğulu bir kadınla birlikte Antalya’ya geçmişlerdi. Ben, geldiğim günden beri temizlik işleriyle uğraşan bu genç kadını görüyordum. Aslında Aykut beyin otelden gidişine sevinmiştim. Bu bana ve temizlikçi kadına, otelin işleyen kurallarını ihlal etme imkânını tanımıştı. Kadın odama sık sık kahve servisi yapıyor, küçük sandviçler hazırlıyordu.  İkinci gün sıcak su ısıtıcısını odama almıştım artık. Ortanca saksılarının dizildiği geniş balkonumda,  aradığım huzuru hissetmeye çalışıyordum. Düşüncelerim yavaşlamıştı. Uykularım, zihnimi susturmayı başardığım gerçek bir istirahat olanağına kavuşmuştu. Hâlâ yalnızdım. Ancak bu yalnızlıkta beni işgal eden tüm kaygılarımı uysallaştıran ve onların karmaşasında rengini kaybettiğim iç sesimle yeniden karşılaşmamı sağlayan bir şey vardı. Üçüncü gün kısa mesafeli yürüyüşlere başladım. Daha çok kasabanın içinde, günün sonunda da bakımsız bir sokağın ortasındaki kahvehanede biten gezintiler. Seslerin birbiriyle örülen güçlü dayanışması, kaşık şakırtılarını ve nemli çay kokusunu da yanına alarak, geride bıraktığım şeylerin, bir başkasının hayatına ait anılar olduğunu düşündürtüyordu bana. Sadece bu kadar da değildi. Gece  karanlığında sokaklara yayılan sessizlik, böceklerin ve ördeklerin uykularında çıkardıkları fısıltıya benzer tıslamalar, ağaçlardan düşen çürümüş cevizlerin patırtısı ve kasabanın çevresini kuşatan bir pınarın inlemeleri… Tüm bunlarda, daha önce yaşanmış bir hayatı anımsatan bölük pörçük duygulanımlar vardı. Dördüncü gün kanyona gittim.  Bir avareydim ve ağır ağır dolaşıyordum. Amacım bende takıntı hâline gelen kızıl akbabalardan birine rastlamaktı. Onu görmeliydim. Hayatımı yeniden inşa etmem için gereken uyanıklığı, zindeliği onun bir kanadının, bir uçuşunun şekliyle kazanacaktım. Buna inanmıştım.

Kanyonun tenhalığında başka şeyleri de algılamaya, görmeye başlamıştım. Kımıl kımıl yolunda  giden salyangozları mesela. Bir düzen  içerisinde kararlılıkla, dayanıklılıkla. Sanki onlar da beni fark ediyor, onlar  da bana şaşırıyordu. Şaşırdıkça da duraksıyorlardı. Birbirimizi ilk kez fark ediyorduk. Ağaçların kovuklarından sivri dişlerinin gıcırtısı yayılan kırmızı sincaplarınsa beni takip ettiklerini düşünüyordum. Dişlerinin gıcırtısı benimle birlikte yürüyordu. Ayaklarımın arasından sürünüyor, sıvışıyorlardı sanki.  Yaptığım onca gezintiye karşın bir tane bile kızıl akbabaya rastlayamamıştım. Bu oldukça garipti. Her şeyi düşünmüş, planlamıştım oysa. Mevsim, zaman, mevki, bunun gibi şeyler bir hayli önemliydi. Önemli olmasa kuş takvimi diye bir şey olur muydu hiç. Ama karşıma çıkmadı işte. Onu aradım. Onu her yerde aradım. Kaldığım otele tepeden bakan yüksek bir bayırı her gün inip çıktım. Koştum. Bir taşın üstünde soluklandım. Her gün kanyonu yürüdüm, dinledim, durdum, koştum, aynı taşın üstünde soluklandım. Güçlü bir şekilde inandım, dua ettim hatta. Çıkmadı. Onu bulamadım. Sonra fark ettim ki düşündüğüm kadar hayal kırıklığına uğramamıştım. Evet, bir kızıl akbaba görememiştim. Böyle önemli bir anı yaşayamamıştım. Ancak daha sakindim. Daha duyarlı. İçimde benimle birlikte çırpınıp, sağa sola savrulan, nefessiz kalan tüm kadın ve erkekler için bir şans yakaladığımı hissediyordum. Henüz iyileşememiştim. Yine de içimdeki yıkımın farklı, iyi bir şey için ilham verdiğini duyumsar gibiydim. Soluklandığım taştan kalktım. Hava daha da soğumuştu.  Sırt çantamda, termosla kahve getirdiğimi hatırladım. Onu çıkardım. Otelime inen tepenin kenarında durup, kasabayı içine alan vadiye baktım. Soluk gökyüzünün gri bir örtüyle vadiyi örttüğü o anı yaşamaya çalıştım. Kahvemi içtim. Filiz’i düşündüm. Ara sıra düşündüğüm gibi. Ve sonra yüzüme, geniş bir kanadın altından savrulan soğuk havanın hızlıca çarpışını hissettim


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR