Navi yakasını kaldırdı. Gölgeliğine sığındığı büfeden sucuklu tost kokusu yükseliyor. Yola çıkmadan başlayan sağanak yağmur apartmanların duvarlarını dövüyor. Şimşek çaktı. Peş peşe gök gürledi. Deri ceketinin altında ürperdi. Kahverengi ayakkabılarının yanından süzülen damlalara baktı. Mustafa Seferoğlu Parkı emniyete yakın. Yağmur bastırmasa yürüyerek gelecekti. Islanan saçlarını geriye doğru attı. Arap elinde şemsiye ona doğru koşuyor. Navi beklemesini işaret etti. Merdivenleri hızlıca indi. Şemsiyenin altına girdi.
“Mevsimler harbiden değişti.”
“Haklısın amirim. Sabah hava günlük güneşlikti be ya.”
“Durum nedir?”
Arap birkaç saniye duraksadı.
“Havuzun yanındaki bankta bir ceset bulundu. On beş on altı yaşlarında bir kız. Vücudunun her yerinde bıçak darbeleri var.”
“Olay yeri inceleme ne alemde?”
“Fırtına yüzünden rahat çalışamıyorlar.”
Navi süs havuzunun olduğu yere baktı. Sisin içinden zar zor da olsa bir karartı gördü. Kemerinin tokasını tuttu. Parkın ortasındaki havuz semtin sembolü. Yıllar içinde parkın ismi, şekli, taşları ve kafeleri değişmiş havuz hep olduğu yerde kalmış. Dikdörtgen parkın kısa kenarlarının ortasında Marmara mermerinden çeşmeler var. Navi olay yeri incelemenin kurduğu seyyar çadıra girdi. İçerdekileri selamladı.
“Çalışabildiniz mi?”
Pos bıyıkları ıslak, gri süveterinin altına kareli gömlek giymiş adam önünde gürüldeyen bir soba var gibi ellerini ovuşturup titriyor.
“Üzerini brandayla kapattık.”
Adamın ismini hatırlamaya çalışan Navi sessizliği uzatınca pos bıyıklı devam etti.
“Yağmur bastırınca fazla inceleyemedik. Ama bıçak darbeleriyle öldürülmüş. Katil cinayet aletini çoğunlukla göğüs kafesine ve karnına saplamış. Çenesinde iki derin tırnak izi var.”
Arap şemsiyeyi dizlerine vurdu.
“Kızcağız direnmiş.”
Navi kaşlarını kaldırdı. Arap’a baktı.
“Şemsiyeyi ver.”
Arap şemsiyeyi açmaya çalıştı. Navi elinden çekip aldı.
“Ben açarım.”
Navi cebinden tablasını çıkardı. Bir sarma sigara yakıp derin bir nefes aldı. Şemsiyesini açıp çadırdan çıktı. Cesedin olduğu banka doğru yavaşça yürüdü. Sarı emniyet şeridinden eğilerek geçti. Sigarasından nefesler çekerek cesedin olduğu bankın etrafında döndü. Son bir fırt daha çekip sigarayı havuza attı. Cansız beden bir heykel gibi kaskatı şeklini koruyor. İki yana açık elleri morarmış. Eğildi. Brandayı fazla oynatmadan cesedi inceledi. Başı bankın arkasından geriye düşmüş. Saçlarının yağmurdan ıslanan yerleri siyah gibi dursa da asıl rengi kızıl. Navi olay mahallini incelemeye devam ederken Arap emniyet şeridinin altından telaşla geçti.
“Amirim yağmur dindikten sonra inceleyelim.”
Bir seksen boylarındaki Arap’ın kırık ön dişleri titriyor. Navi şemsiyenin altından Arap’a baktı.
“Katil dışarıda gezerken biz elimiz cebimizde bekleyemeyiz.”
Navi’nin düşünceli yüzünü inceleyen Arap titrek bir sesle araya girdi.
“Ne olduğunu düşünüyorsun?”
Navi diline yapışan tütünü dişiyle ezdikten sonra Arap’a dikti gözlerini.
“Şehvet cinayeti gibi duruyor.”
“Eski sevgilisi olabilir mi?”
“Olabilir tabii.”
“Peki ya tecavüz?”
Navi başını kaldırdı. Gözleriyle sokak lambalarını gösterdi.
“Bu kadar göz önünde öyle bir şeye cesaret edemez.”
“Kızı sonradan buraya taşımış olabilir mi?”
“Bir ihtimal. Çocuklara söyle mobese kayıtlarını incelesinler. Bütün parkı baştan sona didik didik etsinler. İçeridekilere de söyle yağmurun dinmesini beklemek istemiyorum. Çadırı buraya kursunlar hemen.”
Arap geriye çekildi. Şaşkın gözlerle Navi’ye baktı. Navi donuk bakışlarını cesetten ayırmadı. Hadi dercesine başını salladı.
“Emredersiniz amirim.”
Navi bir sigara daha yaktı. Kızın yanına çömeldi. Baş parmağıyla kemerinin tokasını tuttu. Yağmurun kanalizasyon demirinin üzerinde oluşturduğu kan girdabına baktı.
Çadır cesedin üzerine kurulduktan sonra Navi plastik tabureye oturdu. Havuzun ortasında duran mekanizmaya baktı. Gündüz olduğu için çalışmıyor. Olasılıkları kafasında çevirirken çocukluğunun geçtiği Edremit’i düşündü. Akşam serinliğinde anne, babasıyla beraber sık sık Yunus Emre Parkına gelir, büyük havuzun kenarındaki banka otururlardı. Işık topu geceleri yanar herhangi bir algoritmaya bağlı kalmaksızın iki saniye de bir renk değiştirirdi. Hangi rengin yanacağını tahmin etmek babasıyla oynadıkları küçük bir oyundu. Navi her seferinde heyecanla tahminlerini sıralar, nadir de olsa tuttururdu. Babası o zamanlar olasılıkların ne kadar çok olduğundan bahsetmez oğlunun heyecanını kırmazdı.
Arap’ın gergin sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.
“Maktulün üzerinde telefon, cüzdan veya değerli bir eşya bulamadık. Parkın mobesesi uzun süredir arızalıymış. Herhangi bir kayıt yok anlayacağın.”
“Neyi düzgün çalışır ki bu teşkilatın zaten,”
Navi kaygıyla çenesini ovuşturdu. Belli belirsiz bir sesle konuştu.
“Kaçırılmış olabilir mi?”
Arap’a döndü.
“Merkezi ara. Dün yapılan kayıp ihbarlarını kontrol etsinler.”
Arap başıyla onayladı. Merkezi arayıp durumu bildirdi. Navi yavaşça tabureden kalktı. Cesedin başında öylece durdu. Olay yeri incelemeden İlkay eğilmiş dikkatlice kızın cansız bedeninin fotoğraflarını çekiyor. Navi, İlkay’ın omzuna dokundu. İlkay objektifi indirip Navi’ye döndü. Navi gergin bir sesle, “Ne zaman biter?”
“Yarım saate hallederim amirim.”
Navi saatine baktı. Daha sonra eliyle Arap’a gelmesini işaret etti.
“Sen burayla ilgilen. Ben Müge’yi okuldan almalıyım. Eve bıraktıktan sonra dönerim. Fotoğrafları telefonuma gönder. Herhangi bir şey olursa ararsın.”
Arap’ın şemsiyesini aldı. Çadırdan çıkarken seslendi.
“Bu bende kalsın.”
Navi yağmur altında arabasına yürüdü. Çam ağaçlarının kokusunu içine çekti. Şemsiyeyi katlayıp bagaja koydu. İstanbul’un yağmurdan sonra sakinleşen sokaklarından hızlıca geçti. Kızı kollarını göğsünde birleştirmiş okulun önünde bekliyor. İlk ders günü kötü geçmişe benziyor. Yola çıktıklarında güneş bulutların arasından tekrar görünmeye başladı.
“Yine geç kaldın. Herkes çoktan evine gitti.”
“Zor bir vaka üzerinde çalışıyordum. Saati fark etmemişim.”
“Annem haklıymış hep aynı bahaneler.”
Müge sustu. Kızının huyunu bildiği için sessizliği bölmemeye kararlı. Evin önüne geldiğinde arabayı her zaman park ettiği yerde büyük bir su birikintisi gördü. Arabasını kaldırımın üstüne bıraktı. Kontağı kapatır kapatmaz Müge arabadan fırladı. Navi seslenmek istedi. Beceremedi. Islak paçalarına baktı. Yeni bir pantolon giymesi gerekiyor. Dairenin kapısını açtı. Evden ayrılırken camları açmasına rağmen rutubet kokusu çıkmamış. Odasına gidip pantolonunu değiştirdi. O sırada telefonuna mesaj geldi. Whatsapp üzerinden gönderilen resimleri incelerken telefon çaldı.
“Efendim Arap.”
“Amirim dün sadece bir kayıp ihbarı varmış. O da kurbana tam olarak uyuyor.”
“Ben de çıkmak üzereyim. On dakikaya oradayım.”
Navi hızlıca saçlarını kuruladı. Müge’nin kapısını çaldı. Ses yok. Onun duyabileceği şekilde özür diledi. Kızı da annesi gibi inatçı. Arabasına bindi. Karakolun önüne geldiğinde hava hafiften kararmış, etrafa toprak kokusu sinmiş. Nöbetçilere selam verdi. Arap, Navi’yi odasının kapısında karşıladı.
“Çocuklar parkta acemice gömülmüş bir bıçak buldular. Üzerinde kurbanın kanı olabilir. İncelemeleri için laboratuvara gönderdim.”
“Adli tıptan haber var mı?”
“Henüz yok.”
“Söyle hızlansınlar.”
“Kurbanın ailesi odanızda amirim. Cesedi teşhis ettirdik. Kızları olduğunu söylediler. Aylin Özer, on yedi yaşında, babası tapu kadastroda memur, annesi ev hanımı. Dün babasıyla tartışıp kaçmış. Bütün gece aramışlar ulaşamayınca gece dört on beşte karakolu arayıp bizimle irtibata geçmişler.”
Navi düşünceli bir ifadeyle başını salladı. Kemerinin tokasını tuttu. Odasına girdi. Masasına otururken adamdan gözlerini kaçırdı. Kurbanın yakınlarıyla konuşmak her zaman zor. Kadınla adam yan yana oturuyor. Adam lacivert eşofmanın altına terlik giymiş. Burnuna düşen gözlüğünü her iç çekişinde yerine oturtturuyor. Kadın eşarbın dantelleriyle oynuyor, gözleri masanın üzerindeki takvimde. Navi sakin bir sesle kızın babasına, “Allah sabır versin efendim,” dedi.
“Ne istediler benim kızımdan.”
“Olayın üzerinde çalışıyoruz.”
Arap’a gel diye işaret etti.
“Çocuklara söyle, su getirsinler.”
Arap suları söylemek için odadan ayrılırken Navi yumuşak bir sesle kızın babasına döndü.
“Ali Bey arkadaşlar ifadenizi almış. Acınızı anlayabiliyorum fakat zanlıyı bulup yargılamak için zaman altın değerinde.”
Ali Bey başını hiç kaldırmadı. Onaylar gibi salladı. Navi aklındaki soruyu hemen sordu.
“Kızınız inatçı mıydı?”
Ali Bey şaşırdı. Soruyu anlamaya çalıştı. Gözlerini açarak Navi’ye baktı. Navi masaya eğildi. Bütün samimiyetiyle soruyu tekrarladı.
“Kızınız inatçı mıydı?”
Ali Bey derin bir iç çekti.
“Keçi gibiydi. Çocukluğundan beri oyuncu olmak istiyordu. Benden habersiz tiyatro kursuna yazılmış. Bu sene onun için önemli bir yıldı. Üniversite sınavına girecekti. Aylin ders çalışmak yerine akşama kadar Youtube kanalına video çekiyordu. Bense hukuk okumasını istiyordum. Dün gece de konservatuara gitmek istediğini söyleyince çileden çıktım.”
Ali Bey hıçkırarak ağlamaya başladı. Karısı adamı yatıştıracak gibi değil. Navi ayağa kalktı. Masanın etrafından dolandı. Koltuğun koluna oturdu. Ali Bey’in omuzlarını sıktı.
“Kızınızı geri getiremem ama bunu yapanı bulacağım.”
Navi meydana çıkan sokaktan ilerlerdi. Sobacıların önünden geçti. Büyük çınar ağacının gölgelediği Mollaoğlu Meydanında kimse kalmamış. Karakolla parkın arasındaki kısa mesafeyi yürüyerek gitmek istedi. Biraz yalnız kalıp düşünmeye ihtiyacı var. Karşılıklı dizilmiş mağazaların önünden geçerken kızın ellerini düşündü. Katilin bu şekli veremeyeceğini biliyor. Şehvetle cinayet işleyenler genelde cesede bir anlam yüklemez. Işıklarda durdu. Serin hava iyi geldi. Eski belediye binasının yanından olay mahalline yavaşça yürüdü. Parkın çevresini saran ağaçlar yeni budanmış. Genel bir çevre düzenlemesi yapıldığı yerdeki kare taşlardan, dikilen palmiye ağaçlarından belli. Emniyet şeridini kaldırdı. Cesedin bulunduğu bankın yanına oturdu. Başını ellerinin arasına aldı.
“Kızın elleri,” dedi belli belirsiz bir sesle. Havuzun ortasında yanan ışıklı mekanizmaya baktı. Kürenin etrafına saplanmış çubuklar saniyenin onda biri zamanda yedi ana renge dönüşüyor. Bu renk cümbüşü havuzun kenarında oturanları büyülüyor. Sıkıca kavradığı not defterine baktı. Babasını düşündü. Parkta banka otururlar babası ona defterinden bulmacalar sorar, denklemler çözdürürdü. Bir gün cebinden bir kâğıt çıkarttı. Navi’ye uzattı. Navi meraklı gözlerle kâğıdın üzerindeki denkleme bakıp, “Bu ne,” diye sordu. İhtiyatlı duruşunu koruyan Kemal Bey alt dudağını yaladı, “Mr. Gelovuz’un denklemi. Kırk yıldır çözülemeyen bir denklem. Bir de sen çözmeyi dene bakalım. Hem bu denklemi çözersen tarihe geçersin.”
Yaz tatili boyunca denklemin altından girdi, üstünden çıktı. Onlarca defter harcadı. Sonucu bir türlü bulamadı. Bazı günler babası başında dikiliyor, gittiği yolları inceliyor, devam et demekten başka bir şey yapmıyordu. Tatilinin sonlarına doğru denklemle uğraşmayı bıraktı. Lise sınav sonuçları açıklandı. Anadolu lisesini kazandığını öğrenince ailecek kutladılar. Ertesi gün babası sordu.
“Ne oldu pes mi ettin yoksa? Sana verdiğim denklemle artık uğraşmıyorsun.”
“Kırk yıldır çözülemeyen denklemi nasıl çözeyim. Artık uğraşmıyorum. Baksana sen matematik öğretmeni olmana rağmen çözememişsin.”
Kemal Bey tabağındaki son lokmayı ağzına attıktan sonra gülümsedi.
“Ya o denklemi yazanın ben olduğunu söylesem.”
Şaşkın gözlerle babasına baktı.
“Nasıl yani?”
“O denklemi kuran benim. Öyle bir profesör yok. Büyük bir soru olduğunu sana hissettirmek için söyledim. Sorun büyük olursa çözümü de büyük olur. Soruyu yazan basit bir lise matematik öğretmeni. Şimdi bakış açın değişti mi?”
Kemal Bey masada beklemesini işaret edip mutfaktan çıktı. Geri geldiğinde elinde bir kâğıt ve kalem vardı. Bütün yaz çözmeyi başaramadığı denklemi tekrar kâğıda kocaman karakterlerle yazdı. Navi’ye uzattı. Navi kâğıdı alıp ellerini yıkamadan odasına koştu. Kısa bir süre sonra salonda televizyon izleyen babasının yanına oturdu. Denklemi uzattı.
“Çözdüm.”
Babası göz kırptı. Çözüme bakmadı bile. Oğlunun başını okşadı.
“İşte bu kadar basit.”
Navi banktan kalktı. Önceden Aylin’in cansız bedeninin olduğu yerin başında dikildi. Olay yeri incelemenin çektiği fotoğrafı telefonundan buldu. Yatay ekranı banka doğru çevirdi. Aylin’in ellerine baktı. Ali Bey’e sorduğu soruyu düşündü. İnatçıydı. Ölümü de kolay kabul etmiş olamazdı. Aylin katilinin yüzünü görmüştü. Onu öldüren kişiyi yakalatmak için de inat edecekti. Eliyle işaret ettiği yöne baktı. Açıyı tam anlamak için banka yattı. Elini kızın yaptığı gibi yapıp sağ tarafına eğildi. Gördüğü sadece bir çöp tenekesi. Yeni boyanmış. Belediye logolu mavi bir çöp tenekesi. Navi hemen ayağa kalktı. Arap’ı aradı. İkinci çalışta telefon açıldı.
“Amirim ben de tam seni arayacaktım. Bıçağın üzerindeki kan kurbana ait. Parmak izlerini veri tabanında kontrol ettirdim. Bir sonuç çıkmadı.”
“Adli tıp?”
“Erken otopsi raporunu telefonuna gönderdim.”
Arap telefonu kapatacakken Navi “Parktaki çöp tenekelerini dün kim boyamış, hangi saatlerde çalışmışlar öğren.”
“Bir şey mi buldun?”
“Emin değilim.”
Navi telefonu kapattı. Whatsapp’a gelen otopsi raporuna inceledi. Tahmini ölüm saati: Gece dört suları, tırnaklarında deri parçaları bulundu. Ölüm sebebi: Üst solunum yolundaki engeller, boğma. Aylin bıçak darbelerinden kendini korumaya çalışmış fakat nefessiz kalmıştı. Telefonu çaldı.
“Amirim dün parkta zabıta ekipleri çalışmış.”
“Zabıta ne alaka oğlum?”
“Burada her işi yapıyorlar. Parkın boyama işini de onlara vermişler. Nöbetleşe boyuyorlar. Dün geceki nöbetçi Sezgin Karakaş.”
“Nerede bunların yeri?”
“Belediye binasında.”
“Tamam, ben uğrarım.”
“Amirim bir şey mi buldunuz?”
“Sadece bir koku.”
Navi belediye binasının girişine gelince güvenliğe polis kimliğini gösterdi. Zabıtaların ikinci katta olduğunu öğrendi. Asansörü beklemeden merdivenlerden çıktı. Süs çiçeklerinin sağlı sollu dizildiği koridorun sonunda zabıta amirliği amblemini hemen tanıdı. Koşar adım koridoru geçti. Odaya daldı.
“Sezgin hanginiz?”
Koltuklara yayılmış üç kişi Navi’yi süzdüler. İri kıyım olanı ayağa kalktı. Navi’nin yanına geldi. Kolundan tuttu.
“Hayırdır birader, odaya destursuz giriyorsun. Kimsin?”
Navi kolunu geriye doğru çekti. Adamın eli boşa düşünce bileğini büktü. Odanın ortasındaki masaya sırt üstü yatırdı. Kimliğini çıkarttı. Adamın alnına yapıştırdı. Diğer iki adam ayağa kalkıp Navi’ye doğru yürüdüler. Navi kimliğini adamın alnından aldı. Diğer zabıtalara gösterdi.
“Cinayet masası beyler. Beni fazla zorlamayın. Hepinizi tutuklamak zorunda kalmayayım.”
Masanın üzerindeki adamı serbest bıraktı. Sandalye çekip oturdu. Soluk alışverişlerini düzenlemeye çalıştı. Zabıtalar karşısında öylece ona bakıyorlar. İçlerinden kısa boylu tıknaz olanı sessizliği bozdu.
“Ne oldu komiserim, Sezgin’le ilgili bir sorun mu var?”
Çocuğun konuşmasından Sezgin’in odada olmadığını anladı. Ayağa kalktı.
“Nerede bu Sezgin?”
“Bütün gece çalıştığı için gelmedi komiserim. Evinde dinleniyor.”
“Biliyor musun evini?”
“Tabi komiserim, bayram yerinde oturuyor. İsterseniz adresini yazayım hemen.”
“Araç var mı?”
Tıknaz çocuk tereddüt içerisinde başını salladı.
“Evet, var amirim.”
“Beni Sezgin’in evine götür hemen.”
Çocuk etrafına bakındı. İri yarı adama dikti gözlerini. Navi biraz önce masaya yatırdığı adama baktı. İki elini de masaya vurdu. Adamların üçü birden yerlerinde zıpladılar.
“Ne bekliyorsun lan.”
İri yarı adam cevap verdi.
“Hemen götür komiserimi Kasım.”
Sonradan maviye boyanmış kaputun üzerinde beyaz çizgileri olan araca bindiler. Navi konuşmak istemiyor fakat Kasım doğulu aksanıyla sürekli bir şeyler anlatıyor.
“Temiz çocuktur Sezgin amirim. Oda benim gibi Urfalı.’’
Başının sağ tarafına jilet kesiği gibi ağrı saplanan Navi eliyle susmasını işaret etti.
Çarşamba pazarının kurulduğu kare kesim taşlarla döşeli caddeden bayram yerine doğru çıktılar. Silahını belinden çıkardı. Kurşunlarını kontrol etti. Kasım hiç konuşmadan korkulu gözlerle izledi. Sıvası dökülmüş müstakil bir evin önünde durdular. Etraftaki romanlar zabıta aracını süzüyorlar.
“Burası komiserim.”
“Sen bir yere ayrılma.”
Navi araçtan çıkarken silahı tekrar beline koydu. Dış kapıyı kilide bağlayan ipi çekti. Tahtaları kurumuş kapıda zil var mı diye kontrol etti. Bir şey göremedi. Var gücüyle kapıya vuruyor.
“Aç polis, aç ulan kapıyı.”
Kapı açıldı. Navi eşkâli bilmediği için kapıda duran adamı baştan aşağıya süzdü. İskeletimsi vücudu, esmer teni, ince bıyığıyla uçacakmış gibi karşısında dikilen adama hiddetle baktı.
“Sezgin sen misin ulan?”
Elleri titreyen adam kapının kirişini tuttu.
“Evet benim.’’
“Cinayet masasından Navi Sirke. İfadeni almaya geldim.”
“Neee cinayet mi?” Sezgin şaşkın gözlerle Navi’ye bakıyor.
“Evet cinayet. On yedi yaşında bir kız bugün Mustafa Seferoğlu Parkında ölü bulundu. Gece saat dört sularında öldürülmüş. Senin parkta çalıştığın saatlerde.”
Sezgin başını sağa sola salladı. Ellerini kendini korur gibi havaya kaldırdı.
“Ben dün çalışmadım komiserim.”
“Çalışma arkadaşların öyle söylemiyor ama.”
“Bütün gece nişanlımla beraber Kervansaray Oteldeydik.”
Kafası karışan Navi geriye bir adım attı.
“Nasıl yani. Boyalar yeniydi. Etraf temizlenmeden öylece bırakılmış.”
“Evet dün gece orada boya yapıldı ama ben yapmadım.”
“Kim yaptı?”
“Günümü boşaltmak için birini tuttum. Veysi. Tek başına yaşıyor. Kahvede tanışmıştım. Bana eğer ekstra bir iş olursa pasla demişti. O günü kendime ayırmak istediğim için işi ona devrettim. Altmış lira da para verdim.”
Navi, Arap’ı aradı. Otel kayıtlarını kontrol etmesini söyledi.
Sezgin doğru söylüyordu. Dün bütün gece otelden ayrılmamıştı.
Kısa süren bir sessizlikten sonra, “Nerede yaşıyor bu Veysi?” diye sordu Navi.
“Valla bilmiyorum komiserim. Sürekli Meydan Kahvesine gelir. Oradan tanıyorum.”
Navi geriye döndü. Kemerinin tokasını tuttu.
“Karakola git ifadeni ver hemen.”
Kasım arabanın dışına çıkmış sigara içiyor. Navi kapıyı açtı. Koltuğa oturdu. Kasım hemen sigarasını attı. Direksiyona geçti.
“Meydan Kahvesine gidiyoruz.”
Kasım kontağı çevirip arabayı çalıştırdı. Süratle bayram yeri yokuşundan meydana doğru ilerledi.
Kahvenin önüne geldiklerinde Navi kapıyı açık bırakıp araçtan indi. Kasım bu sefer peşinden gitti. Çay ocağının başında duran göbeğinin üzerinde ter lekeleri halka yapmış, bir omuzunda havluyla bekleyen adamın yanına iyice yaklaştı. Kimliğini çıkarıp gösterdi.
“Veysi’yi arıyorum.”
Çaycı havluyla alnını sildi.
“Bugün hiç gelmedi komiserim.”
“Nerede oturur bu Veysi.’’
“Gümüşdere’de.”
“Adresi var mı sende?”
Çaycı tombul elleriyle saçsız başını kaşıdı.
“Evet, adresi olacak. Evimi boyamıştı. Malzemeleri almak için arabayla evine uğramıştım. O zaman bir adres yazdırmıştı bana.”
Çay kazanın altındaki gözü karıştırmaya başladı. Bir yaz boz kâğıdı çıkardı. Navi’ye uzattı.
“İşte burada komiserim.”
Navi, Kasım’a yüzünü döndü.
“Aracı alıyorum. Dönüşte bırakırım.”
Kasım itiraz edecek gibi oldu. Ensesinden tuttu.
“En az beş yıl daha buradayım Kasım. Benimle zıtlaşmak istemezsin değil mi koçum?”
Kasım dudaklarını ısırdı. Başıyla onayladı. Navi telefonunu açtı. Haritaya adresi girdi. Arabaya bindikten sonra telefonun sesini yükseltti, müzik setinin üstüne koydu. Dokuz kilometre boyunca ekrandan mavi çizgiyi takip etti. Yeni anayolun karşısına geçti. Mandalina ağaçlarının arasından toprak bir yola saptı. Zeytinliklerin içerisinde derme çatma bir ev var. Arabayı yolun başında bıraktı. Telefonunu aldı. Haritayı kapatıp sesi kıstı. Geniş bahçesi olan evin etrafı duvarlarla çevrili. Yabani otların sardığı bahçe yıllardır temizlenmemiş. Girişteki tahta kapıyı usulca araladı. Bahçenin ortasından eve doğru giden taş yolda yürüdü. Evin kapısı ardına kadar açık. İçeriden süzülen ışık girişteki mermerlere vuruyor. Navi silahını belinden çıkardı. Sıkıca tuttu. Kapının yanına dişi bir köpek yatıyor. Köpek korkulu gözlerle Navi’ye baktı. Ağlamaya başladı. Navi silahını sol eline alıp sinekliği araladı. Ev karanlık, odayı sadece televizyonun ışığı aydınlatıyor. Çürük kokusu midesini bulandırıyor. Banyonun önündeki kirli çamaşır sepetinin içinden bir atlet sarkmış. Kolunda kurumuş kan lekeleri var. Koltukta uzanmış yatan bir adam gördü. Televizyon karşısında uyuyor. Filmin sonu geldiği için ekran kararmış. Yerde duran peçetelere baktı. Halının üzerinde porno dergileri, cdler sağa sola dağılmış. Silahı adamın yüzüne doğrulttu. Ayağına tekme attı.
“Kalk ulan orospu çocuğu!”
Adam yattığı yerden sıçradı. Peçetelerin üzerine düştü. Navi salonun ışığını bulup açtı. Adam ışığa doğru elini tutarak gözlerini kırpıştırdı. Yüzündeki tırnak izlerini gördü. Kırlaşmış saçlarının altındaki simsiyah gözleri parlıyor.
“Adın ne lan.”
“Veysi.”
Yavaşça doğrulan adamdan geriye bir adım attı.
“Niye öldürdün lan kızı.”
“Ne kızı ağbi, ne öldürmesi,”
“O atlet ne lan o zaman. Burnunu karıştırırken mi kan bulaştırdın.”
Veysi gözlerini çamaşır sepetine çevirdi.
“Yok ağbi tavuk keserken bulaşmıştır.”
Navi adamın diz kapağına tekme attı. Geriye yapışan Veysi ellerinden destek alarak sırt üstü durmaya çalıştı.
“Yüzünü de tavuk mu tırmaladı.”
Suratını avuçlayan Veysi cevap verecekmiş gibi yaptı. Aniden Navi’nin üstüne atladı. Silah olan elini tuttu. Namluyu yere çevirdi. Navi’yi yere itti. Koltuğun arkasından çift namlulu tüfek çıkardı. Navi’ye doğrulttu. Koltuğa yapışan Navi ellerinden destek alıp oturdu.
“Kızıl amcık yırttı yüzümü doğru bildin.”
Navi etrafına bakındı. Veysi konuşmaya devam etti.
“Onu gördüğümde tek başına bankta ağlıyordu. Uzun kızıl saçları, beyaz teni, elbisesinin altında diri vücudu. Yaklaştım. Yakından daha da güzeldi. Yanına oturdum. Ağlamayı kesti. Kolay gelsin deyip kalktı. Kolundan tuttum. Çığlık atmaya başladı. Susturmak için boğazını sıktım. Güçlüydü. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Yüzümü gözümü tırmaladı. Çok direndi. Sinirlendim. İnatçı amcığı susana kadar bıçakladım. Elbisesini sıyırdım. Üzerine çıktım. Kendimden geçtim. Boşaldım.”
Dilini şaklatan Veysi gözlerini kısa bir süre kapadı. Navi ayağıyla seyyar masayı adama doğru itti. Tüfeğin namlusunu tuttu. Havaya kaldırdı. Avcunun içiyle boğazına vurdu. Nefesi kesilen Veysi tüfeği düşürdü. Yere oturdu. Navi göğsüne, başına peş peşe tekmeler attı. Veysi öksürmeye, nefes almaya çalıştı. Navi eğildi. Tüfeği yerden aldı. Kırılmış çenesinin altına doğrulttu. Gözlerinin içine baktı.
“Seninle daha işimiz bitmedi.”
Navi tüfeğin sapını şakağına indirdi. Veysi gerisin geri düşüp salona serildi. Ellerini kelepçeledi. Bir süre öylece duran Navi dışarı çıktı. Arap’ı aradı. Ekip otolarını zabıta aracının başında bekledi. Olay yerinden ayrılırken kapının yanında duran köpeğin gözlerine baktı. Neşesiz usul usul etrafı seyrediyor. Boynundaki ipi çözdü. Başını okşadı.
“Hadi dostum sen de benimle geliyorsun.”






