Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Nisan 2022

Öykü

Krater Gölü

Cihan Çakan

Paylaş

1

0


Güneş, sönmüş yanardağın arkasındaydı. Veysi ceviz ağacının gölgesinde oraya bakıyordu. Biraz önce arabadan indi, taş evin kapısını açtı, üç yatak, bir yemek masası ve mutfak eşyaları bulunan içeriye göz gezdirdi. Her yer toz içindeydi. İçeride dolaştıkça tozlar üstüne yapıştı. Tişörtünü çıkardı, mahzenden baltayı alıp buraya geldi. Bakışlarını çıplak vadiden kaydırıp sönmüş yanardağa sabitledi. Bir zamanlar yüzdüğü krater gölünü düşünüyordu. Mevsim yazsa eğer, mahzenden kurtulur kurtulmaz soluğu orada alırdı.

Baltayı, akşamleyin mangala köz olmayı bekleyen içi çürümüş kütüğe sapladı. Pantolonunun cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Kolunu ceviz ağacına yasladı. Eskiden bir salıncağı taşıyan ipin kısa bir parçası ağacın dalında hâlâ asılıydı. Babası öldüğünden beri taş eve gelmediği halde ağacın kurumamış olmasına şaşırdı.

Etrafta kimse görünmüyordu. Bu civarlarda hiç ev de yoktu. Veysi güneydeki dağ yamacından uzayan toprak yola baktı bu kez, yamacın eteğindeki eski uygarlıklardan kalma taş duvarlara, vadiyi S şeklinde dolaşan kurumuş dere yatağına, sonra yine sönmüş yanardağa.

İzmariti ayakkabısının ucuyla ezerken kütüklerin arasında parlayan bir çift gözü fark etti. Erişkin bir kertenkeleydi. Onu ürkütmek istemedi. Su getirmek için arabaya yöneldi. Bagajdan bir su şişesi alıp geri geldi. Kütükleri kenara çektiğinde kertenkele ok gibi fırladı. Onun peşinden gitti. Kertenkele kuru otların arasına saklandı. Veysi şişedeki suyu kertenkeleyi sakinleştirmek istercesine otların üstüne döktü. Eğildi, onu yakalamak istedi. Kertenkele kendisine doğru uzanan elin gölgesini görür görmez fırladı. Toprak arkın içine yuvarlandı.

Kertenkele uzun ve derin arkın duvarlarını çıkmak istiyor, kuru topraktan kayarak tekrar yatağa yuvarlanıyordu. Ok gibi fırlıyor, ne yapacağını bilemez halde durup etrafına bakıyordu. Veysi eğilip yine kertenkeleyi yakalamak istedi. Kertenkele ince, uzun kuyruğunu bıraktı. Bir sonraki hamlede yakalanmaması kaçınılmazdı. Veysi kertenkelenin pürtüklü boynunu sıktı. Ağzına sudan birkaç damla döktü. Kertenkele suyu tadınca biraz sakinleşmişe benziyordu.***

“Telefonun kapalıydı,” dedi Cenk.

“Lütfen şaka olduğunu söyle,” dedi Aydan.

“Hayatım yoldayım ve-”

“Konuşmuştuk,” dedi Aydan.

“Neyi?”

“Onunla bir daha görüşmemen gerektiğini.”

“Abimden bahsediyorsun.”

“Konuşmuştuk.”

“Sen konuşmuştun.”

Aydan bir şeyleri hatırlar gibi sustu. Tirbuşonu şarabın tıpasına geçirdi.

“Hayatım, beni anlamanı bekliyorum. O benim abim ve beni büyüten-”

“Babanın cenazesinde durduk yere sana yumruk atan...”

“Üzgündü.”

“Bu sana yumruk atacağı anlamına geliyordu öyle mi?”

“Onu anlamaya çalışıyorum.”

“En son bizi evine davet ettiğinde o yumruğu sineye çekmiş ve o kadar yolu sırf bu davet üzerine gitmiştik. Mangala pirzolaları erken koyduğun için başını közde pişirmek istediğini söylemişti. Ardından lafı benim kötü kalpli bir kadın olduğuma getirmişti.”

“Eski sayfaları mı açacağız?”

“Eski mi?”

“Artık yaşanılanları unutmak ve önüme bakmak istiyorum.”

“Her şeyi mi,” derken derin bir nefes aldı Aydan. Tıpayı ilkinde zorlansa da ikinci denemede çıkarmayı başardı.

Cenk önünde aniden yavaşlayan motosiklete çarpmamak için frene bastı. “Hay aksi,” dedi Aydan’ın duyamayacağı bir sesle.

Aydan şarabı kadehe doldurdu.

“Hayatım yoldayım.”

“En azından birlikte gidebilirdik. Her şeye rağmen senin için bunu yapabilirdim.”

“Biliyorum ama telefonun kapalıydı.”

“Neden aramış?”

“Sonra mı konuşsak?”

“Hızlı mı gidiyorsun?”

“Araba kullanırken telefonla konuşmaktan hoşlanmıyorum, biliyorsun.”

“Neden aramış?”

“Beni özlediğini söyledi. Krater gölüne gidecekmişiz.”

“Ne?”

“Çocukken hep oraya gitmek isterdim ama beni götürmezdi.”

“Şimdi neden götürmek istiyor?”

“Bir nedeni yok, yalnızca birlikte gitmek istemiş.”

“Babanı hastanede ziyarete gittiğimizde onu görmeni istememişti. Babanın sana olan sevgisini kıskanıyordu.”

Cenk sustu. Öyle olmadığını söylemek istedi. Bir şeyler boğazında düğümlendi. Şehri geride bırakırken biraz rahatladı.

Aydan onun konuşması için bekledi. Şarabı tattı. Koltuğa doğru yöneldi.

“Annemi hiç görmedim, anlatmıştım. Babam da gider uzun zaman dönmezdi. Döndüğünde onu mahzene-”

“Annenin senin yüzünden öldüğünü söylemişti.”

“Hayatım!”

“Yoğun bakımdaki babanı görmek isterken, annenin senin yüzünden öldüğünü söylemişti. Edilecek laf mıydı?”

Cenk yine sustu.

“Votka almış mı,” dedi Aydan. Koltuğa oturdu.

“Bilmiyorum.”

“O içse bile sen içme.”

“Olur, içmem.”

“Ne zaman döneceksin?”

“Oraya varmam akşamı bulur.”

“Hemen dön olur mu?”

“Hemen mi?”

“Onun küçükken kesik baş koleksiyonu olduğundan bahsetmiştin. Hayvan başlarının koleksiyonu-”

“Bunu sana anlatmamalıydım.”

“Babana anlatmaman için sana yemin ettirmiş. Ben senin eşinim.”

“Sen neredesin?”

“Toplantıdaydım. Şarjım bitmiş. Eve gelirken şarap aldım. Kutlama yaparız sanmıştım. Telefonu şarja takıp açınca mesajını gördüm.”

“İhaleyi aldınız demek. Tebrik ediyorum.”

“Benden bir iş kadını olamayacağını söylemişti.”

“Seninle ilgili bir durumdan değil, yürütemediği ilişkilerinden kaynaklanıyor kadınlara olan öfkesi.”

“Bu öfkeyi haklı çıkarmaya çalışıyorsun.”

“Öyle bir niyetim yok.”

“Neden taş ev?”

“Neden mi?”

“Orası çok ıssız değil miydi?”

“Biz orada doğduk hayatım. On üç yaşına kadar oradaydım. Abim ve ben orada birlikte büyüdük. Doğrusu beni abim büyüttü. Babam gider, dönmezdi. Döndüğünde onu mahzene-”

“Seni özledim.”

Cenk yutkundu.

***

Sönmüş yanardağ yarım ayın ışığında dev bir gölgeydi. Vadi karanlıktı, yol geceye karıştı. Gece ilerledikçe hava soğudu. Ceviz ağacının canlanan yaprakları esen hafif rüzgârla kımıldıyor ve onun bahar yağmurlarından sonra ilk kez su görmüş toprağının kokusu mangalın is kokan közüne karışıyordu. İki kardeş masanın iki ucunda saatlerdir oturuyordu.

Cenk, abisine bakarken onun biraz yaşlandığını fark etti. Görüşmeden geçen üç yılda onu aramayı çok kez denedi ama bunu yapamadı. Bugün buraya gelirken yolda bir iki kez durdu, onu neden arayamadığını düşünmekten kaçındı, abisiyle konuşur konuşmaz yola düştüğüne pişman oldu. Ama bütün bunlar abisinin attığı yumruktan ya da söylediklerinden değildi, onunla ne zaman bir araya gelse utanırdı. Babaları öldüğünden beri bu utançtan artık kaçamıyordu.

“Abi bu son olsun lütfen,” dedi.

Uykusuz ve yol yorgunuydu. Geldiğinde Veysi’ye sarıldı. Veysi onu buraya oturttu, sırtını arkasına yaslayabileceği ahşap sedire. Cenk masayı hazırlamaya yardım etmek istedi, bir şeyler satın alıp getirmeyi düşünemediği için kendine kızdı ama Veysi hazırlıklıydı. Gelirken ne gerekiyorsa arabanın bagajına yüklemiş, kütükleri parçaladıktan sonra masayı balkona taşımıştı. Cenk’i işine dâhil etmeden masayı el çabukluğuyla hazırladı. Şimdi de votkaları yeniledi, sodaları doldurdu, yarım limonu dilimledi, Cenk’e uzattı. Cenk limonu kadehine sıkarken yüzüne konmak isteyen sineği öbür eliyle kovdu. Sinek evle tırabzanın birleştiği yere uçtu, rengi ağarmış rüzgârgülünün plastik çubuğuna kertenkelenin başı takılıydı, başın etrafındaki öbür sineklerin arasına karıştı.

Sessizdiler. Bir araya geldiklerinden beri bu sessizliği birkaç kez bozmayı denediler ama üç yıldır neredeyse değişen bir şey yoktu hayatlarında, konuşmayı pek beceremediler. Mangalda pişen pirzolaları yediler. Cenk etin kıvamında piştiğini söyledi. Veysi ona yalnızca gülümsedi. Cenk’e göre salata da harikaydı. Veysi sırrının el yapımı nar ekşisi olduğunu söyledi. O tatsız akşam yemeğinden önce Aydan’a bahsini ettiği nar ağaçlarının olduğu araziyi satın alarak bahçeyi genişletmiş, marangozluktan arta kalan zamanların tamamını toprak işlerine ayırmıştı. Cenk bir ara çocuk kararı aldıklarını, iki düşükten sonra bu fikirden vazgeçtiklerini anlattı. Veysi başını öne eğdi. Yalnızdı, kendini kimsesiz hissediyordu, bazen bu yalnızlığını dağıtmak için çaresizlikten babasının mezarına gittiği olurdu, uzun uzun mezar taşına bakar, konuşmadan, bir dua bile etmeden eve geri dönerdi. Annesinin mezarının taşrada değil de burada, dağın öbür yamacında balballarla dolu mezarlıkta olması ziyareti güçleştiriyordu, ayrıca “anne” artık bir anlam ifade etmiyordu. Cenk zaten fotoğraflardan ya da başkalarının hatıralarından tanıdığı o kadına kendini bildi bileli yabancıydı. Ayrıca üniversite için başka bir şehre gitmesi onu bağımsızlaştırmış, orada Aydan’la tanışması, kendine ait bir aile kurması zamanla Veysi’yi ve babasını ona yabancılaştırmıştı. Cenk’in aklına Aydan geldi, seni özledim dediğinde ben de seni özledim demediğine pişman oldu. Veysi’ye bir ilişkisinin olup olmadığını sormak istedi, soramadı. İkisi de buradan taşınıp taşraya yerleştikleri günü düşündü birbirlerine hiç bahsetmeden.

Pirzola ve salata bitmiş, kuruyemişle kavun, karpuz kalmıştı masada. Cenk son olmasını ümit ettiği kadehi içti, ceviz ağacına baktı, salıncağı hatırladı, ay ışığında da sallanırdı. Çoğu zaman onu Veysi iterdi, önce ödevlerini yapması şartıyla. Tıpkı ben okumadım bari çocuğum okusun diyen fedakâr anneler ve babalar gibiydi. Yağmurda, hatta karda Cenk’in elinden tutar, güneydeki yoldan onu birkaç kilometre uzaktaki köy okuluna götürürdü. Bitmek bilmez kış günlerinde Cenk’i kızağa da bindirirdi. Evin tesisatı arızalıydı, yalnızca kışın değil, havanın güzel olduğu zamanlarda da elektriğin kesildiği olurdu. Gaz lambasında otururlardı. Veysi Cenk’in canı sıkılmasın diye gölgelere bakarak ona masallar anlatırdı. Babaları geldiğinde sık sık Veysi’yi mahzene kapatır, Cenk’e masallar anlatarak kendini ölmüş eşinin vasiyetini az da olsun yerine getiriyormuş gibi hissederdi. Cenk, babasına abisinin neden oraya kapatıldığını sormazdı hiç, babası geldiğinde abisini unuturdu. Bunların hiçbirinden Aydan’a bahsedemedi. Veysi, babaları tekrar gidince, kendisini merak etmediği için Cenk’i suçlamaz, azalmayan sevgisiyle onu yalnız bırakmamaya özen gösterirdi.

“Artık itiraf edeyim, seni iyi gördüm,” dedi Cenk.

Veysi ona yine yalnızca gülümsedi.

“Ben de seni,” dedi.

“İyi ki aradın abi, iyi ki çağırdın beni.”

Veysi bakışlarını ceviz ağacına kaydırdı.

“Krater gölüne ne zaman gideceğiz?”

“Gün doğarken orada oluruz.”

Sustular.

Cenk bir şeyler konuşmak istedi, ne olduğunu kendi de bilemedi, konuşamadı.

“Ben artık uyusam ayıp olur mu?”

“Rahatına bak,” dedi Veysi.

Cenk kızarmış ve terlemişti. Ahşap tırabzana ve duvara tutunarak güç aldı, kalkmaya çabaladı, içeriye geçerken Veysi’nin omzuna elini koydu.

“Sen ne zaman uyursun?”

“Birazdan uyurum,” dedi Veysi, Cenk’e bakmaktan kaçınarak. Ondan gaz lambasını yanına almasını istedi. Cenk gerek olmadığını, Aydan’la konuşup hemen uyuyacağını söyledi. Tam da bu esnada telefonu çaldı, “İyi geceler,” deyip içeri geçerken telefonu bu kez açtı, “Hayatım-” la başladı cümlesine. Veysi onun ardından kapanan kapıya, kertenkelenin başına, ceviz ağacının yanına yatırılmış baltaya baktı, yeni bir paket açıp sigara yaktı.

Veysi sigarasını içti, masayı topladı, eşyaları içeriye taşıdı, odaya geçti. Cenk battaniyenin altına girmeden ceketiyle uyuyakalmıştı. Boynu her zamanki gibi yastıktan kaymıştı. Veysi kardeşinin üstüne battaniye örtmeden dışarı çıktı.

***

Karanlık yavaştan kırıldı. Veysi direksiyonun başındaydı. Gecenin geriye kalan kısmında uyumadan çam kütüğünün üstünde oturarak bekledi, yola çıkmadan hemen önce de kardeşini uyandırdı. Cenk yan koltukta uyanıksa da başı öne düşüp kalkıyordu. Her seferinde uyumadığını ve krater gölünü merak ettiğini söylüyordu.

Köyü geçtikten sonra taşraya doğru giderlerken yol bir yerden çatallandı. Sönmüş yanardağa uzayan yola döndüler. Veysi de bu yolu ilk kez kullanıyordu. Eskiden taş evden vadiye can havliyle koşar, dağı tırmanırdı. Bu yarım günden fazla sürerdi.

Yol dağın doruğuna varamadan bitti. Araçtan inip yan yana yürüdüler. Cenk yalpaladı.

“Daha çok var mı abi,” dedi.

“Yok,” dedi Veysi. “Şu çalıların arkası.”

Çalıların arkasına geldiler. Gündüzle karanlığın son çizgisinde mavinin açık tonundan gitgide koyuya çalan göl önlerinde uzanıyordu. Yan yana durup oraya baktılar.

Cenk gölün bu kadar büyük olabileceğini düşünememişti. Etrafındaysa ceviz ağaçlarının olduğunu hayal ederdi ama hiç ağaç yoktu, sadece bazı yerlerde, bataklıklarda boy vermiş sazlıklar vardı. Sabah kuşları sazlıkların arasından çıkıyor, ötüşüp uçuşuyorlardı. Seher yeli esiyor, göl usulca dalgalanıyor, dalgalar kıyıya vuruyordu. Sabahın bu serinliği Cenk’in uykusunu ve geceden beri alev alev yakan votkanın sıcaklığını alıp götürdü. Cenk büyülenmiş gözlerle Veysi’ye baktı. Veysi de ona bakıyordu.

“Yüzelim mi?”

“Şimdi mi,” dedi Cenk.

Veysi göle doğru yürüdü. Siyah gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı.

Cenk yerinden kımıldamıyordu. Yüzü doğan güneşe dönük abisine bakıyordu. Veysi gömleğini çıkardı. Sırtındaki kesikler ve sigara izleri bir bir ortaya çıktı. Cenk’in aklından babasının eve döndüğü günlerde Veysi’nin ona kurduğu masalar, babasının votka içip onu mahzene götürdüğü zamanlar geçti. Veysi’nin sessiz çığlıkları o masallarda, duvarlara vuran gölgelerde yitip giderdi.

 Veysi pantolonunu çıkardığında bacaklarında sırtındakilerden daha da derin kesikler göründü. Külotunu da çıkardı. Kabaetleri sigara izleriyle doluydu ve cam kesiklerinin izleri kalın kırmızı çizgiler şeklindeydi.

Veysi arkasına döndü.

“Yüzmeyecek misin,” dedi.

Cenk abisinin küçük kapkara yaralarla dolu göğsüne bakıyordu. Üstelik bu yaralar yalnızca köydeki zamanların değil, taşrada geçen zamanların da izlerini taşıyordu. Cenk o zamanlar da abisinin mahzene kilitlendiğini anladı. Gözleri onun penisine kaydı, sünnet edilmediğini bilmiyordu. Penisin ucundaki deride de aynı sigara izleri mevcuttu.

Veysi suya atladı, peş peşe kulaçlar attı.

***

Veysi yaklaşık bir saattir şoför koltuğunda oturuyordu. Gözleri kıvrılan toprak yoldaydı, kanlı elleri direksiyonu kavramıştı. Öğle güneşi terletti, alnında taşın açtığı yarıktan hâlâ kan sızıyordu. Derin derin nefesler alması onu sakinleştiremedi, ciğerlerine dolan sıcak hava saatlerdir göğsünden fırlayacakmış gibi çarpan kalbini yaktı. Dikiz aynasına bakışları değdi, yüzü Cenk’in tırnak izleriyle doluydu, ağzının sağ kenarı yırtılmıştı, gerideki çalılar göründü, güneşten kupkurulardı. Gün doğarken Cenk’le gölde yüzdükleri ânlar zihnini yokladı.

Gölden çıktılar, kıyıya geldiler, külotlarını giyip yan yana uzandılar. Cenk bir türlü konuya giremedi, “Her şey için özür dilerim,” dedi çok sonra. Veysi konuşur diye bekledi ama Veysi’nin hızlanan nefesleri dışında bir şey duyamadı. Cenk kalkıp gitmek istedi, gidemedi. Veysi’nin bir gün bıçakla babasına doğru yaklaştığı ânı hatırladı. Babaları balkonda votka içiyordu. Veysi’nin yüzü kanlar içindeydi, arkadan ağır adımlarla yaklaştı, bıçağı babasının boynunun hizasında tuttu. Cenk korkuyla abisine baktı. Veysi Cenk’le göz göze geldiğinde aldığı karardan vazgeçti. Mahzene döndü, kıvrıldı, ağladı. Cenk’e onu yalnız bırakmamak için bu kararından vazgeçtiğini hiçbir zaman anlatmadı. Cenk üniversiteye gittiğinde ve çok geçmeden Aydan’a âşık olup abisiyle iletişimini tıpkı babası geldiği zamanlardaki gibi kopardığında Veysi babasının yaptıklarına eskisine göre daha da kayıtsız kaldı.

“Dönmemiz gerekiyor abi,” dedi Cenk.

Veysi başını öbür yana çevirdi. Ağır adımlarla yürüyen erişkin bir kaplumbağa gördü. Kalktı.

“Nereye,” dedi Cenk.

Veysi su getirme bahanesiyle üstünü giyinmeden arabaya gitti. Bagajdan son su şişesini alırken baltayı da yanında getirdi. Kaplumbağanın yanında durdu. Kaplumbağa, kabuğuna çekildi. Veysi onu sakinleştirmek için üstüne su döktü. Kaplumbağa başını çıkarmadı. Baltayla kaplumbağanın kabuğuna birkaç kez vurdu.

Cenk onun ne yaptığını anlayamadı. Kalktı, üstünü giyerken, “Dönmemiz gerekiyor abi,” dedi.

Veysi duymazdan geldi. Baltayla kaplumbağaya vurmaya devam etti, darbeleri giderek sertleşti.

Cenk üstünü giyindi, Veysi’nin yanına gitti, “Hayvana zarar vereceksin,” dedi.

Veysi duymazdan gelmeye devam etti. Cenk Veysi’nin yüzüne baktı, bıçakla babasının arkasından ona yaklaştığı ânı hatırladı bir kez daha, kaplumbağayı tuttuğu gibi göle fırlattı.

“Dönmemiz gerekiyor,” diye yineledi yüksek sesle.

Veysi sessizce göle baktı. Cenk arabaya doğru yürüdü, telefonunu yanına almamıştı, şebekeler çekiyor mu diye merak ediyordu.

“Aydan’ı aramam gerekiyor.”

Akşamki aramalara uzun süre yanıt vermediğinden Aydan telaşlanmış, gece konuştuklarında Cenk’e bu yaptığının sorumsuzca olduğunu ve hemen yola koyulması gerektiğini söylemişti. Cenk sabah erkenden yola koyulacağına dair birkaç kez söz vermiş, Aydan’ı öyle sakinleştirebilmişti. Veysi arabaya doğru giden Cenk’e baktı bir an. Daha önceki görüşmelerinde, ona eski günlerdeki gibi birlikte yaşamayı teklif etmeyi düşünmüştü, Cenk yalnız gelmeyince bu mümkün olmamıştı. Artık böyle bir şeyi istemediğinden çoktandır emindi. Yüksek sesle Aydan’a küfretti. Cenk umursamamayı denedi, Veysi devam etti. Cenk ondan susmasını istedi, Veysi ısrarla sürdürdü. Cenk kendisine değil de Aydan’a küfredilmesine daha fazla dayanamadı, koşarak Veysi’yi arkadan tutup yere devirdi. Yerde bir süre cebelleştiler. Veysi ayağa kalktı, baltayı kavradı. Cenk gözlerini açtığında güneşten parlayan baltayı gördü, ilk darbeyi sol kulağından aldı, acıdan sersemledi, çığlık attı, Veysi baltayı elinden düşürdüğü an doğrulabildi, yerden aldığı taşı abisinin alnına vurdu, sonrasında bütün çabalarına rağmen yenik düştü.

Veysi ne yapacağını bilmiyordu. Gölün kıyısındaki başsız bedenin kokusuna uçan alıcı kuşlara baktı, gözlerinden yaşlar aktı, kontağı çevirdi, gaza bastı. Araba hareket ettiğinde Cenk’in kesik başı koltuktan yuvarlandı, baltanın olduğu ayak boşluğuna düştü. Veysi uzanıp bir eliyle kesik başı tuttu, koltuğun üstüne geri koydu. Cenk’in gözleri tamamen kapalıydı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Pahalıya Al Ucuza Sat: Alejandro Jodor..Elianna Kan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

2 Nisan 2025

Dilin Yedinci İşlevi

Laurent Binet, düşünceleri birbirine bağlamakta, bir hayatı diğerine iliştirmekte, sürekli bir hayhuy halinde seyreden cümlelerinin de göstereceği gibi, oldukça inatçı bir yazar.Dilin Yedinci İşlevi, Laurent Binet’e Fransa’nın kültürel anlamda derin atılımlar yaptığı Savaş sonras..

Devamı..

Direnmezsen Özgürleşemezsin

Mariam Thalos

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024