Bütün bu hayvanları değiştirmeli, dedim, büyük bir tufan sürüsünden daha vahşi olduğumuzu göstermemiz gerekiyor. Tedavisi tamamlandıktan sonra doğaya salınan bir âşık gibi dolaşacağım dünyayı günü gelince; geceyi strese sokmak istemiyorum. Bu bir blöf. Kendimi muamelelerden korumalı, küçük şeytanlardan-akıllı kızlardan korkmamalıyım. Bunu tek başıma evde yapmamalıyım. İçimdeki zehir bu bölgeden tamamen kaybolduğunda tam fotoğraflık olacağım. Dengeyi gördün mü?
– Hayvan rezervine bağlı bu, dedi, ‘seni seviyorum, buna alışsan iyi olacak’ diye çıkıştığın biriyle nereye gideceksin ki?
– Bilmem. Sabreden bir iskeletim var; ya da öyle umut ediyorum.
– Hüzün senin mesleğin; hareketlerini kısıtlamak için birkaç dakika sessiz kalmayı seçiyorlar. Kapıyı bir kez kapatınca, dışarıda kalan kendini tehdit altında hissederek gitmek zorundadır diye düşünüyorum artık. Her şey çok iyi bitti. Bir daha kimse burada gülmeye gelmeyecek. Koşarak uzaklaşırsan, bundan emin olabilirsin. Taze ayak izleri görüyorum. Kim geçti önünden; kimdi o; zarif, ürkek bir teke mi; ipuçlarını okumak için çölün ortasına düşmelisin. Hava çok sıcak. Hemen hemen hayat bu.
– Hiç mavi veya yeşil gözlü bir Japonla karşılaştın mı? Göz rengi sabitse sıkılırım ben.
– Ya da Eskimolar hâlâ var mı; neden devletleri, bayrakları veya milli marşları yoktu onların? Yahut neden haberim, bilgim olmadı?
– Çok soru. Az yanıt. Paylaştırmada zorlanıyorum.
– Yoksulluğun seni iyileştirmesini bekleyeceksin o zaman.
Ben hayvan belgeselleri çeken genç bir adamım: Ömrüm boyunca asla su içmedim. Su kaynaklarını tüketmedim. Bedenim su üretebiliyor benim. Agnostik sıkıntılara da bağlı değil; çünkü inanç bir ruh hastalığıdır; söylentilere şüphe ile yaklaşmadan mitleri körü körüne kabullenen ve onun doğruluğu tartışmayan, tartışılmasını sakıncalı ve küfür sayan insanlar yaşıyor. Mutlu son için umut verecek gelişmeler beklemekten bıkmalıyız.
– Orta yaşlı dul kadınlar bir sik için nasıl da yanıp tutuşuyor, fark ettin mi, dedi.
– Yo, dedim, yurtdışındaydım o ara, dikkatimi çekmedi. Konuyu dağıtıyorsun.
– Konuyu eşit dağıtıyorum ama; sen değil miydin paylaştırmada zorlanan?
O, boktan bir televizyon kanalında sabah kuşağında konuk uzman olarak fikirlerine danışılan, aslında tıptan terk bir zavallı. Şişko, doyumsuz, aptal seyircilerine pozisyonlar, şifalı otlar öneriyor. Pozisyon önerdiklerini sikiyor, şifalı ot önerdiklerini eşine dostuna pazarlıyor. Kazancı yüksek. Ülke iradesinin birebir temsilcisi. Görsel medya teröristi.
– Aynı işte çalışıyoruz, diyorum: grafikler, çan eğrileri, kamuoyu yoklamaları, izlenme oranları bunu kanıtlıyor. Uygarlığın inşası için yeterli donanıma ve doyuma ulaştık. Ekstra bedenler, ekstra eziyetler, ekstra temenniler; halihazırda hepsi zulüm ile zalim arasındaki bağlantıyı kurdu sonunda. Dağılmış müzik gruplarını yeniden bir araya getirme uğraşın ne kadar takdir edici! Glam rock’ın yaptırım gücü! Acı çekmeni durdurmak için iyilik yapıyorsun, kabul et bunu.
– Hayvanlar bozmuş seni, diyorsun, hayvanlar seni şımartmış. Hayvanlarla ilişkini kesmen gerek.
– Hayvanlar bozdu beni, diyorum, hayvanlar beni şımarttı. Hayvanlarla ilişkimi ilerletmem gerek.
Bizi dün gece yarısı gözaltına aldılar; tanışmamız orada oldu. Gizlice hayvanat bahçesine girmiş, kafesleri açıyordum. O da gizlice hayvanat bahçesine girmiş, açtığım kafesleri kapatıyordu.
Ciddi bir suçun ciddi bir cezayla aynı potada aynı çıkışa gelişinin politikası üzerine tesadüfe dayanmayan pratikler geliştiriyoruz âdeta. Saatler boyunca konuşup yıllara uzanan bir ilişki kurduk.
Saçmalamamız, akla aykırı gezinmelerimiz, felsefeye aylaklığı yükleme idealimiz, yolun çok virajlı olması nedeniyle hızımızın düşük olması, üstelik yan yana giden iki motosiklet üzerinde sohbet etmemiz gerçekten güçtü.
Karakoldan kaçmış ve çaldığımız motosikletleri öteye sürmüştük. Bir yol ayrımında kendi yönlerimizi seçip terk eylemini tamamlamamız kaçınılmazdı.
– Belki bir gün yollarımız yine kesişir, o zaman evleniriz, dedim. Gövdelerimizin farkı yok.
Motorları durdurduk, birer sigara yaktık.
Sağımızda solumuzda sebepsiz bozkırlar, suskun ve dinlemede.
– Aklına eser ve kuzeye doğru çıkmak istersen mutlaka uğra, dedin, oraların yeşili gerillaların kontrolü altındadır. Devleti terbiye eden köylüleri seveceksin.
– Bulurum ben seni, dedim.
Başını belli belirsiz sallayarak onayladın. Dudaklarını aralayarak sigarayı bıraktın, kızgın toprağa düştü. Gülümsedin. İleriye baktın.
– Şimdi gitmeliyim; hayvanlar her an ateşi bulabilir, dedin.
Yoğun güzergâhlarda ayrılık denetimi, kilit noktalar, sıkı uygulamalar, alkol kontrolleri, ideolojik ayrılıklar, kritik bölgelerin işgali için iç savaş çıkartma taktikleri ve her iki sözünden biri ‘inşallah’ olan toplumların fantastik uygarlık hayalleri: Milletlerden, dinlerden uzak bir kuzey olmalı.
– Mutlaka geleceğim, dedim, zührevi duygulara yenildiğim zaman.
Gözlerini kapatıp gaza bastın; motor büyük bir toz topunu da peşi sıra sürükleyerek birkaç saniyede ufuk çizgisini parabole çevirdi.
Günlerce orada, motorun üstünde, durdum, düşündüm.
Tanrıya inanmanın yasak olduğunu bana şimdi kim anlatacak kadar uzaktadır?
Yahut hayvanlar, onlar, hiç mi konuşmayacaklar...
Bu giden neye dönüşmeyi seçti; geride kalan kimden bir hatıra taşıyacak kadar yakındadır?