Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

2 Ağustos 2022

Gezi

Küçük Deniz Köyü Tirilye'nin Öyküsü

Sevda Müjgan Yüksel

Paylaş

1

0


Beynimiz ve yüreğimiz, onların penceresi gözlerimiz, mavinin egemenliğiyle iyi”yi çağırıyor. Her insanda iyi”nin adı kendince de olsa Çamlı Kahvede, asırlık çamların altında içilen bir bardak çayın insana iyi geldiği kesin. İyi, belki sonsuzluk duygusu veriyorsa iyidir.

Tirilye sahilinde yürüyorum. Güneş keyfinde. Olanca sıcaklığında. Yürümekten değil, sıcaktan yorgunum. Ben yürüdükçe daha çok yaşarım. Yürümek bana iyi gelir. Hele fotoğraf makinesinin ne kadar iyi bir yol arkadaşı olduğunu keşfettikten sonra aşamayacağım yol kalmadı! 

Yatların arasından geçerek kayalıklara ulaşıyorum. Balık tutan birkaç kişi… Karşı sahilde güneşlenenler, yüzenler, botlarda\kayıklarda eğleşenler… Çay bahçelerinde akşamüstünü karşılayanlar… Tirilye kendi halince… Temmuz, bu küçük deniz köyündeki konukluğundan hoşnut.

Kayalıklara oturuyor ve gözlerimi yumuyorum. Gözlerimin egemen olduğu dünyadan bir an uzaklaşmak istiyorum. Tenime değen rüzgâra bırakıyorum kendimi. Denizin sesi insanların bağırış çağırışları arasında yitiyor, gürültüye yeniliyor. Martılar tek tük… 

Kayalıklarda oturuyor ve ardımda kalan güne kulak kesiliyorum.  Ardımda kalan günden bana bu küçük deniz köyünün öyküsünü anlatmasını istiyorum. Pek çok deniz köyüyle ortak bu görüntülerin dışında var olan öyküyü.

Gün boyu çektiğim her fotoğraf karesinde, durup söyleştiğim her insanda Tirilyenin öyküsünü arıyordum. 

1963 yılında adı “Zeytinbağı” olarak değiştirilen Tirilyenin kuruluşuyla ilgili farklı söylentiler olduğunu öğreniyorum. Köyün, antik dönemdeki adı  “Caesareia” veya Briyllios” olarak geçiyor. Trilye adının Briyllius”tan geldiği varsayımlar arasında. Cenevizlilere kadar uzanan söylenceye göre korsanların sürekli saldırılarına uğrayan üç köy, kendi başlarına korsanlarla baş edemeyecekleri düşüncesiyle Tirilyede bir araya geliyor, bu köyü kuruyorlar. Öbür söylence MS. 376ya kadar gidiyor. İznikte toplanan Hristiyan din adamları (İznik Konsülü) arasında yorum farkları ortaya çıkınca üç papaz başpiskoposla anlaşmazlığa düşüyor. Aforoz edildikten sonra buraya yerleşen papazlardan ötürü (Rumca tri: 3, ielie: aziz anlamına gelmektedir.) köy, Tirilye” adını alıyor. Ancak bu adın, Helencede barbunya balığı anlamına gelen trigleia” sözcüğünden geldiğini ileri sürenler de var.

1330lu yıllarda bölge Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra 1924teki mübaledeye kadar da nüfusunun çoğunluğu Rum olan (Kayıtlara geçtiğine göre 19. yüzyıl sonlarında burada 109 Türk, 3657 Rum yaşamaktadır.) bir deniz köyü olarak Tirilye varlığını koruyor. Sonrasında Tirilye, Zeytinbağı” olmaya giden yeni bir öykü edinmeye başlıyor.

Ardımda kalan günün, bana Tirilyenin öyküsünü anlatmasını bekliyorum.

İlk sözü Taş Mektep (Aya Yani Manastırı) alıyor. Bu okul, 1909da Rumlar tarafından Papaz Okulu olarak yapılıyor. Binanın bütün malzemesi gemiyle denizden getiriliyor. Önce Papaz Okulu, ardından Öksüz ve Yetimler Yurdu ve Tirilye halkının ilk okulu... 1988e kadar. Ardından 30 yıla yakın kaderine terk edilse de görkemli günlerinin gururunu taşımayı sürdürüyor. Restorasyon çalışmaları sonunda tarihi bir değer olarak geleceğe taşınması Tirilyelilerin yüzünü güldürüyor.  

Evlerin birbirlerinden güç alabilmek için dar sokaklar yarattıkları duygusuna kapılıp giderken yaşlı bir kadının gülümsemesi gülümsememe takılıyor. Yoksa gülümseyen çiçekleri mi? Evinin sokağa bakan yüzü renk renk çiçeklerle donatılmış. İnsan çiçekleri seviyor. Çiçeklere yaşamında yer açtıkça sevinci çoğalmaya duruyor. Çoğalan sevinçten payına düşene sarılıyor. Hacı anne için de bu böyle. Güler yüzünde çiçeklerinin izi var. Ben Tirilyede doğdum” diyor. Babam Dedeağaç’tan gelmiş.” Dedeağaç’ta neler kalmıştı? Ardımızda neler bıraktığımız önemlidir. Bir gün onlar bize söyler çünkü geriye dönülüp dönülemeyeceğini, bunu isteyip istemeyeceğimizi. Soruyorum: “Siz Dedeağaç’a hiç gittiniz mi?”

“Biz gidemiyoruz. Rumlar gelir ama. Onların durumları iyi. Geçende yaşlı bir adam geldi. Doktormuş. Şu karşı ev, babasının doğduğu evmiş. Babası o evin merdivenlerinde oynadığı oyunları anımsarmış.”

Bugün Tirilyede Rum yok. Ancak Yunanistanda Tirilyeden giden Rumların kurdukları “Tirilye” diye bir yer var. Ayrı ülkelerdeki Tirilyeler” kardeş beldeler ve insanları ortak duygular içinde, geçmişlerinin izlerini sürmek istiyor.

Bu izler kendisini en canlı biçimde evlerde yaşatıyor. Evler, içlerinde yaşayan insanlarla birlikte soluk alıp vermeyi sürdürmüş, koruma altına alınmış ancak öbür tarihi yapılar evler kadar şanslı olamamış. 

Tarih içinde Tirilye ve çevresinde çok sayıda kilise, manastır ve ayazma yapılırken bunlardan günümüze yalnızca üç kilise ve bir manastır kalıyor. Büyük kilise Osmanlılarca camiye dönüştürülerek Fatih Camii” adını alıyor. Yuannes Kilisesi, tarihi bir yapıt, bugün ev olarak (Dündar evi) kullanılıyor. 13. yüzyıldan kaldığı söylenen Kemerli Kilisenin, dünyada duvarlarına resimler yapılan ilk kilisenin, tavanı çöküyor. O resimli duvarlara adlarını kazıyan insanların ellerinin buna nasıl vardığını anlamakta zorlanıyorsunuz. Ne yazık ki tarihi yapılara karşı duyarsızlığımızdan nasibini Yavuz Sultan Selim zamanında Tirilyeye yerleşen Türklerin yaptırdığı hamam da almış.

Tirilyede tarihin izini sürmek insanı düş kırıklığına uğratıyor diye düşünedururken kendimi Tarihi Çamlı Kahve”ye çıkan yokuşta buluyorum. Sözü Çamlı Kahve alıyor: “Üzüm bağlarında, zeytin bahçelerinde çalışan Rum erkekleri, akşamüstleri eşleriyle bu kahvede bir araya gelir, denizin ve göğün birbirine karışan mavisine karşı yorgunluklarını atar, öyle dönerlerdi evlerine.”

Beynimiz ve yüreğimiz, onların penceresi gözlerimiz, mavinin egemenliğiyle iyi”yi çağırıyor. Her insanda iyi”nin adı kendince de olsa Çamlı Kahvede, asırlık çamların altında içilen bir bardak çayın insana iyi geldiği kesin. İyi, belki sonsuzluk duygusu veriyorsa iyidir. Sınırların ötesine merak sardırıyorsa, düşlere salıyorsa iyidir. Belki sessizlikte ve dinginlikte gizlidir. Belki gözlerden uzak sevgilinin dünyasında yitebildiğinde var olur iyi. Yalnızlığın bile adı olabilir.

Gülümsüyorum Çamlı Kahveye. “Sözün özü insana iyi geliyor burası.”

Bir bardak çay, benim için tüm mevsimlerin en güzel içeceği… Genellikle esintili olduğu söylenen tepeye bu öğleden sonra rüzgâr pek yüzünü göstermiyor. Meşgul olsa gerek. Asırlık çınarların gölgesiyle yetinip Tirilyeye karşı çayımı yudumluyorum.

Küçük yerleşim birimlerinde zamanın durduğu duygusuna kapılırım. Zaman akmaz. Bu duyguyu sevmem. Ancak Tirilyede akmayan zaman beni yaşamın zorunluluklarından koruyacak. Yaşamın insanı yoran\tüketen gerekliliklerinden…

Birkaç saat sonra otobüse atlayıp kendi kentime geri mi dönmeliyim? Ben böyle gayet iyiyim.    

Çamlı Kahveden sahile inen yollarda fotoğraf kareleri arayarak ilerlerken denize bakan ara sokakların birinde kanepelerde oturan kadınlar çarpıyor gözüme. Kadınların çağrısını duymamam olası değil. Beni hemen alıveriyorlar aralarına. Onlar artık günümüzün Zeytinbağı’ndan sesleniyorlar. Meslektaşım emekli öğretmen Nurten Hanım, Mudanyadan gelin gelen Emine Hanım, Girit göçmeni Hayriye Hanım…   

Tirilye… Zamanında İstanbulun Bizansa açılan kapısı. Ticareti çok canlı bir köy… Marsilyaya kadar uzanan… Zeytin, zeytinyağı, şarap… Tarihin eski zamanlarında müthiş bir balık yatağıdır bu bölge. Burada tutulan barbunların Doğu Roma İmparatorunun sofrasına kadar gittiği söyleniyor. İpekböceği yetiştiriliyor zamanların eskisinde.

Bugün halkın %90’ı geçimini zeytincilikle sağlıyor. Tirilye zeytini, sofralık zeytinlerin en iyilerinden. Ancak dutlar sökülmeye durmuş, ipekböceği yetişmez olmuş. Yazlıklar çoğalmış, balıklar azalmış. Üzüm artık üretilmiyor. Başka yerlerden gelen üzümler buralardaki tesislerde işlenip şarap yapılıyor. 

Ekmek kavgası hep bildiğimiz kavga… Sonra… Nazım Hikmeti anımsıyorum: Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer\ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak\kabahat senin\demeye de dilim varmıyor ama\kabahatin çoğu senin canım kardeşim”

Nurten Hanım kaygılı. Emine Hanım cıvıltılı. Cıvıl cıvıl koyuyor kendisini ortaya. Ev kadınlarının telaşlı merakı içinde. Onun yaşamı “gelin gelmek” üzerine akıp gitmiş. Mudanyadan gelin gelen Emine Hanım. Ev-bark, çoluk çocuk, konu komşu… Yaşam, cıvıltısını almamış elinden.  Hayriye Hanım,Ben Tirilyeden başka yer bilmem.” diyor. Burada doğdum, burada öleceğim.” Başka bir yer bilmemenin kederini arıyorum gözlerinde. Bulamıyorum. Rahat. Sınırları belli yaşamların verdiği güven içinde. Onları denize karşı günlük söyleşileriyle baş başa bırakıp kalkıyorum.

Görmüş geçirmiş ağaçların gölgelerine atılan masalar, sandalyeler (köy kahveleri) köy meydanlarının vazgeçilmezidir. Tirilye'de de olmalıydı böyle bir meydan. Yaşamın sıradan akışının doğal tanığı bir meydan. Adının Tirilye ya da başka bir ad olmasının önemini yitirdiği bir alan.

Zeytinbağı (Tirilye) Yemekhane (Eski Kilise) Kültür Merkezi” yazısını görünce duraklıyorum bir an. Buranın 19. yüzyıl sonlarından kalan bir kilise olduğunu, Taş Mektepin atölyesi ve yemekhanesi olarak kullanıldığını öğreniyorum. Yakın tarihlere kadar burada ayinlerin yapıldığından da söz ediliyor. Aradığım köy meydanıyla kültür merkezinden çıkar çıkmaz karşılaşıyorum. Meydanda egemenliğini ilan eden çınar ağacı, gölgesinde Tirilyeliler… Küçük bir kız meydandaki çeşmeden plastik şişesine su dolduruyor. Ben bir köy çeşmesinden doya doya su içmeyeli ne kadar oldu? Yine bir Nazım Hikmet şiiri yaklaşıyor yanıma: Seviyorum seni (…) geceleyin ateşler içinde uyanarak\ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi.” Bunun sevgiye nasıl eş olduğunu o an bana sorun!

Kayalıklara oturup kendimi rüzgâra bırakmama az kaldı derken bu kez denize karşı sıra sıra tezgâhlardan birine yaklaşıyorum. Zeytini, zeytinyağı, kolonyası, salçası, turşusu, yazmaları… Güzelim kadınlarımızın el emekleri. Satıcı genç bir kadın. Soruyor bana: “Nereden geldin?”

            “İstanbuldan. Köyünüz çok güzel.”

            Duymaya en çok alıştığı cümlelerden birini kurmuş olmalıyım, ilgilenmiyor. “İstanbuldan çok gelirler. İstanbul da güzel.”

            “Gördün mü İstanbulu?”

            “Görmedim. Görmek mi gerek İstanbulun güzelliğini bilmek için?”

             Haklı. Tezgâhından ne alacağım belli ki onu daha çok ilgilendiriyor. Gönlü kalmasın, bir yazma alıyorum tezgâhından.

Kayalıklarda kendimi bir bırakayım rüzgâra… Karnım da acıkır. Tertemiz aile işletmeleri olduğu söylenen balık lokantalarından birine düşürürüm yolumu. Balık yemekten daha çok kekik ve pul biber ekili zeytinyağına odun ekmeğini banmayı istiyorum. Kim söylemişti bunu bana? Nerede duymuştum?

Kayalıklara oturuyor ve ardımda kalan günü dinliyorum. Bana bu küçük deniz köyünün öyküsünü anlatıyor.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Agop Koçeoğlu’nun kışlık konağı Atlas ..Derya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Hülya Duman

25 Temmuz 2025

Bir Zamanlar Yugoslavya, Balkan Dramı ..

Hülya Duman: Daha gerilerden sürüklemek istiyorum süreci. En başa, Yugoslavya’nın nasıl kurulduğuna, 1918’e gidelim isterim.             İrfan Kaya Ülger:1.Dünya Savaşı’ndan sonra imparatorluklar tasfiye edildi. Fransız Devrimi’nin ürünü olan..

Devamı..

Bipolar Fısıltılar

Tuğçe Vural

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024