“Anlatının lav misali ağır ağır aktığı, karanlık bir yazı nehri.”
Macar yazar László Krasznahorkai 1954 yılında, Macaristan’ın Güney Doğu’sundaki Gyula kasabasında doğdu. Çok sayıda romanı, deneme ve öyküleri olmasına rağmen Krasznahorkai, yakın zamana kadar -en azından İngilizce konuşulan ülkelerde- otuz yıl süreyle birlikte çalıştığı Macar yönetmen Béla Tarr aracılığıyla tanındı.
Krasznahorkai’nin 1989 yılında yazdığı Direnişin Melankolisi (Az ellenállás melankóliája) Macar asıllı İngiliz şair George Szirtes tarafından 2000 yılında İngilizceye çevrildi ve bu dilde yayımlanan ilk kitabı oldu. Roman, Susan Sontag ve W.G. Sebald tarafından övgüyle karşılandı. Sontag’ın “Kıyametin çağdaş Macar ustası,” olarak nitelediği Krasznahorkai için Sebald, “Sahip olduğu imgelemin evrenselliği Gogol’un Ölü Ruhları ile yarışırken çağdaş yazının bütün küçük kaygılarını aşar,” ifadelerini kullandı. 2015 yılında Man Booker Uluslararası Ödülü’nü kazanan Krasznahorkai, günümüzün en iyi ve en önemli romancılarından biri olarak kabul ediliyor.
Hatta öyle ki, bir başka Szirtes çevirisi olan Şeytan Tangosu’nun yayımlanması vesilesiyle yazar ve eleştirmen James Wood’un Krasznahorkai ile New York’taki Housing Works Bookstore’da yaptığı söyleşi, okurların akınına uğradı. “Krasznahorkai yazınının coşkusu kendi özgün biçimini bulmasında saklı,” diyor romancı Adam Thirlwell, New York Review of Books’ta yayımlanan bir yazısında. “Çağdaş edebiyatta benzeri yok.”
New Yorker’da yazan James Wood ise Krasznahorkai’yi Thomas Bernhard, Claude Simon ve David Foster Wallace gibi savaş sonrası yazarlarla aynı düzleme yerleştiriyor ve yapmış olduğu karşılaştırmayı şu sözlerle detaylandırıyor: “aşırı uzun, nefes alan, durmaksızın devam eden cümlelerdeki” ortak yakınlığına rağmen Krasznahorkai’nin yazını “muhtemelen içlerinde en güzel, en özgün ve en garip olanı.”
Şu ana kadar yazarın üç kitabını İngilizceye çeviren George Szirtes, “Anlatının lav misali ağır ağır aktığı, karanlık bir yazı nehri,” diye tanımlıyor Direnişin Melankolisi’ni. “Krasznahorkai’nin cümleleri sizi bir mahzen ötekine, döngülere ve karanlık geçitlere taşır.”

The White Review: Size göre çevirinin avantajları, dezavantajları ve tehlikeleri neler?
László Krasznahorkai: Avantaj ve dezavantajlar hakkında söyleyebileceğim bir şey yok ama tehlikelerine değinmem gerek çünkü böyle bir tehlike söz konusu değil. Bana kalırsa tercüme edilen hiçbir eser, yazıldığı dildeki özgün haliyle özdeşleştirilemez. Bunu düşünmek bile absürt. Çeviri eser yazarın değil, çevirmenin eseridir. Yazarın eseriyse ancak orijinal dilde yazılmış olan hikâyeyi içeren eserdir. Çeviri eser, çevirmenin düzenleme yaptığı dilde üretilmiş, çevirmenin bizzat bestecisi olduğu yeni bir eserdir ve orijinalle olan benzerliği ancak bir aile içindeki fertlerin birbirlerine olan benzerliği kadardır. Yazar müdahil olmaksızın izler ve okur: metin ona tanıdık gelir, hatta kimi zaman (nadiren de olsa) epey tanıdık gelir ve gözüne iyi göründüyse sevinir, kötü göründüyse öfkelenir. Bu benim başıma sadece bir kez geldi, Savaş ve Savaş’ı Almanca çevirisi o kadar kötüydü ki, ortaya gerçekten berbat bir kitap çıkmıştı ve düzeltilmesi neredeyse imkânsızdı. Peki kitabı en baştan çevirmeyi kim üstlenecekti? Çok zor bir durumdu gerçekten. Fakat bunun haricinde kitaplarımın çevirileri beni hayrete düşürüyor. Muhteşem çevirmenlerim var.
WR: Niçin Berlin’de yaşamayı tercih ettiniz?
LK: Bu şehirde ilk kez 1987 yılında uzun bir süre kaldım ve o zamandan beri şehirle aramda bir bağ oluştu. Batı Berlin o zamanlar yaralı ruhlar için adeta bir sığınaktı. Sanatçılar, sanatçı olmayı umanlar, herkes çalışmalarını tamamlayabilmek için oraya gelirdi. Geniş bir ailenin parçası olarak ilişki kurabileceğim büyük sanatçılarla aynı barda, hatta aynı masada oturabildiğimi bilmek gerçekten çok güzeldi. Bu ilişkiler hâlâ devam ediyor. Fakat zamanımın çoğunu Berlin’de geçirsem de artık bu şehir hakkında iyi şeyler hissetmiyorum. Günümüzde şehir sanat üzerine işlerini yapmaktan ziyade onları satmak isteyen sanatçılara hitap ediyor. Ve eğer ki durum bu, o zaman burası ile orası arasında ne fark var?
WR: Nasıl yazıyorsunuz?
LK: Sadece çalışmaya ayrılmış bir mekânda, yani yazı masasında oturmak ve saatlerce bilgisayar ekranına bakıp aklıma bir şeyler gelmesini beklemek gibi bir tarzım yok. Edebiyatın benim gerçek işim olduğum varsayımından yola çıktığım için her şey kafamın içinde olup bitiyor. Fakat bütün bu şahsi sebepleri bir kenara bırakırsak, gerçek olan şu ki, yazmaya başladığımda çok zor şartlar altında yaşıyordum. Çalışabileceğim bir masam yoktu ve etrafım her zaman insan dolu olurdu. Bu yüzden başlangıçları zihnimde tasarlamaya, ilk cümleleri aklımdan kurmaya alıştım. Umut vaat eden bir cümle yakaladığımda ucunu bırakmam, kendiliğinden sonlanana kadar eklemeler yapmaya devam eder, tamam dediğim noktada yazardım. Şu anda bile aynı şekilde çalışıyorum – en olmadık zamanlarda, en olmadık yerlerde. Yani sürekli çalışma halindeyim, işleri böyle yürütüyorum. Ve ancak her şey aklımda bir nihayete erdiğinde yazmaya başlıyorum. Düzeltme yapmaya pek gerek kalmıyor çünkü o düzletmeleri çoktan aklımda yapmış oluyorum.

WR: Kafka gibi klasikler haricinde neler okuyorsunuz?
LK: Kafka okumadığımda bile Kafka’yı düşünürüm. Kafka’yı düşünmediğim zamanlardaysa onu düşünmenin noksanlığını hissederim. Bu noksanlık hissi bir süre öyle devam eder. Ardından kitaplarından birini alır, tekrar okurum. Çünkü bu işler ancak böyle yürür. Ama bu söylediklerim sadece Kafka için geçerli değil elbet, Homeros, Dante, Dostoyevski, Proust, Ezra Pound, Beckett, Thomas Bernhard, Attila József, Sándor Weöres, Pilinszky…
WR: Şeytan Tangosu’nun başarısı hakkında ne düşünüyorsunuz? Neden şimdi? Dünyada ya da edebiyatta ona kapıyı açan bir şeyler mi oldu?
LK: Muhtemelen Bela Tarr ile birlikte çalıştığımız Sátántangó’nun bilinirliğiyle ve hâlihazırda Direnişin Melankolisi’ni, Savaş ve Savaş’ı ya da Animalinside’ı okuyup bu romanın çevirisini bekleyenlerle ilgili. Üstelik görünüşe bakılırsa Şeytan Tangosu, yayınlandığı dönem için çoğu insanın okumak istediği türden bir kitap. Efektlerle dolu bir dünyanın yorucu yeniliklerinden kaçmak isteyenler, dünyanın sadece eğlenceden ibaret olmadığını bilen ve dünya hakkında kayda değer bir şeyler söylenmesini isteyenler, hayattan kaçmak yerine onu yeniden yaşamak, bir hayatları olduğunu ve o hayatın içerisinde kendilerinin de bir rolü bulunduğunu bilmek isteyen ve her şeye rağmen o acı verici güzelliği tercih edenler. Aslına bakarsanız o kadar da büyük bir edebiyatımız yok. Ama okurların ona ihtiyacı var; bir ilaç ya da bir yanılsama olarak değil de, onlara herhangi bir ilacın olmadığını söyleyecek birilerine ihtiyaç duydukları için.
WR: Bir şeyleri illa detaylı bir biçimde konumlandırmak, harita üzerine oturtmak sizin için niçin bu denli önemli?
LK: Çünkü olup bitenlerin nerede gerçekleştiğini bilmek her zaman önemlidir. Bir şey, ancak bulunduğu yerde gerçekleşebilir.
WR: Yazmaya başladığınız dünya, yani Şeytan Tangosu’nun ilk kez yayımlandığı zamanlar günümüz dünyasına ne ölçüde benziyor?
LK: Benzerlik şaşırtıcı. Her ne kadar her şey değişiyormuş gibi görünse de aslında hiçbir şey değişmez. Çağlayarak akan bir nehrin yüzeyini düşünün, sular köpürür, köpüren kabarcıklar kendi etraflarında döner, kıvrılır, daha küçük su damlalarına ayrılır ve daha sonra yeniden birleşip oluşturdukları daha sakin akıntıyla yola devam eder. Damlaları izliyor ve içlerinden sadece birine odaklanmaya çalışıyorum. Bu gerçekten imkânsız. Bir an var, sonra yok. Ama aslında orada. Bir şekilde her an değişen ama yine de aynı kalan bir bütün sadece. Oysa bütün diye de bir şey yok. Parçalar da öyle. Peki o zaman var olan ne? Sürekli değişen bir değişmezlik. Ve bu idrak kabiliyetinin biraz ötesinde.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






