Leyla Kokusu
1 Temmuz 2019 Öykü

Leyla Kokusu


Twitter'da Paylaş
1

“Kokular, kokular! Hakiki kokular! Menekşe, gül, revidor, yasemin, kara kedi, misk, altın damla, leylak, erguvan, nihavent, amber…”

Kambur belini doğrultmaya çalışarak bağırdı Kokucu Hekim. Bağırmak da değil ya onunkisi. Cılız, ürkek bir seslenişti. Bir tek iğde duydu sesini. Hekim’in tek dostu, yaşlı iğde. Kimsesiz. Etrafına sarılmış beton çerçevenin ortasında eğreti duran. İğde, Hekim’i görür görmez dallarını sallar, biraz da olsa canlanırdı. Gerçi onun da beli bükülmüş, meyve vermez olmuştu. Yaprakları kararmaya, kurumaya başlamıştı. Fakat mutludur iki ihtiyar birlikteyken. Unuturlar dertlerini. Anlarlar birbirlerini. Konuşmadan, bakışarak.

Hekim’in kırçıl sakalları beyazlamış, yeşil damarlı elleri titremeye başlamıştı çoktan. İhtiyarlık her zerresini sarıp sarmalamış, güçsüz bırakmıştı onu. Gözleri de pek iyi görmüyordu. Geleni gideni kokusundan tanırdı çoğu zaman. Pek müşterisi kalmamıştı gerçi. Birkaç eski toprak. Biraz da civardaki esnaf işte. Onlar da, sabahtan akşama kadar ayakta bekleyen yaşlıya acıdıklarından olacak ki, kullanmayacaklarını bile bile alırlardı kokulardan. Gençler çoktan esansların yerini almış parfümlerin müdavimi olmuştu. Renkli şişelerde satılan, alkol kokusuna bulanmış basit kokulara tamah ediyorlardı. Biliyordu Hekim bunu. Ama baba mesleğiydi onunkisi. Unutulmuş. Yüz çevrilmiş. Hem başka bildiği bir iş de yoktu. Mecbur, devam ediyordu kokuculuğa.

Olur da bir müşteri gelir. Kısık gözleri büyür, parlar. Para için değil, kokularının hala alıcısı olduğunu görmek mutlu eder onu. Özenle açar şişeleri. Kokuları tek tek denetir müşteriye. Müşteri bir kokuyu beğenmedi mi, hemen bir başka şişeyi açar. Acele etmeden, zevkle yapar işini. Dünyanın en mühim işiymiş gibi. Enjektörle çektiği kokuları küçük şişelere aktarır, müşteriye sunar. Meraklı birkaç kişi toplanmışsa etrafına, enjektörde kalan koku artığını havaya püskürtür. Kokulu yağlar binlerce parçaya bölünür, yavaş yavaş düşer insanların üzerine. Hiçbir koku zerresi israf olmaz. İnsanlar bedavaya güzel kokmanın mutluluğuyla ayrılırlar Hekim’in yanından.

Tam kırk altı yıldır burada Hekim. Oluk oluk akan insan selinin ortasında, yaşlı iğdenin altında. Her gün gelir. Yağmur, kar, sıcak dinlemez. Zorla taşıdığı ceviz sandığı üç ayağın üzerine koyar. Sandığın, kuş kanadına benzeyen, kapağını açıp alüminyum şişeleri sever teker teker. En çok mor olanı. Işıl ışıl parlayan şişeyi her saat başı siler, parlatır, özenle açıp kokusunu çeker içine. Leyla’sını hatırlar. Dünyalar güzeli Leyla’yı. Çiçek tarhı. Gül tomurcuğu.

Ne çok sevmiş Leyla’yı. Esans yapmak için çiçek toplamaya gittiği tepelerden birinde görmüş onu ilkin. Görür görmez aşık olmuş bu güzel kadına. Leyla da Hekim’e vurulmuş. Hekim’i görünce suratında kocaman bir gülümseme yeşermiş. Mor çiçekler açmış tepede. Her yeri kaplamış. Menekşe desen değil, kelebek çalısı desen değil, sümbül desen değil. İlk defa görmüş böyle bir çiçeği Hekim. Keskin kokusu dolmuş zihnine. Gidip en ücra köşesine oturmuş. Hekim her bir çiçeği özenle toplamış, esansını çıkarmış. Kokuya da sevdiği kadının ismini vermiş. Leyla kokusu.

Beş çocukları oldu Leyla ile Hekim’in. Kokuculuktan kazandıklarıyla büyüttüler her birini. Okuttular, everdiler. Beş çocuğun beşi de farklı şehirlere gitti. Kimi evlilik, kimi iş için. Gün geldi, iki yaşlı baş başa kaldı aynı evin içinde. Bir bütünün iki yarısı gibi, uyum içinde yaşadılar. Bir gün bile birbirlerini kırmadılar. Birlikte çalıştılar, çabaladılar. Yüksünmediler hiç bir işten. Kırk yılı aşkın süreyi aynı yastıkta geçirdiler.

O karanlık sabaha kadar her şey aydınlıktı Hekim için. Yatakta, kıpırtısız duran Leyla’yı görünce, her şey karardı birden. Ağaçlar, çayırlar, çiçekler… Bütün dünya. Koyu bir acı büyüdü, boğazına tıkandı. Boğulacak gibi oldu. Çöktü karısının cansız bedeninin yanına. Dermanı kalmayıncaya kadar ağladı.

Hekim bir türlü kabullenemedi Leyla’nın ölümünü. Uzun süre kendine gelemedi. Ne dostları avutabildi onu, ne çocukları. Karısıyla ilk tanıştıkları tepeye çıkıp ağladı için için.

 Leyla’nın ölümünden sonra mor çiçekler de açmaz olmuştu tepede. Hekim kova kova suyla suladı tepeyi. Toprağını belledi, gübresini attı. Günlerce, haftalarca çabaladı. Olmadı. Bir türlü açmadı çiçekler. Sonunda vazgeçti. Leyla kokusundan geriye kalan yarım şişeyi kokladı durdu. Gözü gibi bakıyordu şişeye. Yanı başından eksik etmiyor, kokladıkça karısını yanında hissediyordu.

Leyla kokusundan derin bir nefes daha aldı Hekim. Geçmiş yıldırım hızıyla yoklayıp geçti zihnini. Gülümsedi. Çatlak parmaklarıyla okşadı şişeyi. Narin bir canlıya dokunur gibi. Leyla’sını sever gibi. Usulca yerine koydu. Eskimiş hırkası, solmuş kasketi, köselesi zarlaşmış ayakkabısıyla, tortop oldu. Beklemeye başladı. Öğle sıcağı bastırmış, insanların üstünden tüten bulut her şeyi alacalandırmıştı. Hekim, alnından akan teri gömleğinin yeniyle sildikten sonra bir kez daha bağırdı.

“Kokular, kokular! Hakiki kokular! Menekşe, gül, revidor, yasemin, kara kedi, misk, altın damla, leylak, erguvan, nihavent, amber…”

Birkaç dakika sonra, esmer, uzun boylu bir delikanlı, afili kıyafetiyle dönenen bir kızla birlikte yanaştı Hekim’in yanına. Kirli gömleğini çekiştirerek, “Dayı parfüm mü satıyon sen?” diye sordu. Hekim cevap vermedi. Delikanlının kokusundan haz etmemişti. Bilirdi böyle tipleri. Hekim’in cevap vermediğini gören delikanlı bu defa daha yüksek sesle sordu. “Hişşşt… Dayı, sana diyom. Parfüm mü satıyon?”

Hekim, gençlerden kolay kolay kurtulamayacağını anladı. “Parfüm değil. Esans bunlar.” dedi. Delikanlı, “Esans nedir dayı?” diye sordu. Hekim, “Güzel koku.” dedi. Delikanlı, “Hah işte, ben de onu diyom ya. Şu güzelliğe bir koku alcam.” dedi. Elini kızın omzuna attı. Diğer eliyle kızın yanağını sıktı. “Heee... Güzel koku.” dedi kız işveli.

Hekim, şişelerden birini açtı gönülsüz. Kokuyu kızın bileklerine sürdü. Kız esansı kokladıktan sonra, “Iyyyy… Bu ne be. Çok ağır. Genzim yandı valla.” dedi. Delikanlı, kızın bileklerini burnuna tutunca yüzünü ekşitti. “Ne kokusu bu dayı?” dedi. Hekim, “Karakedi. Seveni çoktur.” dedi. Kız kahkahayı patlattı. “Kara kedi mi? Kedi güzel kokar mı hiç dede?” dedi. Hekim, “İsmi öyle. Ağırdır biraz. Gençler sevmez.” dedi. Delikanlı, “ Madem gençler sevmez, ne diye bize veriyon dayı? Kedi kokusunu boşver şimdi sen. Yok mu çiçek kokusu falan?” diye sordu.

Gençlerin laubali hareketleri, iyiden iyiye huzursuz etmişti Hekim’i. İçinden tövbe çektikten sonra bir şişe daha açtı. Kızın diğer bileğine sürdü. Kız esansı kokladıktan sonra eliyle ağzını kapattı. “Ne bu be? Sidik gibi.” dedi. Zar zor konuşabildi. Öğürdü birkaç kez. Delikanlı, “Uzat aşkım elini. Bir de ben koklayayım.” dedi. Kızın bileğini koklar koklamaz yere tükürdü. “Dayı sen bizi mi kandırıyon? Bunları kakalıcan bize güzel koku diye ha.” dedi sertçe. Hekin, “O ne demek evladım. Kötü koku yoktur bende.” dedi. Alınmıştı gençlere.

Birden kızın gözleri mor şişeye kaydı. Uzun parmaklarıyla anında kaptı şişeyi. Hekim’in kalbi küt küt atmaya başladı. Kızı durdurmak istedi ama kız çoktan şişenin kapağını açmıştı bile. Birkaç kez kokladı kokuyu. Gülümsedi. “Bak bu güzelmiş. Bunu istiyorum ben. Hem şişesi de çok şık.” dedi sevgilisine. Delikanlı, “Tamam aşkım. Sen iste yeter ki. Dayı ne kadar bu?” diye sordu. Hekim’in gözleri yalazlandı. “Satılık değil o. Verin onu bana.” dedi. Kızın eline uzandı. Fakat kız elini geri çekti. “Satılık değilse ne diye tutuyorsun burada? Ben anlamam. Bunu istiyorum ben.” dedi. Yılışık. Delikanlı da destekledi kız arkadaşını. “Parasıyla değil mi dayı? Alıyoz işte.” dedi.

Hekim’in gözlerinden birkaç damla yaş düştü. Kıpkırmızı kesildi. “Verin onu bana.” diyebildi son kez. Kız ısrarla vermedi şişeyi. Hekim, kızın eline atıldı. Leyla kokusu iki elin arasında gitti geldi. Bir süre Hekim ve kız, şişeyi kapmak için, kapıştılar. Delikanlı, sinirlendi birden. Hekim’i olanca kuvvetiyle ittirdi. Hekim boylu boyunca yere. Acı içinde kıvranmaya. Delikanlı, kızın elindeki şişeyi aldı. “Boktan kokuların senin olsun. Amma adam çıktın ha.” dedi. Şişeyi fırlattı yere.

Yüzlerce cam parçası savruldu etrafa. Cümle alem Leyla kokusuna bulandı. İğde, kaldırım, vızır vızır geçen insanlar, dağ, taş, gökyüzü… Uzun uzun kokladı Hekim. Tepeye çıktı tekrardan. Güneş ışınları sapsarı kesmişti her şeyi. Binbir çeşit kuş. Cıvıldıyor. Neşeyle deviniyorlardı. Mor çiçekler. Her yerdeydiler. Usul usul salınıyorlardı rüzgarla birlikte. Uzandı çiçeklerin arasına Hekim. Bulutları izledi uzunca bir süre. Tanıdık bir sesle irkildi. Leyla’nın sesiydi bu. Fırladı ayağa. Leyla, tıpkı ilk gördüğü andaki gibi, ışıl ışıl parlıyordu karşısında.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Mekselina Mirza
Tebrikler...
4:14 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR