Merkezinde renkli etiketlerin olduğu eski siyah plakların tozunu alıyor. Artık hep siliyor, ovuyor, çitiliyor. Toz alırken geçmişi sildiğini zannediyor.
Ajda, Ferdi, Sezen, Hümeyra, Zeki… Hepsinin arasına sızan Baez, Dylan, Beatles plakları var. Diamonds and Rusts dinlemek istiyor. Hemen arkasından Dilek Taşı’nı dinleyecek kadar da arabesk bir kan taşıyor..
Hangi kanın ailenin hangi üyesine ait olduğunu bilmek mi iyiydi yoksa öylesine yaşamak mı bilmiyorum. Her plağa dokunduğunda üzerine tozlarla çöken zamanın taşlaştığını fark ediyor. “Zamanın tekerlekleri bunlar,” diye tekrarlıyor içinden. “Bunlar zamanın tekerlekleri…”
O eski evde üzerinde plağın durduğu konsolun karşısındaki sehpada çocukluk fotoğrafı dururdu. Her tarafı fırfır, her yan kurdelaydı. Etek ve fırfır mutluluk dalgalarıydı çocukluğunun. O fotoğrafta ben de varım. Onu omuzlarından kavramışım.
Plakları yerine koyup eski odasına gitti. “Fırfırlı elbiseme sığar mıyım abi?” diyerek giymek istedi. Giyip eşine göstermek istedi. On üç yaşın elbisesini giyip adamın karşısına geçmeyi düşledi, O her şeye sen ne yapsan garip derdi. Yok muhatabın o olamazdı. Hale, kardeşim zamanın düz çizgisinde gitmezdi. Dönerdi hep.. Ikış tıkış giyindi dikişleri attı atacak elbiseyi. Rujunu sürdü ve yine taşırdı. Aynanın önünde döndü, döndü durdu. Konsoldaki fotoğrafta lunaparktaydık.. Şehrin en büyük lunaparkı. Üzerindeki fırfırlı elbisesi arkamızda balerin ve devasa etekleri, eteklerin ışıkları. Bir an bütün duyguları bir fotoğrafa sıkıştırmış.
Kapı çaldı. En yakın arkadaşıydı.
“Hale iyi misin napıyorsun sen?”
“Süreyya beni lunaparka götür..”
…..
O yıllarda anne ile baba, eve Avrupa seyahatlerinden henüz ülkede olmayan sürpriz çikolatalarla dönerlerdi. Bu çikolata lezzetliydi ama zararlı şeydi, faydasız bir şeydi. Renkli sürprizlere ulaşmak için önce zarar ziyan diyordu hayat. Bunu o yaşlarda tatlı tatlı yapıyordu. Bütün bu sürpriz oyuncakları toplar bir kutuya koyardı. Sayıca fazla, renkçe bol bir kendini kandırma eğlencesiydi onun için. “Ben size bir dünya yaratacağım…” diye onlarla konuşurdu.
Bu dağ evinde ruhu uykuda olan bu aile kışın iyice uykuya dalardı. Bir tek kadınları çok konuşurdu. Bu da uykuydu da onlar dedikoduyu konuşma sanırdı. Hep komşular ve başkalarının hayatlarıydı konu. “Baksana Sema almış eline baltayı yarı çıplak odun kesiyor. Erkek Fatma bu.” “Mehmet taka taka o pırlanta seti mi takmış? Ayıp o servete!” gibi kadın erkekleştiğinde, erkek de taktığı taş kadar kıymet görürdü.
Televizyonu açtı. Bir çakal bir ceylanı boynundan yakalamış tükürük sesleriyle yiyordu. Gözünü kırpmadan izlemeye başladı.
Bizim ailenin kadınları etiket yapıştırır ve o etiketler çıkmazdı. Çıksa da yapışkanı gitmezdi, sıkıntı bu ya insana neler yaptırırdı. Ben bir plak seçer bunu dünyanın en önemli işiymiş gibi dikkatle yapardım. Bunu gördüğü an kutusunu alır plağın başına otururdu. Müziğin ruhuna ne uyarsa, kutudan ona uygun sürpriz oyuncağı dönen plağın üzerine koyardı, “Huysuz ve tatlı kadın” başlarsa yedi cüceler’in Huysuz’u çıkardı kutudan. Halamı maketlerin en gerçeğe yakın olanı, en az dedikodu yapanı olarak ilan etmişti. Halam Kuğu Gölü’nü severdi. Hale’nin de en sevdiklerimden biri olduğu için eli ayağına karışır kutudan Kurşun asker ya da bir balerin çıkarırdı. bir tane daha bir tane daha... Yanağını masanın kenarına dayar sığınağına girip başka bir dünyayı izlerdi.
Plağın dönüş hızından, bazen oldukları yere düşerlerdi. Onlar düştüğünde irkilir, kendisi düşmüş gibi çırpınır evin içine bütün duyduğu dehşeti yayardı.
Bir yılbaşı gecesi dağ evine gittik. Aileden ziyade insan yığını olarak bir masanın etrafında bir hindiyi dişliyorduk. Televizyonda beklenen o an gelmiş bir kadın Arap dansı yapıyordu. Ailenin erkekleri bütün eğitimlerine rağmen içgüdüleri ve ilkellikleriyle ekrana yapışırdı. Ben de erkektim. Onları gözlerken kendime gem mi vuruyordum? Yüksek iş idealleri ve yüksek bir libidoydu hayatları. Akan bu reçel yapışkanlığında havanın içinde Kuğu Gölü dinleyen halanın eşi bir kâğıt parayı döndüre döndüre geldi ve Hale’nin alnına yapıştırdı. İçime yayılan öfkeyle aniden ayağa fırladım. Parayı tutup iki eliyle gerdi Hale. Ya öfke onu yutacaktı ya da o öfkeyi. Güzel ve büyük adamın gözlerine bakıyordu. Sanki o adamdan “Yapma!” der gibi bir komut bekliyordu, O da biliyordu ki istilaya kendisinden daha büyük bir tepki verirdi.
Yırttı parayı tam o adamın gözüyle kulağı arasından.. Anne, “Naptın Hale ! Enişte şaka yaptı..” dedi. Baba “Kızım naptın eğleniyoruz şunun şurasında. Para yırtmak suçtur,” dedi. On iki yaşındaki bir kız çocuğunun alnına para yapıştırmak suç olmuyor, bir aile eğlencesi oluyordu. Ortamı terk etmek istedim. Ama Hale’yi yalnız bırakamazdım. Benden ne beklediğini gayet iyi biliyodum.
Onu o andan çıkarmak için Fındıkkıran’ı seçtim plakların arasından. İki balerin ve bir çam ağacını çıkarttı sürpriz oyuncak kutusundan ve plağın üzerine koydu. O hala kafasını masaya yaslamış seyrederken çam ağacı ve balerin plağın üzerinden fırladı. Eylemi tamamlanmamış düşünceydi bu onun için. Bir olmamışlık hali. Müzik bitmeden yerinden edilen cisimler. Akış bitmeden sona eren yaşamları hatırlattı bana. Sıçradı ve bana baktı hadi bir tane daha koy der gibi.
Eve döndük. Anne ile baba tartışmaya başladılar. Bir çocuk için anne baba kavgası dünyanın sonuydu. Giderek artan sesler, buzlu bir camın arkasında büyüyen gölgeler, kalkan eller kollar. ”Yanlarına gideyim beni görünce susarlar abi,” dedi. Gitme geçer dedim. Geçmedi. Cümleler hakarete döndü. “Abi korkuyorum…” dedi. Korka korka korkunun üstüne gitti. Yatak odasının kapısına doğru yürüdü. O yürürken onun cesareti kendimden utandırdı. Abiydim ama benim yapmam gerekeni o yapıyordu. Şiddete doğru yürüyen bir kız çoçuğunun nasıl bir masumiyetidir ki “beni görünce susacaklar” dediği anda buzlu cam olanca hızıyla yüzüne patladı. Kırık camın arasından damlayan kan eteğine bulaştı. Dondu Hale. O anın içinde hapsoldu..Yanına gidip kucağıma aldım odaya götürdüm. “Beni görünce susmadılar, susmadılar, susmadılar,” dedi.
Televizyonu açtı. Bir kartal bir kuzuyu pençeliyordu. Pençesinden, gagasından kan damlıyordu.
Anne ile evden ayrıldık. Büyükbabanın ve annenin yanına gittik, Hale mutluydu. Onları seviyordu. “Abi plak, plağı unuttuk evde,” dedi. Gittim getirdim.
Hale mutlu oldu. Küçük şeylerden mutlu olanı büyük dert daha kolay buluyordu. Kendi küçük evrenine girdikçe Tanrı “bak burada kötülüğün, şiddetin daha büyüğü var. Bakalım buna kaçacak evrenin var mı?.der gibi planlıyordu her şeyi. O akşam Hale arkadaşına gitti, yarım saat geç döndü. Büyükbaba kükredi evin kadınlarına “nerdeydi bu neredeydi, kimleydi? Kontrole götürün bunu..yırtılmış mı yırtılmamış mı?” Olan olmuştu Hale’ye. Hepimize olan olmuştu da ona ayrı bir şey olmuştu.
Televizyonu açtı. Bir akbaba bir çocuk leşinin başında bekliyordu.
Hep benimle konuştu Hale bana anlattı. Anlatması yetmemiş demek, bir o kadar da içinde büyüttükleri varmış.
Arkadaşına ve bana, “Hadi lunaparka gidelim..”dedi. Yaşı yoktur dedik. Otuz iki yaşında da gidilir dedik. Önce düşündüm. Bu şehirde zaman değişti, insan, mekan atıl kaldı. Her şeyin atılı çekilir de lunaparkınki sarsar adamı diye düşündüm. Az değil yirmi yıl, bir arsızın kötünün gölgesinde yirmi yıl. Yine de biz bir neşe pür neşe, “Abi o fotoğrafın içine geri girdik,” dedi. O neşeye kim olsa inanırdı, Balerini gördü, olanca sırıtkanlığı, ışıklı etekleriyle ortada dönüyordu. Süreyya ile üçümüz bindik. Süreyya arkamıza oturdu, Hale de benim yanıma. “Ne iyi iş yaptık,” dedim Süreyya’ya. Dönmeye başladı etekler, önce ağır ağır döndü. Sonra hızlandı. Hale’nin kahkahası büyüdü ben de keyiflendim. “Daha yukarı daha hızlı. Daha yukarı daha hızlı,” diye bağırdı. Kahkahanın şekli rengi değişti. Başka bir dünyadan yörüngesini şaşırmış bir varlığın sesi gibi
Etek hızlandı, fırfırlar açıldı.
Etek hızlandı ışıklar yükseldi.
Etek hızlandı, insanlar aşağıda küçüldü.
Yanımdan bir şey fırladı
Plaktan oyuncaklar fırladı
Yanımdaki
koltuk
boş
kaldı.






