Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Mart 2021

Söyleşi

Mahsum Ece Söyleşisi: Haritaya Giremeyen Çocukluktan Haritaya Giren Öykülere

Aynur Kulak

Paylaş

0

0


“'Haritaya giremeyen’ çocukluğumun haritalandırılması aslında.” Dağılmalar’ın içindeki öyküleri yazarının cümleleriyle anlatan en etkili tanım. Mahsum Ece’nin ilk kitabı Dağılmalar’daki öyküler zaman içerisinde önlenemeyen güçlü bir dağılmanın önlenemeyen güçlü bir bütünlük duygusunu da beraberinde yaratıyor olmasıyla şimdiden önemli bir yere konumlanıyor. Dağılmalar tesadüf olmaktan çıkıyor. Bütünlenmeler de. Kaybedilen çocuklukla beraber haritadaki yerler netleşiyor. Üzerine çok çalışılmış, yeni nesil öykücülükte dilinden anlatımına ve kurgusuna emsal teşkil edecek bir kitap Dağılmalar. Kapsamıyla tüm detaylarını yansıtmak istediğim, öykülerin niteliklerini ortaya çıkarması adına gerçekleştirmekten mutluluk duyduğum Mahsum Ece söyleşisi için buyurun lütfen.  

Aynur Kulak: Dağılmalar kitabının ilk öyküsünün henüz başında “Sanırım bu hikaye hiçbir şey anlatmayacak” cümlesi geçiyor. Dağılmalar’ın ilk bölümünü oluşturan "Düğümler" bölümündeki "Bağdaşık Hikâye," "Ayrışık Hikâye" ve "Çapraşık Hikâye" öykülerinizi okuyunca irili ufaklı, sert yumuşak bu cümledeki gibi yargılar söz konusu. İlk olarak şunu sormak istiyorum: Bunca yargıyla dolu bir dünyada, hayat adına çoğu şeyin hiçbir zaman değişmeyeceği, yargıların dozajının gittikçe arttığı, sistemi ve işleyişi bu denli belli bir sistem içerisinde neden yazmak istediniz?

Mahsum Ece: "Düğümler"in ilk öyküsünü yazdığım tarihte -ki kitapta da belirtiliyor- bir inanç kırılması yaşıyordum. İnanç derken, yalnızca dinin kapsadığı alan değil tabii. Onun da dahil olduğu, hayaller, aile, ilişkiler, sanat... Bütünüyle yaşama olan inançtan. O sıralar aklımda bir öykü fikri dolanıyordu. “Yazılan her şeye müdahale eden bir editör” hakkındaydı. Epey uzun bir öykü olarak tasarlıyordum. Daha sonra bu editör, Tanrı’ya evrildi. Zaten yaşamımıza her daim editoryal dokunuşlarda bulunan da O değil mi? Bu editör konumunun Tanrı’ya dönüşmesiyle beraber kaybolduğunu, kaybettiğimi düşündüğüm çocukluğum hatırıma geldi: Benim kayıp kıtam. Herkesinki gibi ya da birçoğumuzun. İki yaşındayken boşaltılan köyümüzden çıkarak, İzmir’de insanlardan, köylerden uzak besi çiftliklerinde geçen çocukluğum. Ablamla, kız kardeşimle Yeşilçam filmlerindeki oyuncuların ismine öykünerek oynadığımız oyunlar. Çoğu zaman sepetli motoruyla babamı almaya gelen -muhtemelen gazinoya gidiyorlardı- arkadaşı Besim. Üçümüzün annemle bir başımıza kalışımız, annemin karanlıkta anlattığı üç Kürtçe masal. Geceleri kapıyı zorlayan domuzlar. Bir gece babamla yürürken önümüzü aydınlatan elindeki el feneri sayesinde oluşan gölgem, hayatımda ilk defa gölgemden korkmam. Bunlar unuttuğum anların, anıların yalnızca birkaçı. O güne kadar bakışım ve arayışım hep başka yönde, başka anlatılardaydı. Yaşadığım inanç kırılmasını körükleyen, beni mutsuz eden buydu. Bahsettiğim öykü fikri gelişti, "Düğümler" adında bir üçlemeye dönüştü. Herkes tabii bu öykülerden istediği anlamı çıkarmakta özgür, ki çok kapalı bulduklarını belirtenler de oluyor, benim bu öyküleri yazarken tek amacım vardı: Bir gün yaşam bana çocukluğumu yeniden unutturursa, bu öykülere bakıp onu yeniden hatırlayabileyim istedim. “Haritaya giremeyen” çocukluğumun haritalandırılması aslında. Bu açıdan, bir “deliliğe övgü” durumundan ziyade hatırlamak için yazıyorum. Evet, belirttiğiniz gibi birçok şey değişmeyecek, değiştiremeyeceğiz. Buna yetecek gücümüz de yok. Fakat elimizde anılarımız, çocukluğumuz var ve onlarla ömrümüz yettiğince oynama imkânına sahibiz.

AK: Dağılmalar ilk kitabınız ve içindeki öyküler ilk öyküden itibaren düğümleri çözülen hayatlar misali akmaya başlıyor. 4 öykü başlığından oluşan 12 öykü okuyoruz. İlk üç öykünün başlığı “Düğümler”den başlamak istiyorum. “Düğümler”i oluşturan üç öykü; "Bağdaşık Hikâye," "Ayrışık Hikâye" ve "Çapraşık Hikâye"yi bitirdiğimde birbirine temas eden mitsel üç masal okuduğum hissine kapıldım. Geçmiş zamana gidiyoruz. Kaderimizin yazıldığı zamana. Bu geçmiş zamana dair mitsel anlatım kendiliğinden mi oluştu yoksa böyle bir damardan gidersem daha iyi anlatılabilir mi diye düşündünüz?

ME: Öykülerin arasında birer yıl gibi bir süre var. Geniş bir zamana yayıldığı düşünülebilir. Fakat “Bağdaşık Hikâye”yi yazdığım ilk andan anlatının devamının geleceğini, böyle bitmeyeceğini biliyordum. Üçünü de yazdığım sırada, anlatımlarına herhangi bir müdahalede bulunmadım. Kendi biçimleriyle geldiler. Biçim arayışım her daim var, belki zihnimde bu arayışın meyvesi olarak öyküler hep kendi biçimleriyle geliyor. Bu durumu ne kendiliğindenlikle ne de bilinçli bir tasarı olarak değerlendirebilirim. İkisinin ortası belki de. Geçmiş... Evet, çok gerilere gidiyoruz. Bir iş bölümüne, bir ortaklığa. Yalnız o zamandan bugüne de geliyoruz. Yaptığım yüzyıl vurgusu bu açıdan önemli bence. Karanlık ve ışık, iyicil ve kötücül yanlar gibi iki keskin çizgi çizdiğimiz varlıkların nasıl da iç içe geçtiğini, geçirgen olduğunu göstermek de istedim bir yerde. Çocukluk gibi...

AK: "Düğümler"deki öyküleri okumaya başlar başlamaz huzursuzluk veren, sancılı bir duygu hâli sarıyor insanı. Geçmiş zaman (çocukluk), mekânlar (yaşanılan bölge, coğrafya), insanlar (aile, çevre) hepsinin bir araya gelmesi huzursuzluğu tetikleyen imgeler bütünü sanki. Varlıktan ziyade yokluğu çağrıştıran, bağlarımıza rağmen çatışmayı ortaya çıkaran bir gölge var. Gölgenin bir otoriteyi, Tanrı’yı temsil etmesi huzursuzluk hissimizi daha da kamçılıyor ve bu durum imgelerin huzursuzluk veren hissini çoğaltıyor gibi. Ne dersiniz?

ME: Yokluğu, eksikliği vurgulayan bir gölge. Kitaptaki tüm öykü kişilerinin eksiklikleri kitabın bütününü oluşturuyor esasında. Var olmayanın inşası. Ayrıca karanlığı yurt edinen -biz hep ışıklara boğarız oysa O’nu- bu gölge ışığa her çıkışında kokusuyla ortaya çıkıyor. “Karanlığın sakladığı kokusu.” Ondaki fazlalık. Bahsettiğiniz kamçılamaya neden olan şey, kokusunun bize hatırlattığı eksiklik duygusu, huzursuzluğa yol açan da.

AK: İkinci üç öykünün başlığı "Karacabey Kroniği"ne geçmek istiyorum. Birinci öykü "Biz Kime Benziyoruz?", ikinci öykü "Dinlediğiniz İçin Teşekkürler" ve üçüncü öykü "Keramettin Keramlı’nın Karacabey'i Allak Bullak Eden Öyküsü." Sadece otoritenin değil, çoğu şeyin somutlaştırıldığı bu öykülerde "Düğümler"i oluşturan öykülerdeki “ben” (“Ne alıp veremediğiniz var benle?”) “biz” e (“Biz kime benziyoruz?”) dönüşüyor. Otorite çoğul kavramlarda kendini daha iyi gösterdiği için mi öyküler buradan akıyor, soru bu yüzden mi çoğul kavramlar üzerinden soruluyor (birinci öykünün adı), anlamı değersizleşse bile çok kişinin bu yüzden mi bizi dinlemesi önemli (ikinci öykünün adı) ve bir kişinin basit bir durumlarını içeren yaşamı (üçüncü öykü) Karacabey’i bu yüzden mi allak bulak edebiliyor? Kronikleşen ne varsa her şey, özellikle otorite (Tanrı), çoğulda gizli ve aynı zamanda çoğula muhtaç diyebilir miyiz?

ME: “Kronik” kelimesinin belirttiğiniz çözümsüzlük ifadesi dışında, olayların birbiri ardınca sıra ile yazılması, vakayiname gibi anlamları da mevcut. Bence bu açıdan eş sesli bir çağrışım da yaratıyor. Tekilden (Tanrı) çoğula (insanlar) geçen yapı konusundaki bakışınız için ayrıca teşekkür ederim. Bir suretin yansıması bu durum. Tekil, çoğulunu yaratmak durumunda nihayetinde. Ne anlamı var ki yoksa? Öyle olsa Tanrı bu dünyayı yaratma ihtiyacı duyar mıydı? İsmi kanserli bir hücre gibi yayılan, daha doğrusu bunu yayan bir taşra yöneticisi, Tanrı gibi kendi karmaşasını kendi yaratıyor. Her ne kadar son öyküyü okuyan bazı arkadaşlarım kara mizah tadına vurgu yapsa da ben yazdığımda da şimdi okusam da acı veren tarafını daha çok duyumsuyorum. Temsil hakkı verdiklerimizin birer kanserli hücre gibi “organlarımıza” yayılması, bizi ölüme, yıkıma sürükleyebilecek olması. İhtiyaç duydukları, kendilerini tatmin ettikleri çoğunluktan başka bir şey olmamamız.

AK: "Sineğin Okuryazarlığı" üçlü öykülerden sonra tek öykü olarak karşımıza çıkıyor. Herman Melville’in Moby Dick eserinden, “Gerçek yerler haritaya girmez zaten” alıntısı yapıyorsunuz. Banarhev neresi veya kim? "Sineğin Okuryazarlığı"nda neredeyse bir karakter gibi karşımıza çıkıyor Banarhev. Zamanda geçmişe giderken, olayları anlatırken, kişileri tasvir ederken deneyimlenen şeylerin o yer ile bağlantısı o kadar önemli ki, deneyimlenen her ne ise o bile -sineğin okuryazarlığı gibi- o yer karşısında geri plana düşebiliyor, ne dersiniz?

ME: “Banarhev”, adını Turgut Uyar’ın öykünün girişinde de alıntılanan şiirinden alan hayali bir köy. Meraklı bir arkadaşım internette bakmış, köyün güncel hane sayısı kırk dokuz imiş. Öyküde geçene yakın. Ben bu isimde bir köy olduğunu biliyordum, fakat etkilenmemek adına hiçbir zaman detayına inmedim. Çünkü yalnızca ismini oradan alıyor. Haritada nerede yer aldığı da belli değil bilindiği üzere. Neden böyle bir yere ihtiyaç duyduğuma gelince... Hiçbir zaman üstümden atamadığım bir yersizlik yurtsuzluk hissi var bende. Ben iki yaşındayden, köy boşaltılınca İzmir’e taşındığımızdan yukarıda bahsetmiştim,. Fakat İzmir’de de sürekli ilçeleri arasında yer değiştirdik. Buca, Kemalpaşa, Ödemiş vb. Sonra bir yıl kadar Turgutlu (Manisa) macerası, ardından Karacabey (Bursa). 2009’dan beri de İstanbul. Bu sürekli yer değişikliklerinden dolayı parçalı bir mekânsal hafızam oluştu. Banarhev, bu parçaların bir araya gelmesini sağladı, kırık parçalar arasında bir tutkal vazifesi gördü. Kendime ait, yabancılık çekmediğim bir yeri mekân bellemek, gelecek bazı hikâyelerimin bir yerde şekillenmesini istedim. Ayrıca Juan Rulfo’nun Comala'sı, Marquez’in Macondo'su da Banarhev’i yaratmamda etkili oldu. Banarhev’in, öyküde tüm kişilerden daha yoğun, belki de daha güçlü olması yukarda bahsettiğim “eksiklik” durumunu en çok yaşayan şey olması. Benim eksikliğimin vücut bulmuş hâli. Unutulmuşluğun, kaderi olması.

AK: Kitaba adını da veren öykü "Dağılmalar." "Sineğin Okuryazarlığı"ndan sonra diğer üçlü öykülerden farklı olarak ikili öykü formatında karşımıza çıkıyor: "Boynu Bükük Semender", "Kertenkelenin Kuyruğu." "Kertenkelenin Kuyruğu"nda öyküsünde belirtiği üzere “Yaşanan sıra dışı olayların efsaneye dönüştüğü“nü okuduğumuz öyküler boyunca "Boynu Bükük Semender" öyküsünde nihayet tanrılaşan otorite ile şu sözlerle, “Neresinden tutsan elinde kalıyor. Dağılıyor. Onu bir türlü kafandaki Tanrı katına çıkaramıyorsun” yeniden karşılaşıyoruz ama bu defa yüz yüzeyiz onunla. Bir kadın figürü var karşımızda aslında ve kitabın başından itibaren, odanın ortasında çocuklarını yıkayan anne figüründen, “kadınların en kadını” tanımlaması yapılan kadına, yine erkeğe leğenin içinde boy abdesti aldıran anne figüründen, arzulanan kadına yadsınamayacak bir kadın varlığı söz konusu Dağılmalar boyunca. Bir türlü Tanrı katına çıkarılamayan, dağılmalara sebep olan varlık, dağılmaların ana izleği, kitap baştan sona erkek karakterlerle akmasına rağmen -gölgede kalan ve hiç görmediğimiz o otorite- o Tanrı bir kadın olabilir mi?    

ME: Yüzümüzü hep ışığa çeviririz ya da gözlerimiz hep ışığı arar, yüzümüzdeki iki oyuğu dolduran organımızın arayışına göre hareket ederiz. Gözlerimizi kapatıp Tanrı’yı hayal etmeye çalıştığımızda yoğun bir ışıkla karşılaşırız. En azından bende öyle oluyor. Peki ya ışık değil de gölgeyse güçlü olan? Ya Tanrı bir gölgeyse? Kitabın bütününe baktığımda silik gibi görünse de “gölgede kalan” kadınların erkeklerden daha belirgin olduğunu düşünüyorum. O Tanrı’nın bir kadın olup olmadığını bilmiyorum, fakat o kadınların güçlü birer gölge olduklarını biliyorum. Aydınlıkta dolananlar bir gün yok olsa da onların kalacağını da...

AK: "Ahitler" bölümü "Ormanlar ve Kuyular", "Yolda", "Kiremit ve Barut" öykülerinden oluşuyor. "Ahitler" bölümünü bir tür soru sorma (politik gerçekliğe o zamana kadar hiç sorulmamış sorular sorma) bir tür hesap sorma (o zamana kadar dillendirilmemiş olan, sessiz kalınan) ve aslında dillendirilememiş olanın bir türde günah çıkarma alanı olarak okuyabilir miyiz? Mesela bir önceki soruda sorduğum kadın figürüne karşılık "Ahitler"de karşımıza çıkan bir baba figürü var. “Banarhev’i ben mi yarattım? Babamı ben mi yarattım? Ben Tanrı mıyım?” Tanrı neresi veya kim? Bir figüre dönüştürebilir miyiz O’nu? Bir babaya bir politikacıya dönüştürebilir miyiz, ne derece kutsallaştırabiliriz?

ME: “Ahitler”in ilk öyküsünü yaşamı değil de ölümü kutsayanlara bir cevap olarak yazdım. Geri gelemeyecek olanın, çürümeye bırakılanın fakat her daim aramızda olacak olanın ağzından. Sonuçsuzluğunu, amaçsızlığını ancak onun gibi olduğumuzda anlayacağımızın. Bazı arkadaşlarım bu öyküyü de işaret ederek kaçtığımı ya da söylemek istediklerimin üzerini örttüğümü söyledi. Fakat benim ifade tarzım, olayları anlatışım bu şekilde. Bu açıdan bakıldığında aslında ne kadar açık olduğum görülebilir ki bu açıklığı gördüğünüz için teşekkür ederim. İkinci öykü politik bir hesap soruştan kişisel meseleye geçiyor belirttiğiniz üzere. Bu öykünün böylesi kişisel olması erken bir yaşta, on beş yaşında babamı kaybetmiş olmam. Sorunların, çekişmelerin çözüme kavuşamadan birimizin yaşam alanında kalması, birimizin de çizginin diğer tarafına geçmesi. Yücelik bahşettiğimiz, ulaşamayacağımızı sandığımız yükseklikleri bazen Tanrı katına çıkarmıyor muyuz?                                                                                                      

AK: "Bir Apartmanın Gayriresmi Portresi" öyküsü kitabın son ve "Sineğin Okuryazalığı"ndan sonra ikinci tek öyküsü. Bir şema ile açılıyor öykü ve tabiri caizse şehre iniyoruz. Her şeyin düzenlendiği, kurallar ile belirlendiği, şartların zor olduğu, yargıların net ve acımasız olduğu, gece ile günün birbirine karıştığı şehre. Dağınık diyemeyeceğimiz ama parçalı bir tiyatro metni gibi akan "Bir Apartmanın Gayriresmi Portresi"nin kitabın son öyküsü olması tesadüf mü yoksa öyle mi olması gerekiyordu? Çünkü bu son öyküye ile birlikte, kitabın başından itibaren içinde bulunduğumuz geçmiş zamandan çıkıp şimdiki zamana ışınlanıyor, şehre iniyor, şehirdeki karakterlerle yüz yüze geliyoruz.

ME: “Bir Apartman’ın Gayriresmi Portresi”ni üniversitede kısa film olarak çekmek istiyordum, görüldüğü üzere senaryo formatı gibi melez bir yapısı var öykünün. Dağılmalar dosya hâlindeyken birçok öykü kitaba girdi çıktı ki bu son öykünün kitaba dahil olması gibi bir planım yoktu. Fakat sonra diğer öykülerin mekânsal olarak dar alandaki karmaşıklığına yeni bir boyut eklemek istedim. Daha geniş bir alanda. Bu açıdan bu öykünün sonda yer alması gerekiyordu. Hem biçim olarak kitabın kurmaca dünyasına vurgu yapmış oldu hem de yukarıda bahsettiğimiz eksiklik duygusunu daha da pekiştirdi. Çünkü binadaki yaşamların üst üste yığılması gibi herkesin yaşadığı eksiklikler de birbirinin üzerinde. Sonuçta insanlar eksiklerini tamamlamak için büyük şehirlere geliyor. Banarhev’den kaçan çocuk da bir eksiği tamamlamak için gelmişti: “Kendi Banarhev’ini bulmak” için.

AK: Öykülerin içindeki tüm karakterler hayvanların eşliğinde hikâyelerini oluşturuyorlar. Mekânlar hayvanların (insanların değil) öykülerin içinden geçen resmi geçitleri sayesinde canlanıyor. Kurbağalar ve örümceklerle başlıyor bu resmi geçit ve kedi yavrusu, kertenkele, sinek, köpekler ile devam ediyor. Bu hayvanlar sürü mantığı ile hareket eden hayvanlardan ayrılıyor ve bu hayvanların yanında sürü ile hareket eden tek bir canlı kalıyor: insan. Bu hayvanları tercih edişiniz ben de bu etkiyi yarattı. Siz nasıl ilişkilendirdiniz bu durumu?

ME: Sizde oluşan etkiyi amaçlamasam da yaratıcı bakışınız için teşekkür ederim. Ben bu açıdan kurmamıştım, bakmamıştım. Kurbağalar ve örümcekleri, özellikle gerçekliği belirsiz hale getiren unsurlar olarak tasarladım. Kertenkele ise -öyküde anlatıcının yaptığı gibi, ki çocukken ben de sık sık yapardım- kuyruğunu tuttuğunuz anda bir savunma mekanizması olarak kuyruğunu ardında bırakan bir hayvan. Bir yerde kendi noksanlığını yaratıyor. Bir parçalanmaya da işaret ediyor. Eksiklik ve savrulma duygularını vurgulamak için seçtim.

AK: Son olarak kitabın kurgusuna değinmek istiyorum. Değinmeden geçemem çünkü. Tüm soruları sorarken de belirttiğim gibi öyküler boyunca bölüm başlıkları, o başlıkların altında yazılan üçlü veya ikili öyküler, arada iki tek öykü… Neden böyle bir kurgu oluşturmak istediniz? Her bir öykü tek tek de okunabiliyor çünkü, okunurlar yani, bu anlamda da kitap öykü kategorisinden farklı bir yere konumlamıyor kendini. Üstelik bölümlerle oluşturulan bu parçalı yapı içerisinde kitap bittikten sonra ortaya çıkan bir bütünlük duygusu var. Aslında şunu sormak istiyorum: Yeni nesil yazı kurgusunda artık türler arasındaki o keskin çizgiler kalkıyor diyebilir miyiz? Yeni nesil yazarlar artık kurgularını, nasıl bir biçimde olursa olsun, bütünlüğe bakarak oluşturuyor diyebilir miyiz?   

ME: Kitaptaki bütünlük duygusuna, öykülerin birbiriyle bağlantısına ya da birbirini tamamlayıcı işlevine özellikle dikkat ettim, çalıştım. Bunun için bekledim de. Zorlama bağıntılar olmamasına özen gösterdim ki olmadığını düşünüyorum. Tür olarak kapakta belirtilen “öykü” sınıflamasının ötesine geçer mi, belirttiğiniz gibi, okurların takdiri. Fakat bütünüyle böylesi bir yapının oluşması tesadüfi bir durum değil, benim öyküye bakışım böyle. Tek bir konudan yola çıkıp yalnızca ona eğilemiyorum. Çöpleri karıştıran bir insan gördüğümde yalnızca eylemi hâlindeki görüntüsü zihnime düşmüyor. Çocukluğu, ergenliği, ailesiyle ilişkisi, dostlarıyla kavgaları, sıkıntıları, sevinçleri... Örneğin şimdi “Karacabey Kroniği” üçlemesini on beş öykü olarak tasarlıyorum ve yine bir bütünlük, birbirini tamamlayıcı bir yapı oluşuyor. Öykü özelinde bakarsak, bütünlük kaygısı güden çağdaşlarımı görüyorum, okuyorum. Herkes böyle bir amaç gütmek durumunda değil tabii. Hepimizin arayışı benzer olursa farklılıklardan nasıl konuşabileceğiz? Türler arasında birbirinin sınırlarına dâhil olma durumunda görsel sanatların, özellikle sinemanın etkisinin olduğunu düşünüyorum. En azından benim için böyle. Bazı kuralları ihlal etmeyi çok sevdiğim yazarlardan olduğu kadar etkilendiğim yönetmenlerden de öğrendim.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öne Çıkanlar

Tarih ve Toplum Tezleriyle Romanlar Ya..A. Ömer Türkeş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

25 Mart 2025

Roland Barthes, Albüm

Barthes’ın, annesinin ölümünden sonra gecesiyle gündüzü, düşleriyle gerçekliği, dünyasıyla yazısı yer değiştirmiş Proust’un peşinde, belki daha yoğun bir can sıkıntısıyla, yeni bir hayat bulma ihtiyacı.Sonradan büyük bir kültür kuramcısı olarak ünlenecek biri için, hayatının tec..

Devamı..

Latin Amerika Demokrasiyi Teknolojinin..

Sebastian Smart

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024