Toplumsal romanlarıyla bilinen Llosa ile toplumu aptallıkla suçlayan, kültürü öldürdüğü için demokrasiye kızan, soldan da hayır gelmeyeceği için dinden yardım uman Llosa arasındaki fark büyük.
Günümüzde kültür yok artık. Kültür öldü ve onu öldüren bizleriz. “Bizler” kim? Demokratik olanlar, demokrasi demokrasi diyerek sözü halka vermiş olanlar. Bu demokratik insanlar önlerine konan her çalışmaya kendi kafalarına göre değer biçtikçe ve o kafalar nitelikli olanı niteliksizinden ayıracak bilgiden yoksun oldukça kolaycılığa kaçmış karalamalarla çiziktirmeler başyapıt muamelesi görürken, kültüre katkısı olabilecek yapıtlar iz bırakmaksızın yok oluyor, geriye kültür sayılamayacak bir kültür kalıyor. Bugün böyle bir kültürün içindeyiz, iyiyi kötüden ayırt edebilecek, sanatsal yaratıları denetleyebilecek donanıma sahip grup gidişe dur diyebilecek bir yol bulamazsa yakında dibi boylayacağız. Özet olarak böyle diyor Mario Vargas Llosa yirmi yıldır dergi ve gazetelerde yazageldiği denemelerini topladığı son kitabında. Kitabın İngilizce çevirisi Ağustos ayında yayımlandı ve Llosa’nın tanımladığı kültürsüz toplumlardan beklenmeyecek bir tartışmanın konusu oldu. Özellikle ABD’nin edebiyat gündemini altı aydır Harper Lee’nin sözde yeni keşfedilmiş ilk romanı oluşturuyordu. Romanın basılmaya değer olup olmadığını ve Harper Lee’nin üçkâğıtçılık yapıp yapmadığını tartışmaktan bıkmış olanlar, aylardır yayımlanma sırasını bekleyen Stieg Larsson’un Millennium Serisi’nin aslında spor yazarı olan biri tarafından kaleme alınmış dördüncü kitabının ne ölçüde otantik olabildiğini tartışacakları Eylül ayına gün sayıyorlardı ki, aradaki boşluğa Mario Vargas Llosa’nın denemeleri,
Notes on the Death of Culture: Essays on Spectacle and Society (Kültürün Ölümü Üzerine Notlar: Gösteri ve Toplum Üstüne Denemeler) sıkışıverdi.
Ortada çok daha eğlenceli kitaplar varken ve Mario Vargas Llosa’nın yakındığı ölü kültür bu karamsar denemeleri nasıl olsa görmeden geçecekken
New York Times’ta çıkan eleştiri yazısının uygunsuz bir bölümüyle başladı tartışma.
NY Times’ın eleştirmeni Joshua Cohen denemelerin eskimiş düşüncelerden derlenmiş, zamanın gerisinde kalmış bir yazarın kafasından çıkmış olduğunu yazıyordu. Llosa’nın sözünü ettiği kültüre yüksek kültür dendiğini ve o kültürünse Llosa gibi elitistlerce halkın burnuna dayatıldığını, eskiden kültürün yükseğini benimsemezse adamdan sayılmayan halkın bugün sesini çıkarabileceği, başta elektronik olmak üzere çeşitli ortamlar bulunduğunu, bu sayede her türlü kültürün elitist baskıdan korkmadan kendine bir platform oluşturabildiğini, 20. yüzyılın modernist dönemiyle kıyaslandığında bugün daha kapsayıcı, çoğulcu ve değişime açık bir kültürden söz edebileceğimizi ve adına popüler kültür dediğimiz bu hiç de yüksek olmayan kültürü yabana atmamamız gerektiğini söylerken Llosa’yı da tam bir hipokrat olmakla suçluyordu. Kültürdeki yozlaşmayı başlatan nedenlerin başında bulvar gazetelerini gören ama aynı gazetelere defalarca malzeme olmuş Mario Vargas Llosa’nın yazdıkları ne kadar ciddiye alınabilir demeye getirirken daha geçtiğimiz Haziran ayında İspanya’nın
¡Hola! dergisinde çıkmış ve dedikodu diliyle kaleme alınmış bir haberle bitiriyordu yazısını Joshua Cohen. Bu yıl 79. yaşını kutlayan yazar 70 yaşındaki karısını kapı dışarı etmiş ve şimdi Manila İncisi’yle birlikteymiş. Manila İncisi denilen kişi de Filipinlerin güzellik kraliçesi, Julio Iglesias’ın eski eşi, tam bir sosyete gülü. Üstelik yazar pek kızdığı kültürsüz insanların dünyasında dolaşmakla kalmayıp bu birlikteliği Twitter hesabından açıklamış ve çeşitli partilerde çekilmiş fotoğrafları 850.000 dolara dergiye satmış.
Llosa’dan NY Times’a tekzip
Joshua Cohen’in ciddi başlayan eleştirisi ucu ahlaksızlığa gelip dayanan bir biçimde sonlanınca
New York Times’a bir hafta sonra Mario Vargas Llosa’dan bir tekzip geliyor. Yazar Twitter hesabı olmadığını, böyle şeyleri kullanmadığını,
¡Hola!’nın yayımladığı o fotoğrafları ne dergiye verdiğini ne de sattığını söylüyor, kitap eleştirilerini dedikodu sütununa dönüştürdüğü için de gazeteye verip veriştiriyor. Boyalı basından daha ahlaksız duruma düşen
New York Times acele bir araştırma yapıyor ve Joshua Cohen’in yazısına eklediği o haberi başka bir bulvar gazetesinden, İngilizlerin
Daily Mail’inden aldığı ve doğruluğunu kovuşturmadan kullanmış olduğu ortaya çıkıyor, ertesi gün de gazetede Vargas’ın tekzip metni yayımlanıyor. Bu arada
New York Times’taki yazı başka eleştirmenlerin dikkatini çekiyor,
NY Times’ı dize getirmiş Llosa’nın kitabı hemen okunuyor ve kültür sayfası olan her gazeteyle dergide kültürün ölüp ölmediğini tartışan bir yazı yayımlanıyor. Tutucu yazarlar elbette Mario Vargas Llosa’nın yanında duruyorlar, yıllardır söylediklerini yineleyen denemeleri sorunlu bölümlerine parmak basmadan olumluyorlar. Örneğin, ABD’de 1980’lerin başından beri sağ düşüncenin koruyuculuğunu üstlenmiş
The New Criterion dergisi denemeleri okunması şart kitaplar arasına koyuyor. İngilizlerin
The Guardian gazetesiyse beklenmedik bir biçimde, denemeleri fazla kurcalamadan kitabı şöyle bir tanıtan ve daha çok Mario Vargas Llosa’nın romancılığından söz eden bir saygı metnine yer veriyor. Onlarca eleştiriyse bu denemelerin Nobel almış bir yazara yakışmayacak denli naif düşüncelerin sergilendiği, yöntemsiz, oradan oraya gidip gelen, bazen bir dediğinin tersini diyen, eski yüzlü metinler olduğunda birleşiyor. Salon.org, sfgate (
San Francisco Chronicle’ın web uzantısı) gibi günümüz kültürünü yönlendiren yayın gruplarıysa Llosa’nın saptamalarını kendilerine uzatılmış bir dil olarak kabul ederek toptan yadsıyıp denemeleri kıyasıya eleştiriyorlar.
[caption id="attachment_9611" align="aligncenter" width="630"]

G. García Márquez, Mario Vargas Llosa, Carlos Barral, Julio Cortázar ve Josep Maria Castellet, Barselona, 1973[/caption]
Peru yerine Latin Amerikalı bir yazar
Mario Vargas Llosa ABD’nin ilgilendiği sayılı Latin Amerikalı yazarlardan. Adı, Gabriel García Márquez, Carlos Fuentes, Julio Cortázar’la gelen ilk dalgayla anılıyor ve o dalganın yaşayan son ve kimi eleştirmene göre en önemli yazarı. Her yazarla birlikte anılan bir ülke var, Márquez ve Kolombiya, Fuentes ve Meksika, Cortázar ve Arjantin ama Llosa deyince Peru yerine Latin Amerikalı bir yazar olduğu söyleniyor. Batı, Llosa’yı 2010 yılında Nobel ile ödüllendirerek ona verdiği değerin altını çiziyor. Ödülün gerekçesi kısaca şöyle: yazarın iktidar yapılarının haritasını çizmekteki yetkinliği ve kişinin bu güçler karşısındaki duruşunu, başkaldırısını ve yenilgisini çarpıcı biçimde betimlemesi. Otokratik baskıya hayır diyebilme gücünü bulanların karamsar hikâyelerini anlatıyor romanlarında Mario Vargas Llosa. Kuşağının yazarları gibi toplumlara soldan bakıyor ve sorunların çözümünü Marksizmde arıyor. Güney Amerika’nın en yoksul ülkelerinden biri olan Peru’da doğmuş, roman yazmaya koyulmadan önce gazetecilik yaptığından yoksul yaşamları yakından tanımış ve toplumun ancak Küba’daki devrimin bir eşinin ülkesinde de gerçekleşmesiyle kurtulabileceğine inanmışken Küba’da yaşamın güllük gülistanlık olmadığı, seslerini yükselten sanatçılarla aydınların kodesi boyladığı haberlerinin yayılmasıyla Fidel Castro’nun yeşerttiği ülkülerden kopuş başlıyor. Mario Vargas Llosa da düşüncesini değiştiren aydınlara katılıyor ve yolundan sapmamakta diretenlerle bağlarını koparıyor. Bu kişilerden biri de sonradan kitap olarak yayımlanacak bir tez hazırlayacak denli hayranlık duyduğu ve yakın dostluk kurduğu Gabriel García Márquez. 1971’de yayımlanan bu kitaptan beş yıl sonra Mexico City’de iki yazar arasında yumruklaşmaya varan bir tartışma yaşanıyor ve dostluk o gün bitiyor. Llosa, Márquez’i öylesine silip atıyor ki
Notes on the Death of Culture’da İspanyol edebiyatının önemli yazarlarını sıralarken eski dostunu yok sayıyor. Denemelerin eleştirildiği noktalardan biri de Llosa’nın Latin Amerika edebiyatında yalnızca Carlos Fuentes’i okunabilir bulması, Borges, Cortázar, Cabrera Infante gibi dünya edebiyatını etkilemiş yazarların pek sözünü etmemesi.
Mario Vargas Llosa’nın Marksizmden uzaklaşmasıyla başlayan değişimi onu neoliberalizmle buluşturuyor, 1987’de politikaya atılıyor ve sağ partilerle koalisyon kurmaya kadar vardırıyor değişimi. 1990’daki seçimlerde başkanlığa aday olduğunda acımasız bir kapitalist manifestoyu andıran parti politikası yüzünden seçimi kaybediyor. Halkın yanındayken halkı karşısına alacak denli otoriterleşmiş birinin yazdıklarına da ister istemez kuşkuyla bakılıyor. Toplumsal romanlarıyla bilinen Mario Vargas Llosa ile toplumu aptallıkla suçlayan, kültürü öldürdüğü için demokrasiye kızan, soldan da hayır gelmeyeceği için dinden yardım uman Llosa arasındaki fark büyük. Ve toplumun sanatla ilgilenen kesiminin sözcülüğünü yapan eleştirmenler yanlış atılacak bir adımı bağışlamaya niyetli olmadıkları gibi sanatçıyı mimlemişlerse atacağı her adımı yanlış olarak bellemeye hazır.
Sonuç olarak her biri doğru gözlemlerle başlayan, yer yer doğru tespitler de yapan denemelerin en çok eleştirilen yanı, Mario Vargas Llosa’nın bir kültür bekçisi olmakta diretmesi ve kendinde gördüğü bu hakkı Nobel Ödülü almış bir yazardan beklenen, düşünsel dozu yüksek, ayakları yere basan savlarla desteklemek yerine, “Halkın iyiliği için çalışıyorum ama halk beni ve benim gibileri artık takmıyor, oysa beni dinlemek ve anlamak zorunda. Hem herkesin anlayacağı bir dille konuşuyorum hem de sözü dinlenmesi gereken yaştayım, dahası yakında öleceğim ve kültür elden gidiyor,” havasında serzenişlere dönüştürerek derdini anlatmakta zorlanan mızmız bir yaşlı adam portresi çizmesi. Eksi puanları bir yana, son yıllarda Türkiye’de uyanan kaygıları da yansıtan bu denemeler Türkçeye çevrilmeye değer.