Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür.
Uzun yüzyıllar boyunca, insan, yaratılmışlar arasındaki en zeki varlık olarak bilindi. Bu üstünlük anlatısı, bir yerden sonra bir tür güç zehirlenmesine dönüştü ve insan, dünyayı, kendi hizmetinde kullanacağı bir kaynaklar bütünü olarak görmeye başladı. Ve güç gösterisinin dozu arttıkça insan kendini doğanın dışında bir varlık olarak konumlandırdı. Bugün geldiğimiz noktada, iklim krizinin etkilerini, beklenenden çok daha erken deneyimlemeye başladık.
Loic Bollache'ın Seda Sevinç çevirisiyle Timaş Yayınları tarafından yayımlanan kitabı Hayvanlar Nasıl Düşünür, İnsan Ne Görür?'de hayvanların zekâsına dair şüphelere ve bunları sarsan deneylere, araştırmalara yer veriyor. Yiyecek rezervlerinin yeri hakkında bilgi aktarmak için dans eden arılara, iki yüz elliden fazla işaret aracılığıyla insanlarla iletişim kuran şempanzeye, organize hareket eden karıncaların davranışlarına baktığımızda görüyoruz ki hayvanlar, sandığımız kadar bilinçsiz ve beceriksiz değiller.
Descartes'in kartezyen felsefesi hem beden ile zihin arasındaki organik ilişkiye hem de hayvanların insan ve ekosistem için önemine darbe vurur. İnsan ile hayvan arasındaki farkın metafiziksel doğa ile bağlantılı olduğunu söyleyen Descartes, "Bu yaratıklar, insanlara göre yalnızca akıl noksanlığı çekmezler, onlar insana nazaran hiçbir şeye sahip değillerdir" diyerek, hayvanları bir anlamda makineler gibi konumlandırır.
Hayvanları anlamaya yönelik yapılan çalışmalar arttıkça anlıyoruz ki karşımızda hissedebilen, iletişim kurabilen canlılar var. Charles Darwin'in çalışmaları ve peşine düştüğü yanıtlar, hayvan zekâsına dair önemli kanıtlar ortaya koyuyor. Öyle ki, La descendance de l'homme et la sélection sexuelle [İnsanın Türeyişi] kitabında Darwin, insan ve hayvan zekâsı arasındaki farkın, zekâ türü değil, seviyesiyle ilgili olduğuna işaret ediyor. Bu da insanı daha zeki olarak konumlandıran masalın sonu anlamına geliyor.
Zekânın ana bileşenlerini düşündüğümüzde ilk akla gelen "hafıza" olur. "Hafıza"nın etimolojik izini sürdüğümüz, Arapça "saklamak" anlamına gelen "hıfz" kökünden türediğini, hafıza şeklini alarak "saklama yeri" anlamı kazandığını görüyoruz. Hafıza, temel olarak bilgiyi saklamak ve ihtiyaç halinde yeniden anımsamak işlevlerini yerine getirir ve insana atfedilen bir özelliktir. Her ne kadar fabllarda ve Kayıp Balık Nemo animasyonunda insana ait özellikler hayvanlara aktarılsa da, bunların gerçek hayatta bir karşılığını olmadığını düşünüyorduk. Yakın zamanda kadar hayvanların hafızalarının olmadığı düşünülüyordu ancak hayvanlarla yürütülen çalışmalar sonrası, hayvanların uzamsal hafızaya sahip oldukları anlaşıldı. Karıncalar, güneşe göre yiyeceklerinin yerini ve gidecekleri yolu tayin ediyorlar; memeliler, daha önce tehlike ile karşılaştıkları bölgeleri hafızalarına kaydedip bir sonraki avları sırasında o bölgelerden kaçınıyorlar; somon balıkları, doğdukları nehri kokusundan tanıyorlar. Bunlar, tahmine dayalı bilgiler ya da çıkarımlar değil, kitapta okuyacağınız gibi hepsinin bilimsel bir temeli var.
Hayvanlar Nasıl Düşünür, İnsan Ne Görür?, doğadaki ayrıcalıklı konumumuza dair masalı bırakmamız ve doğanın, ekosistemin bir parçası olarak kendimizi iletişimin, bilginin farklı boyutlarına açmamıza dair bir çağrı yapıyor. Bize hizmet etmeyen bu zekâ hiyerarşisinin sonunun geldiğini ilan ediyor: “Zekânın birden fazla formu olduğunu kabul etmek, önce sosyal, sonra biyolojik önyargıların cazibesine karşı savaşmayı mümkün kılar -yani insan grupları arasındaki farklılıkları kabul etmek- ve hayvan türleri içindeki kabul edilemez sömürü kültürünü reddeder.”






