Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Mart 2023

İnsan

Mehmed Uzun'un Kısa Misafirliği

Mahmut İldoğan

Paylaş

1

0


Onun bu dünyadaki misafirliği kısa sürmüştü, ancak edebiyat, kültür, sanat dünyasında, sönmeyecek meşaleler bırakarak karanlığa ışık olmuştu.

Lisedeki öğrencilik çağlarım; gökyüzünde rengârenk uçurtmaların uçtuğu, mavinin en parlak görüldüğü günler, lacivert deryasında milyonlarca yıldızın, kayıktaki mum ışığı gibi sallandığı gecelerin yaşandığı en güzel zamanlardı.

O yıllarda elime geçen paralarımın önemli bir kısmını kitaba yatırırdım. Bazen okurken anlamakta zorluk çektiğim, boyumu aşan kitaplar aldığım da olmuştu.

Ancak 12 Eylül 1980 askeri darbe sonrasında hoyratça esen sert rüzgârlar, yaprakları dalından koparmış solgun gri renkli zamanlar başlamıştı.

O kasavetli gri renkli güz günlerinde mahalle arkadaşlarımdan bazılarının sırtına vurulmuş kitaplarla karakola götürüldüğünü görünce çok korkmuş ve üzülmüştüm.

Artık her akşam, televizyon haberlerinde sırtı izleyicilere dönük gençlerin arkasındaki kurşuni renkli metal bir masanın üzerinde; çiçekler gibi duran kitap ve siyah kabuklu böcekler gibi görünen silahlar birlikte sergileniyorlardı.

Harçlıklarımdan kıstığım paralarla aldığım ve odamın en güzel yerinde gururla sergilediğim kitaplar, artık yasadışına çıkmıştı!

Bir an önce onları ortadan kaldırmam gerekiyordu. Hafta sonu, kimselere söylemeden bir suç aletini saklar gibi kitaplarımı bir un çuvalına koyup, ağzını bağladıktan sonra avlulu evimizin bahçesindeki nar ağacının az ötesinde toprağa gömdüm.

Biraz rahatladığımı düşünüyordum ancak, darbenin üzerinden aylar geçmesine rağmen, kitapların, mütemadiyen suç unsuru gibi göstermeye devam edilmesi beni ziyadesiyle tedirgin ettiğinden, nitekim bir pazar günü onları gömdüğüm yerden çıkarıp banyo sobasında yakmaya karar verdim.

Önceleri sobaya attığım her kitap, adeta bir tuğla olup ateşi söndürmeye çalıştı. Sonra soba, sayfaları son bir defa daha okumak istermiş gibi yapraklara ağır ağır bakar gibi oldu. Maşa ile ateşi karıştırmadığımda da ateş olduğu gibi kararıverdi. Kitaplar içindeki bilgiden midir nedir, bilmem, yanmamak için çok direndiler. Hayatımın o en zor ve hüzünlü günlerinden birisini yaşadım o gün. Uzun yıllar kitaplardan uzak kaldım. Hatta zorunlu olmadıkça kitapçılara uğramadım bile.

Ta ki o gelene kadar!

Dünyanın en güzel gün doğumu ve gün batım manzaralarının görüldüğü, zengin bir tarih ve coğrafyaya sahip, değişik din ve mezheplere bağlı insanların birlikte yaşadığı, farklı dillerin konuşulduğu, Kürtçe adı Semsur olan Adıyaman'a pek gelen olmazdı. Bir sineması dahi olmayan bu şehrimize, Mehmed Uzun’un geleceği, okuyucularıyla bir söyleşide bulunacağı haberi, onu seven insanlar arasında büyük bir sevinç ve heyecana neden olmuştu.

Birçok seveni gibi ben de Mehmed Uzun’un kitap yazdığını, dünyaca tanınan bir yazar olduğunu ve İsveç’te yaşadığını, biliyordum o kadar.

Nihayet onun geleceği gün, bir arkadaşımla birlikte söyleşi ve kitap tanıtımının yapılacağı kitapçının üst katındaki çok amaçlı geniş salona gittik. Ancak oturacak yer kalmamıştı. Yer bulamayanlar, kapı ağzından duvar diplerine doğru sıralanmıştı. Bizde kalabalığa sıkışıp, diğerleri gibi merak ve heyecanla onu bekledik.

Geniş salonun üst kısmında, üzerinde beyaz örtü serilmiş bir masa duruyordu. Masanın biraz ötesinde de kimisi açılmış, kimisi koliler içerisinde okuyucusunu bekleyen yüzlerce kitap vardı.

Çok geçmeden herkesin merak ve özlemle beklediği yazar Mehmed Uzun görününce, salondaki sohbetler, bir uyarıya gerek kalmadan kendiliğinden kesilmiş, tüm gözler ona çevrilmişti. Soyadı gibi uzun, yüzü güleç, “AŞK GİBİ AYDINLIK…” biriydi. Bakışlarındaki samimiyet ve sıcaklık, insana güven duygusu veriyordu. O anda, onu yıllardır tanıyormuşum gibi bir hisse kapıldım.

Saygıdan olacak ki önü ilikli ceketle okuyucularının karşısına çıkmıştı. İzleyicileri selamladıktan sonra, beyaz gömleğinin üzerine giydiği siyah ceketini üsluplu bir şekilde çıkarıp, kenarda duran kardeşine uzattı. Tüm izleyiciler onun her hareketini pürdikkat izliyorlardı.

Ağır ve emin adımlarla, masanın önüne kadar geldi. İki elinin parmak uçlarını masanın üstüne dik bir şekilde bastırıp, gövdesini hafice izleyicilere doğru uzatıp; duygu, hasret ve özlemle salondakilere baktı. Işıl ışıl parlayan gözlerinden salon kalabalığının onu çok mutlu ettiği okunuyordu. Sağ gözünü hafif kısıp etrafa kısa bir gamzeli bakış atıktan sonra, çok uzaklara bakıyormuş gibi ağır ağır salondakileri süzdü. Âdeta bahçedeki rengârenk çiçekleri, gülleri ve fesleğenleri koklar gibi salondaki havayı ciğerlerine çekti ve gözlerini kısa bir süreliğine yumdu. Kim bilir o anda neler geldi aklına... Onu görmek için gelenler, müthiş bir merak ve heyecanla söyleyeceği her kelimeyi ve yapacağı en küçük hareketi dahi kaçırmamak için soluk almadan, dikkatle onu izliyor; bu duygusal buluşma karşısında heyecanlanıyorlardı.

Kısa bir sessizlikten sonra yazar konuşmaya başladı. Binlerce yıl öncesine, kalubelaya kadar gidildi. Üzerinde bir kandura elinde bir kandil ile zifiri karanlıkların bağrına Selahattin’in kılıcı gibi dalıp bize yol açtı. Atalar, kültürler, gelenekler, görenekler, destanlar, dil, tarih, coğrafya, şehirler, nehirler, türküler, dengbejler, hawarlar, acılar, sevinçler, her şey gözlerimizin önünden akıp gitti. Akıp gidenlerin arasında, en çok yer tutanlar “Dilsiz Acılardı”. Mehmed Uzun, acıyan bu yaralara, sanki kitaplarıyla merhem olmaya gelmişti. Halkının dertlerini, üzüntülerini yazarak dili olmuştu. Tıpkı ünlü edebiyatçı Victor Hugo’nun dediği gibi:

“Halk bir sessizliktir.

Ben sessizliğin,

Yılmak bilmez avukatı olacağım.

Dilsizler için konuşacağım.

Halkın dili haline geleceğim.

Tıkacı çıkarılmış,

Kanlı bir ağız gibi konuşacağım.

Her şeyi bir bir söyleyeceğim.”

Mehmed Uzun, adeta kelimelerin ustası olmuştu. Konuştukça çağıl çağıl akan sular gibi çağıldıyordu. Bazen bir ressam gibi kelimelerle tablo çiziyor, bazen bir heykeltıraş gibi mermer yontuyor, bazen dörtnala at biniyor, bazen mir, bazen dengbej, bazen de şahin oluyordu. Usta edebiyatçının ağzından çıkan kelimeler, cümleler, yıllardır bu coğrafyada yaşayanların içinden geçen, lakin bir türlü dile dökülmeyen duygulara ait cümlelerdi. O adeta halkın dili olmuştu.

Salonda ben ile “SEN” ayrımı kalamamıştı... Hep birlikte ‘Biz’ olmuş ve binlerce yıl öncesine, Fırat ile Dicle’ nehrinin çıkış ağzına gitmiştik. Kana kana o sudan içmiş, sonra akışa bırakmıştık kendimizi... Yolda, “YAŞLI BİR RİNDİN ÖLÜMÜN” tanık olduk… İnsanlar ağlıyordu! “DİCLE’NİN YAKARIŞI”nı iliklerimizde hissettik... Coğrafya ağlıyordu! “NARÇİÇEKLERİ” kızıl kana bürünmüştü... Tabiat ağlıyordu! “YİTİK BİR AŞKIN GÖLGESİNDE BİR ABDALIN GÜNLÜĞÜ” yazılıyordu... Fekiyê Teyran gülümsüyordu! Dengbejler, “KADER KUYUSU”nun başında stranlar söylüyordu... Dilsiz Acılar dilleniyor ve yiğitler destan yazıyordu.

Zaman su gibi akmış, söyleşi neredeyse iki saatten fazla sürmüştü. Dinleyiciler kitaplarını imzalatmak, bir iki kelime de olsa konuşmak, hatta mümkünse ona dokunmak için sıraya girmişlerdi. Kimse salondan ayrılmak istemiyordu. O gün onu dinlerken, yazarın bakışlarındaki tarif edilemez ifadeleri fark etmiş ancak buna bir anlam verememiştim. Bu ifadelerin, yıllarca görüşülmeyen okuyucu- yazar buluşmasının çok duygusal bir yansıması olabileceğini düşünmüştüm. Nerden bilebilirdim ki o manalı bakışların, yazarın okuyucuları, sevenleri ve halkı ile vedalaşma bakışları olduğunu.

Ortalık iyice sakinleşince, orta yaşlarda kahırlı bir kadın öne fırlayıp ona, Gerger’e gelmesini, orada kendisine çok kederli bir hikâye anlatacağını ve mutlaka o dilsiz acıların da dile gelmesi gerektiğini söyleyince, Mehmed Uzun, hikâyesini dinlemeye geleceğini söyledikten sonra biraz duraksayıp derin bir nefes çekerek: "Daha ne kadar yaşayacağım ki… Artık başkaları yazar." Deyince, kuşkulanmış ama öleceği aklımın ucuna bile gelmemişti. Bir süre sonra basından hastalığını duyunca çok üzülmüştüm.

O güzel insanın hastalığı iyice artınca, Celadet Ali Bedirhan'ın Küçük bir defterinin ilk sayfasında, yatık bir el yazısıyla düşülmüş "Herkes ölüyor, kardeş bacı, sevgili âşık, arkadaş dost, sırdaş yoldaş, tanıdık tanımadık... Herkes ölüyor. Benim de sıram geldi, şimdi sıra bende" satırlarını der gibi halkının arasına –Amed'e– dönmüştü. Amed, evladına hasret kalmış ana gibi onu özlemle kucaklamıştı. Amed, dertlerine derman olmaya çalışmış ancak, zamanı dolduğu gün, beyaz bir güvercin olup kanatlanmış, ışıklar içine dalıp, uçup gitmişti aramızdan.

Mehmed Uzun ile ilk ve son görüşmemiz, güneşin en güzel doğup battığı, şehirde gerçekleşmişti. Okuyucuları gittikten sonra onunla sohbet etmiş, fotoğraf çektirmiştik. O güzel günde imzalı kitaplarını almış, onlarca yıldan beri kitaplarla aramdaki bağ yeniden kurulmuştu.

Onun bu dünyadaki misafirliği kısa sürmüştü, ancak edebiyat, kültür, sanat dünyasında, sönmeyecek meşaleler bırakarak karanlığa ışık olmuştu. Bana kalan en büyük teselli ise, böyle bir duayenle tanışmış olmaktı. Işıklar çiçekler içinde rahat uyu, güzel insan.

Mehmed'in sevdaya düştüğü an,

Bir güzelin sevdiğine

Candan baktığı,

Dengbejlerin klamlarla

Ona seslendiği.

Çeşmelerinde kevser sularının aktığı,

NARÇİÇEKLERİ' nin açtığı

AŞK GİBİ AYDINLIK bir zamandı.

Mehmedin yollara düştüğü an

Yeleli güzel atların koşulduğu,

Serhattan Zagroslar’a

Davul seslerinin duyulduğu,

Fırat'tan Dicle'ye

Halaylara durulduğu,

 Fekiyê Teyra’nın kuşlarının

Gökyüzünü teslim alıp

KADER KUYUSU' nun kazıldığı,

DİCLENİN YAKARIŞI' nın iliklerde hissedildiği

YİTİK BİR AŞKIN GÖLGESİNDE,

BİR ABDALIN GÜNLÜĞÜ' nün yazıldığı

Benim, SEN,

Senin ben olduğu zamandı.

Onun aramızdan ayrıldığı an,

Beyaz bir güvercinin kanatlanıp

YAŞLI BİR RINDIN ÖLÜMÜNE

Tanık olunduğu zamandı.1


1 Mahmut İldoğan, "Mehmed'in Sevdaya Düştüğü An"

 

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Aristo’nun Dostluk Erdemine Bir BakışHekîm Bayındır
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Tuba Karamuklu

31 Ağustos 2025

Annelik, Bağ ve Yüzleşme Üzerine Bir R..

Her Şey Bir Kırmızı Paltoyla Başlıyor...İnsan bazen bir hikâyeyi olay örgüsünde değil, kelimelerin titreşiminde, satır aralarındaki boşluklarda, sessizlikte hisseder. Kırmızı Paltolular, işte tam da böyle bir roman. Luigi Ballerini, ON8 K..

Devamı..

Rusya Svalbard'a Dönüyor

Elisabeth Braw

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024