Masanın ortasına konan cozur cozur fajitaya iştahla baktı kadın. Bu gece çok kötü geçse, ölümüne sıkılsa bile güzel bir yemek yiyecekti en azından. Karşısındaki adam, gönderdiği fotoğrafa göre biraz daha kısa, biraz daha tombul, biraz daha yaşlıca görünüyordu. En azından sohbeti aldatıcı olamazdı değil mi ama? Sabaha kadar konuştuğu kişiydi karşısındaki sonuçta. Onca yapılan saç baş, apar topar alınan elbise, yasaklı bir gece için fazla pahalıya patlayacaktı yoksa.
Tam kıvamında pişen et dilimlerinin üstünde tüten dumanların arasından arka masaya takıldı gözü. Duvarda asılı duran yeşil neon kaktüsün altında oturan adama.
Başı önünde ‘taco’suyla cebelleşiyordu. Gözlerini kıstı kadın. Yok canım, benzerlik olmalıydı. Şu dumanlar yüzünden herhalde. Şöyle eliyle fajitanın üstündeki dumanları kovaladı. Daha dikkatli baktı tek kaşı havada. Vallahi de billahi de oydu. Duygu’nun sevgilisi… Duman onu kör etmediyse, karşısındaki Duygu değildi.
Olamaz. Al bakalım. Böyle bir pişti nasıl olabilir? Ne benim karşımdaki Can, ne onun karşısındaki Duygu, dedi içinden. Göz göze gelmemek için dua ederek, başını aşağı indirdi ama çok geç. Bir an, birbirlerinin göz hizasında buluştular. Kafasında yanan kaktüs ve o dehşetle bakan gözler… Unutulmaz bir an.
“Beğendin mi burayı?” dedi masadaki adam.
Dur şimdi. Zaten ortalık karışık, dedi içinden.
Kaşlarını çatıp, kaktüslü adama Duygu olmayan arkası dönük kızı işaret etti gözleriyle. Kocaman bir soru işaretini arka masaya fırlattı. Adam boş durur mu? Havada kaptı soru işaretini. Can olmayan adamı işaret ederek, geri gönderdi. Soru işareti üzeri alevli bir bumerangtı artık.
“Ay pardon dalmışım, beğenmez olur muyum? Her şey çok lezzetli görünüyor.”
“İnsanın yeni tanışacağı biri için yer seçmesi de kolay değil. Sever misin sevmez misin bilemedim.”
“Ne demezsin! Nasıl beğendim, nasıl beğendim. Bu kadar acılı bir seçim yapamazdın,” dedi kadının iç sesi.
“Deli misin, bayılırım Meksika yemeklerine,” dedi dışından.
“Bak istersen şu jalapenoyu yeme. Beter bi şey.” Çatalının ucuyla nachosun yanındaki tombul biberi dürtükledi.
“Ooo merak etme. Bana vız gelir.”
Duygu’ya haber vermeliydi. Yakın arkadaşından bunu saklayacak hali yoktu ya. Göz ucuyla cep telefonunun menzilini belirledi. Ama yok. Buradan mesaj atmak, düşmanı uyandırmak olacaktı. Tuvalete kalkmaya karar verdi. Elini telefona atmasıyla karşı masadan adamın yakıcı gözleri olay anını görüntüledi.
Sarı, mavi, kırmızı, mor, yeşil herbiri farklı renklere boyanmış sandalyelerin arasından geçerek tuvaletin önünde aldı soluğu. Avokado resmi olan kadın tuvaletinin kapısı kitliydi. Dışarıda beklerken telefondan Duygu’nun mesaj penceresini açtı. Nasıl başlayacağını hesaplamaya çalışırken, kulağının dibinde biten o tanıdık sesle hopladı:
“Meksika açmazı diye bir şey duydun mu amigo?”
“Ay ödümü koparttın. Ne işin var burada?”
“Burada derken, tuvalette mi, restoranda mı?
”Hepsi!”
“Senin? Meksika açmazı nedir biliyor musun? Herkes aynı anda birbirine silahı doğrultur. Silah ateş aldığında kimsenin kazanmayacağı pozisyondur. Ne bileyim, hazır Meksika restoranındayız ya, aklıma geldi.”
Döndü, üzerinde kırmızı chili biberi olan tuvalete girdi.
Kadın elinde telefon kalakaldı.
Geri döndüğünde:
“Ben de meraklandım nerede kaldın diye,” dedi masadaki Can olmayan adam.
“Çok sıra vardı, bekledim.”
Arka masadaki Duygu olmayan kadın, tuvaletten dönen adamı kocaman bir gülümsemeyle karşıladı. Adam onun başına bir öpücük kondurdu oturmadan önce. Gözünün içine baka baka ezilmiş avokado sosunun içine mısır cipsini daldırdı. Çıtır çıtır yerken gözlerini dikti kadının telefon üstündeki eline. Kadın da adamın parmaklarının altındaki telefona baktı dik dik. Düellodaki silahşörler misali.
“Kalksak mı artık?”
“Tabii nasıl istersen, sıkılmadın umarım.”
“Sıkılmak mı, daha renkli bir akşam olamazdı.”
Seramik bir Meksika şapkasında gelen hesabı ödeyen adama baktı.
Bu kadar pahalıya patlayan bi yemek hiç yememiştim, dedi kadın içinden. Masadaki ateşi sönmüş, yarısı kalmış fajita ve Meksika şapkası önünde, daldı düşüncelere.






