Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Aralık 2017

Öykü

Miranda July • Kız Kardeş

Miranda July

Paylaş

13

0


Kız kardeşimle tanışmak ister misin, diye soran çok oldu. Hiç evlenmeyen, görünüşlerine önem vermeyen kadınlar vardır; yıllar yanlarından usulca geçip gitmez. Bu kadınların erkek kardeşleri olur ve bu kadınların erkek kardeşleri çoğunlukla benim gibi bir adam tanırlar; yalnız ve yaşlı bir adam. Yalnız adamlar genellikle sorunludur. Örneğin, ölmüş karılarına hâlâ âşıktırlar. Benim böyle bir derdim hiçbir zaman olmadı; ölü ya da diri kimseye âşık olmadım. Ama bu, benim gibi adamlarda yüksek oranda görülen sorunlara yalnızca bir örnek. Sık sık insanların kız kardeşleriyle tanıştırıldık. Her yaşta olabilir kız kardeşler; bunu fark etmem oldukça zaman aldı. Benim kardeşim yok ama okuldaki oğlanların kardeşlerinden söz ettiklerini anımsıyorum, onun için kız kardeşlerin hep belli bir yaşta, okul yaşında olduklarını düşlerim. Kız kardeşleriyle tanışmak istedim mi? Başta uzun boylu, daha büyük kız kardeşleri görünce şaşırmıştım. Ama elbette herkes yaşlı şimdi, okuldan tanıdığım çocukların güzel kız kardeşleri bile. Küçük bir kızla karşılaşmayalı ne kadar uzun zaman geçti. Benim gibi adamlar, yalnız adamlar, biz küçük kızlarla tanıştırılmaktan en uzak insanlarızdır. Bunun neden böyle olduğunu size tek sözcükle açıklayabilirim. Tecavüz. Hemen hemen dünyanın tüm çantaları tek yerde yapılır: Deagen Deri. Üstlerinde başka başka etiketler olsa da, birinde MADE IN SRI LANKA, bir başkasında MADE WITH PRIDE IN THE USA yazsa da ikisi de Richmond, Kaliforniya’daki Deagan’da üretilmiştir. Deagan’da yirminci yılınızı tamamladığınızda sizin için hula punch sunulan bir parti verirler ve ömrünüz boyunca bedava çanta almaya hak kazanırsınız. Victor Caesar-Sanchez ve ben bugüne kadar adına parti verilen iki kişiydik. Sınırsız Sayıda Çantadan İşe Yarar Ne Yapabilirsiniz, diye bir oyun oynarız aramızda. Yararlı şey deri bir ev olabilir örneğin ya da gerçekten uçabilen deri bir uçak. Geçen yıl ölene kadar Victor’un karısının adını bilmiyordum: Caroline. Kocası gibi Meksikalı değildi sanırım; onca zaman onu bir Meksikalı olarak gözümde canlandırmıştım. Kız kardeşimle tanışmak ister misin, diye sorana dek kardeşi olduğunu da bilmiyordum. Adı Blanca Caesar-Sanchez’di. Gene onu bir yeniyetme olarak düşleme yanılgısına kapıldım. Beyaz giysiler içinde bir yeniyetme. Yeni küçük memeler. Onunla tanışmak istedim. Victor, bir AIDS için yardım partisinde Blanca ile bana bir buluşma ayarladı. Konukların çoğu yirmilerinde, otuzlarındaydı; onlara bakıp Blanca ya da Blanca’nın arkadaşları olup olmadıklarını merak ettim. Onlara hoşgörülü davranmak için çaba harcadım. Ayrıca kırklarında, ellilerinde, altmışlarında, yetmişlerinde de insanlar vardı; onlar da Blanca olabilirdi ya da Blanca’nın ebeveynleri ya da büyük anne babaları, hatta Blanca bir çocuksa büyük büyük anne babaları bile olabilirlerdi. Blanca ya da Blanca’nın torunu olabilecek birkaç çocuk –erkek kardeşlerin kız kardeşleri– ortalıkta koşuşturuyordu. Akşam ilerledi. Birkaç kez Victor’u gördüm, bana biraz önce kız kardeşini gördüğünü ama sonra gözden kaybettiğini söyledi. Sonra on beş dakika önce kendisini tanıtması için onu masama gönderdiğini söyledi, karşılaşmamış mıydım? Karşılaşmamıştım. Blanca hakkında ne düşünüyorsun? Onu görmedim! Ya, görmüş olduğunu söyledin sandım. Hayır, görmedim, dedim, görmedim. Yazık olmuş. Sanırım gitti. Bana senden hoşlandığını söyledi. Ne? Seni gene görmek istediğini söyledi. Ama ben onunla karşılaşmadım ki! Dikkat et, sözünü ettiğin benim kız kardeşim.   Boyum bir doksan, seksen kiloyum. Kırlaşmış saçlarım seyrelmeye başladı. Formda değilim ama metabolizmam doğuştan hızlı olduğu için sıskayım. Göbeğimi saymazsanız... Sonraki birkaç hafta boyunca Blanca hayatıma girdi çıktı ama hiçbir zaman onu görebileceğim kadar yakınıma gelmedi. Onunla karşılaşmayı çeşitli biçimlerde o kadar çok ıskaladım ki, Blanca’yı bir şekilde tanımaya başladım. Onun bu müstesna yokluğunun özelliklerini biliyordum. Blanca için giyindim. Yetmişlerden beri unuttuğum bir takım elbisemi giydim, ama şimdi duruma çok uygundu. Alışılmadık bir takım, çünkü açık bej, neredeyse kırık beyaz. Çok fazla rastlanmaz bu renge, hem takımda hem de pantolonda. O takım benim Blanca’yla buluşamama üniformam oldu. Dün gece Tiny Bubble Lounge’da mıydı? Oradaydı! Kendini takdim etti mi? Hayır. Senin ara sıra oraya gittiğini söyledim. Bir süredir düzenli olarak uğruyor. Onunla tanışmak isterim. O da seninle tanışmak istiyor. Victor, o kendini takdim etmeli. Onu düşlerimde görüyorum. Nasıl birisi? O bir melek. İşte Blanca, işte bu o. Sarışın mı? Hayır, siyah saçlı, benim gibi. Esmer. Valla orasını bilmem. Şimdi kendin söyledin. Evet, kız kardeşim hakkında böyle konuşulmasından hoşlanmıyorum sadece. Esmer? Bunda kötü bir şey yok. Evet ama söyleyiş biçiminde bir şey var. Her gece iki elini kullanarak otuzbir çeken bir adamın söylediği “esmer” sözcüğü, işte beni bu hale getirmişti. Blanca yakınımda olduğu zaman anlıyordum, nefesim sıkışmaya başlıyordu çünkü. Odanın bütün havası değişiyordu ve kokusu yüzümü sarıp sarmalıyordu, orada olduğunu biliyordum ve bir yeniyetme olduğunu düşünmekten kendimi alamıyordum. Bu hiç mantıklı değildi aslında. Bar sigara dumanı ve erkeklerle doluydu, ama onu görebiliyordum, birinin arkasında, görüş alanımın dışında, sımsıkı blucini ve tenis ayakkabılarıyla, çiklet çiğniyor, kulaklarında küpe ve saçlarını arkaya toplayan bir çeşit bant. Kurdele ya da plastik bir bant. Ve kulaklarında küpe. Bunu söylemiştim zaten. Neyse... Benim gördüğüm bu. Böyle bir kızın bir erkekle ilişkiye hazır olmadığı söylenebilir, özellikle altmışlarının sonlarında bir erkekle. Ama ben de derim ki: Hiçbir şey bilmiyoruz. Soğuk algınlığını nasıl geçireceğimizi ya da köpeklerin ne düşündüğünü. Korkunç şeyler yapıyoruz, savaşıyoruz, açgözlülükle insanları öldürüyoruz. Biz kimiz ki nasıl sevmek gerektiğini öğretelim. Onu zorlamam. Zorlamam gerekmez. Beni ister. Birbirimize âşık oluruz. Ne biliyorsunuz. Hiçbir şey bilmiyorsunuz. AIDS’in tedavisini bulduğunuzda beni arayın, telefon edin, o zaman dinlerim sizi. Günün pek çok saatinde ona ihtiyaç duyuyordum. Yürürken ya da Deagan’a giden otobüste, hareket halindeyken, dururken. Hepsi de son halkasına kadar kusursuz olan çantaları denetlerken. Günbegün, kesintisiz, giderek artan bir gerilim, yalnızca ters bir kayış ya da kayıp bir tokayla bölünebilen, büyüdükçe büyüyen bir sis. Kimileri yüzlerini bile buruşturmadan, haykırmadan sonsuza dek yaşar. Ama ben haykırdım, Blanca! Güneş hiç olmadığı kadar parladığında ve yükseldiğinde ya da battığında, özellikle çok uzak tepelerin ardında battığında aynı derecede parlak bir şeyin içimde battığını hissettiğimde, Blanca, diye haykırdım. Kendi yüreğime haykırdım. Bir yumurtaymışçasına içimdeydi. Bir yumurta gibi beyaz ve henüz hazır değil; olmak üzere, yumurta gibi. Victor hakkında hiç düşünmemiştim ama şimdi, Blanca’nın ağabeyi olduğu için birden heyecan verici bir insan oluvermişti. Victor da bana başka gözle bakıyordu, sanki aileden biriymişim gibi. Sanki Blanca’yla ben şimdiden bir çiftmişiz gibi. Blanca’nın da bulunacağı bir aile yemeğine çağırdı beni. Yemek yaşlılar evindeydi; Bay ve Bayan Caesar-Sanchez hayatta gördüğüm en yaşlı insanlardı. Damardan besleniyorlardı. Bayan Caesar-Sanchez’e kızının nerede olduğunu sorduğumda öyle kafası karışmış baktı ki yüzüme, boşverip geçtim. Duvarda bir resmi asılıydı; Blanca’nın değil, annesinin genç kızlık resmi. Gözlerinde Blanca’nın bakışları vardı: bir orada bir burada. Sanki onu anlıyorlarmış gibi anne babasıyla konuşuyordu Victor, ama anlamadıklarını biliyordum. İkisine de birer çanta verdi; SOHO-tipi çok aranan omuzdan askılı çantalar pütürlü deridendi. Anne babası bir daha ayağa kalkabilecek gibi görünmüyordu, ama omuzdan askılı çantaları taşımak için ayakta durmak gerekirdi. Yürümek, yaşamak, gereksinmek, önemsemek, taşımak. Tüm bunlardan çok uzaktaydı onlar, ama bilemem, benim anne babam ben onlara herhangi bir şey veremeyecek kadar küçük yaştayken öldüler. Victor’la ben yanımızda getirdiğimiz Çin usulü kızarmış tavuğu yedik, sonra hep birlikte çiftlerin mutfaklarını yenileme yarışmasını izledik televizyonda. Victor beni eve götürdü; arabada hiç konuşmadık, söyleyecek ne vardı ki. Sekizyüzmilyonmilyarıncı kez ortaya çıkmamıştı Blanca. Hiç âşık olmadım, huzurlu bir adamdım, ama şimdi gergin biri olup çıkmıştım. Kazara kendi bedenimle kendimi incittim, iki sarsak adamın dövüşmesi gibi... Bazı şeyleri tutarken çok sıktım, sayfaları sertçe çevirirken yırttım, tabakları düşürdüm, kırıldılar. Hafta boyunca Victor benimle yemek yedi, ilginç olmayan şeyler anlatarak ilgimi çekmeye çalıştı. Sonunda Blanca’yla birlikte bir içki içmemiz için beni evine çağırdı. İşte şimdi tamamdı. Dingin sessizliğimle anne babasının onayını almıştım. Kimileri sessizlikten rahatsız olur. Ben olmam. Sohbet etmeye hiçbir zaman çok önem vermedim. Bazen söyleyecek bir şey gelir aklıma, sonra kendime sorarım: Değer mi? Değmez. Blanca’yla karşılaşacağımı sandığım önceki günlerde olduğu gibi gene bej takımımı giydim, ama bu kez daha dikkatliydim. Pantolonumu çekmeden önce gömleğimi boxer’ımın içine soktum ve sonra çektiğimde pantolonum bacaklarımdaki kıllara sürtündü. Her şeye dikkat ediyordum, heyecan içindeydim. Blanca, elbette, gecikti. Victor ve ben bu duruma gülüştük, ben gerçekten güldüm, çünkü durum daha önce hiç olmadığı kadar komikti. Lanet olasıca kız! Bir erkekle dalga geçmesini iyi biliyor. Victor’la ben Blanca’ya ve onun geç kalışlarına kadeh kaldırdık. Ben Blanca’nın da bardağını doldurdum ve işte benim kızıma – benim küçük kızıma!– diyerek onun yerine içtim. Gece yarısı Victor boğazını temizleyerek benden gizlediği bir şey olduğunu söyledi. Gelmiyor mu? Hayır, gelecek. Ya, iyi. Ama bu gece sizin için bir şey ayarladım, sen ve Blanca için. Ne. Bende E var. Ne? E. E ne? Ekstazi. Ya! Hiç denedin mi? Hayır, ben biramı içeyim iyisi. Hoşuna gidecek. Ot içtim bir kez, tam bir yıl kendimi iyi hissetmedim. Bu öyle değil; Blanca’nın yanında tatlı ve rahat olacaksın. Rahat olmamı istediğini sanmıyorum. İnan bana ister. Gelince üçüncü hapı da o alır. Blanca bu maddeleri seviyor mu? Elbette. O... yabanıl, kontrolden çıkmış türden gençlerden mi? Öyle olduğunu biliyorsun. Tanrım, öyle olabilir diye aklımdan geçirmiştim ama sormak istemedim. Dilinin altına koy, böyle. Tamam. On yedi yaşında mı? Evet. Şimdi sadece müziği dinleyelim ve hapın kafa yapmasını bekleyelim. Kanepeye oturup Johnny Cash’i ya da sesi ona benzeyen birini dinledik. Kovboy şarkıcı kovboy şarkısı söylüyor. Blanca’yı düşündüm; gittikçe yaklaştığını hissedebiliyordum. Neredeyse aşağıdaki sokaktan gelen ayak seslerini, merdivenlerden yukarı koşuşunu, kapının hızla açılışını duyabiliyordum. Durmadan bunu düşündüm, tam onun kapıyı hızla açtığını düşlediğim anda gerçekten hızla açılmasını umuyordum; bir rüya gerçek olacaktı. Müzik ve kovboy bunun bir parçasıydı. Hava ağırlaştı, sanki kafamın dışında düşünüyordum. Düşüncelerim havada dolaşıyor, şarkıyı bir at gibi sürüyordu. Victor’u gözümde o kovboy olarak canlandırmaya başladım. Bir nedenle bunu ona söyledim. Sohbet etmeyi sevmediğim halde konuştum. Victor. Evet. Kovboy sanki sensin. Öyle mi! Hangi kovboy? Şarkıyı, kovboy şarkısını söyleyen. Benim elbette. Sesimdeki hüznü duyuyor musun? Duyuyorum. İçimde çok hüzün var. Duyabiliyorum. Sanırım senin de benzer bir acın var. Var. Onu öyle görmek istiyorum ki Victor. Bilemezsin. Biliyorum. Bana bir resmini gösterir misin? Lütfen. Bunu yapamayacağımı biliyorsun. Neden? Kanepeye gel. Victor’un yanına oturdum, hapın etkiye geçtiğini hissediyordum. Elimi tuttu; ben de onun kolunu gittikçe artan bir güçle ovuşturuyordum; iyi geliyordu bu. Ama sonra tüm bedenlerimize yayıldı, yaşlı dev bedenlerimizin her yanına... Çiftleşme gibiydi. Çiftleşen kartalları düşünüyordum, sonra onların çiftleşmediklerini, yumurtladıklarını anımsadım. Victor’u ittim. Ya Blanca gelirse? Ağabeyisin onun. Yalnız gömleklerimizi çıkaralım. Pantolonlar kalabilir. Gay misin? Pantolonlar kalabilir dedim. Bu hapların etkisi ne zaman geçer? Su içersem çabuklaşır mı? Kendi haline bırak. Sorun yok. Blanca yok.   Üç saat boyunca ona inanmadım. Victor’un yatak odasında oturdum, o kanepede kaldı; hapların etkisinin geçmesini bekledik, ben Blanca’yı bekledim. Hapların etkisi geçince birden onun doğru söylediğini anladım. Sanki son üç aydır hapların etkisindeydim de şimdi kendime gelmiştim. Yatak odasından çıkıp kanepeye oturdum. Sanki Blanca ölmüş gibi hissediyorum. Üzüldüm. Kız kardeşin var mı gerçekten? Hayır. Neden beni ailenle tanıştırdın? Ölmeden önce seni görmelerini istedim. Ya. Sanki hava çoğalıyordu, Victor’un söylediklerini düşünemiyordum bile; havayla başa çıkamayacağımdan korkuyordum. Kendimi bir soluk alma makinesi gibi hissettim. İçimden dedim ki: Çok soluk almaktan ölmezsin, çünkü sen, odada durmadan değişen hava miktarına uyum sağlamak için özellikle ayarlanmış bir soluk alma makinesisin. Bana kızlardan söz et, dedi. Hangi kızlardan? Küçük kızları seviyorsun. Hayır, ergenleri. Nerede görüşüyorsun onlarla? Ne? Öyle şey yapmam ben, yalnızca düşünüyorum. Bu iyi. Evet. Yapmam öyle şey. Blanca’yla bile mi? Evet, sanırım Blanca’yla, ama o – bu farklı. Olgun kadınlardan hoşlanmıyor musun? Şimdiye dek hayır, henüz değil. Bir kadınla seviştin mi hiç? Evet. Ya bir erkek? Hayır. Victor bana sarıldı ve midem bulandı; organım da kendini kötü hissediyordu. Ateş gibi oldu, ağrıdı ve ben kafamı durultmak için onu ovuşturdum. Victor da ovdu, yanaklarında, dudaklarında gözyaşlarıyla. Ona yumruk atmak istedim, yumruğumla gövdesinde bir delik açmak ve sonra o deliği bedenimle doldurmak, ve ben bunu yapıyordum. Blanca’nın yapabileceği gibi; bir çocuk gibi hıçkırıyordu. Gelirken kanepeye boşaldım; spermin yapabileceklerini düşünerek içine boşalmak istemedim. Ama o kanepedeki spermi yedi, sonra dilini ağzıma sokarak dudaklarımdan öptü; spermden gelecek zararlar neyse bana geliyordu. Uyuduk. Yüz yıllık bir uykuydu. Kalktık, hâlâ karanlıktı; Victor üstümden uzanıp lambayı yaktı. İki yaşlı adamdık. Her şey olağan görünüyordu, fazlasıyla olağan. Odada bir karasinek vardı ve burada şaşırtıcı bir şey yaşanmadı der gibi vızıldayarak uçuşuyordu. İşi düşünmeye başladım, halkalamaya yeni alınan işçileri. Sıcak yapıştırıcının üstündeki bir kancanın kaybolduğunu onlara söylemeyi unutmamalıydım. Buna dair bir şey söylesem, “halkalama” sözcüğünü söylesem, her şeyin sonsuza dek eskisi gibi olacağını biliyordum, Amin. Yarın işe yeni alınanlarla konuşmalıyız. Gerekir mi? Albie geçen çarşamba onları eğitmedi mi? Evet, ama şeyde çalışan – Tam “halkalama” demek üzereydim, “halkalama” sözcüğü gırtlağımın altındaki koyu karanlıktan çıkmaya başlamıştı; H harfi H sesini veren bir kas hareketiyle geliyordu. O anda vızıldayan bir sinek kulağıma doğru uçtu; vahşi ve düşüncesiz hayvansı bir güdüyle ona doğru dönerken lambayı devirdim. Kendi teçhizatından da küçük parçalara ayrıldı, paramparça oldu, gerçek büyüklüğünün on katıymışçasına ortalığa yayıldı. Son olarak ampul yavaş yavaş düşerek sönen havai fişekler gibi patladı. Hiçbir şey söylemedik, ama karanlığın birdenbire geri gelişi kaşlarını kaldırmış, yanıt bekleyen bir soru gibiydi. Ondan sonra yapacağım her şey, söyleyeceğim her söz beni bağlayacaktı. “Halkalama” demedim, ama H harfi ses olarak çıkmaya çalışırken boğazıma takıldı kaldı. Homurdandım. Victor bana doğru döndü hemen, yüzünü boynuma dayadı. Yeni hayat kolayca geldi ondan sonra, homurtuyla.

İngilizceden çeviren: İnci Asena

Miranda July 1974’te Amerika’da doğdu. Film yönetmeni, senaryo yazarı, oyuncu, yazar ve sanatçı. Küçük yaşlardan itibaren hikâyeler yazıp bunları canlandırdı. Üniversite eğitimini yarıda bırakıp oyunculuğa ve film projelerine ağırlık verdi. Roman ve öykü kitapları yazdı, albümler çıkardı. Pek çok yaratıcı işe imza atan July’ın yazıp yönettiği uzun metrajlı filmler; Gelecek (2011) ve Ben ve Sen ve Diğerleri (2005). “Kız Kardeş” adlı öyküsü No One Belongs Here More Than You (2007) adlı kitabında yer almaktadır.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Finnegans Wake artık ÇincedeOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Atilla Birkiye

26 Ocak 2026

Anılarla Eray Canberk Armağanı

Armağan'da yer alan hangi yazıdan söz etsem, hepsi değerli, okuduğunuzda Canberk'in özgeciliği, örnek insan oluşu çıkıyor, yalnız üst kuşaklardan değil, alt kuşak şairlerden etkilendiğini de açıkça söylüyor ki bu bir erdemdir. Eskiden "kadirşinaslık" deniliyordu, karşıl..

Devamı..

İkinci El BMW Alırken Değerini Belirle..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024