Annem arkadaşımı çağırmış geçende, Refik’i. “Sana bir şey soracağım,” demiş. “Ekber’in evlenmesini çok istiyorum, hem aldı yaşını başını artık. Ben utanıyorum sormaya ona, sen sorar mısın: Yapabiliyor mu, yapamıyor mu?”
Ben de bilmiyordum yapıp yapamayacağımı. Tekerlekli sandalyede geçirdiğim yirmi beş yıllık ömür, çocukken geçirdiğim o talihsiz felç; sadece ayaklarımı değil, bazı şeyleri bilip bilmememi de hep sakatladı.
Çocukken arkadaşlarım yüzüme karşı hiç “sakat” demediler. Ama benden söz ettiklerinde, sözgelimi biri “Hangi Ekber?” diye sorduğunda, “Yav bizim Ekber, sakat Ekber,” dediklerini biliyorum. Çünkü mahallenin körü için de “Kör Şıko” diyorlardı. Hoş, bundan alınacak yaşı çoktan geçmiştim. Bana sakat demeleri umurumda bile değildi. Kaldı ki bu, yalan da değildi.
“Hangi Ekber?”
“Sakat Ekber.”
Benim mutsuzluğuma sebep ayaklarım, arkadaşlarım için neşe kaynağıydı. Mahalle maçlarında hiç kimse kaleye geçmek istemiyordu çünkü. Benim gol olacak toplara vuracak ayağım yoktu. Ellerim vardı. Ellerim, arkadaşlarım arasında bir sevinç, kaleye giremeyen toplara alkış kıyametti.
Yine alkış kıyametin koptuğu vakitlerden bir vakitti. Balkondan bizi, ama sanki bir tek beni seyrediyordu. O da benim gibi sakat, onun da benimki gibi tekerlekli sandalyesi var. Büklüm büklüm saçları var rüzgâra döktüğü, balkon demirinden dünyaya uzanan boynu, o boyna dizili mavi mavi boncukları. Benim yarım gövdemle uzandığım toplara bakan evler yıkan sürmeli gözleri, uzun kirpikleri, incecik bilekleri, başımı yaslasam dünyanın derdini unutacağım kâğıt gibi, defter gibi bembeyaz göğsü, var da var. Tek kelimeyle “âşıktım” ona. Hem yakıştırıyorlardı bizi, beni ve onu, mahallenin iki sakatını. Mahalle ahalisinin ilahi adaleti, keşke tecelli etseydi!
Babamın Almanya’dan gönderdiği gömlekle annemin Ergani çarşısından aldığı pantolonu birlikte giyince gülünçleşiyordum. Böyle görünmek istemiyordum balkona. Babamın fotoğrafı büyük, yaldızlı bir çerçeve içinde. Babam köylü bıyığıyla, üstünde Almanya’dan alınmış tuhaf bir gömlek; havai, kâğıt paraları gömlek cebinde. “İnsan babasından utanır mı,” diyordu annem. “Giymeyeceğim işte,” diyordum, “o gömlekle o pantolonu birlikte.” Ben babama benzemek istemiyordum, annem balkondaki o kıza çok benziyordu çünkü.
Bazen kana kana içtiğim her tas suda onun yüzünü görüyor, bazen de saatlerce ısrarla yüzünü gözünü hayal etmeye çalışıyor ama her nedense bir türlü gözlerimin önüne getiremiyor, geceleri onu düşünüyor, ertesi sabah ona onu nasıl sevdiğimi söyleyeceğimin planlarını yapıyor, kirpiğim kirpiğimi bulmadan, kalbim ağzımda, dilimde onun adı, adının heceleri, sayıklaya sayıklaya, yorgunluktan uyuyakalıyordum.
Rüyalarımda uçsuz bucaksız tepelerde onun hayalinin peşinden koşarken görüyordum kendimi. Koşabildiğim için mi, yoksa onun peşinden koştuğum için mi daha çok mutlu oluyordum bilmiyorum. Neyse ki çok geçmedi, sonunda yapacağımı yaptım. İlan-ı aşkımı; yaşıtım, dert ortağım, annemin el ayak işlerine de yardım eden teyzem kızıyla gönderdim. Yanıtı fazla gecikmedi: “Ben o sakata mı kaldım,” demiş.
“Üzülme,” dedi teyzem kızı, “sana kız mı yok?”
Yoktu.
Biliyorum dünya güzeldi, ama bana değil.
Neden Ben, diye sorduğum zamanların gelip kapıma dayandığı vakitlerdi. “Nafile” sözcüğünün ne anlama geldiğini öğrendiğim gün, tümseklerde tökezleyen tekerleğime de iki elimle zorla ittiğim hayatıma da lanet getirmektense, bu sakat halime ikna olmam gerektiğini anladım: Yitirme ve istemenin dışında, dehşete kapılıp korkunç intikamlar almanın, ağıt yakıp incelikli yaslar tutmanın, şu yaşadığım ömrü daha beter mahvetmenin ve tüm bunlara küfürler savurup lanetler okumanın ötesi var. Bak var, dedim kendime. Bu sebeple tekerlekli sandalyeme, Neden Ben, diye yazdırmaktan vazgeçip, Beden Hasta Ruh Seferde, diye yazdırdım.
Öyledir, bazen bir kelime size birkaç on yılı; tümseklerin, tepelerin, yokuşların ardında çatallanmış birkaç yolu birden aldırır. Saç beyazlatan şarkıların varlığından haberdar olduğunuz gibi, saç beyazlatan hikâyelerin sırrına da o aralar vâkıf olursunuz. Çünkü kimi serinliklere bazı kelimelerle varılır. Benim de payıma “nafile” sözcüğü düştü, n’aparsın!
Oysa nasıl da güzeldi haksızlığa uğradığım zamanlarda odamın kapısını üstüme sertçe kapatıp kendimi yüzüstü yatağa attıktan sonra hüngür hüngür ağlayışım, o ağlayıştan sonsuz, derin, terli bir uykuya dalışım. Tüm hıncımı uykuya ve gözyaşlarının tuzuna yatırışım. Hayat öğretir çünkü; uyuyanın üstüne kar yağar, hıçkıra hıçkıra ağlayanı ateş basar. Ben de öğrendim, öğreneli çok oldu: Herkesi ve her şeyi göbek hizasında gördüğüm bir dünyada yaşadığımı.
Kış imiş gittiğinde babam, nefesi cılız bir buğu: “Burada ekmek yok artık,” demiş. Yirmi yıldır Almanya’da. Gitti, ben ve annem kalakaldık. Bir daha da dönmedi. Annem, “Monika diye bir kadın,” diyor, “sarışın.” Babam, “Yoksa oturma izni alamam,” diyormuş. Baktı döneceği yok babamın, annem kıvırcık kara saçlarını oksijen suyuyla sararttı. Güzel bir vesikalık çektirdi, birini, arkasına ellerimi çizdiğim bir mektupla babama gönderdi. Benim vesikalığım da ellerimmiş, babam ellerimin üstüne ellerini koyunca sevinirmiş, hem ne kadar büyüdüğümü görürmüş, hem belki dönermiş! Annem el gibi, oldu sarışın bir kadın. Ben pek sevmedim, zoruma gittiği için sevmedim. Yoksa annem güzel.
Fotoğraflarımız gitti, babam gene dönmedi. Biz gene kalakaldık, bize Alman malı oyuncaklar, elbiseler, tuhaf tuhaf aletler kaldı. Ara ara oranın parasından gönderdi. Telefonla konuştum bir kez, üst üste içtiğim üç sigaralı boğuk sesimle, biraz da sinirli, “Baba eve dön!” dedim.
“Tamam oğlum,” dedi bir paket içmiş sesiyle. Babalarla tartışmak böyledir işte, sonuna kadar haklı da olsanız konuşmayı yenilgiyle kapatan siz olursunuz.
O gün bugündür çıkmıyorum telefonlarına. Sözünde durmadı çünkü. Annem ısrar etti bir kez daha arayayım diye.
“Saçlarını sarı yapmayacaktın,” dedim, sonra da pişman oldum.
Saçlarını yıllardır sarıya boyatmakta ısrar eden annem, annem annem, henüz kırk yaşında. En son yirmi yıl önce oldu babamla. Evlenmemi istiyor kaç zamandır. Benim ayaklarım yok Almanya’ya gitmeye, çünkü evlenmenin ne demek olduğunu en çok annem biliyor.
“Ee, ne diyorsun,” dedi Refik, “yapabiliyor musun, yapamıyor musun?”
“Ben de bilmiyorum,” dedim.
“Kalkıyor mu seninkisi?” dedi.
“Kalkıyor,” dedim.
“Ee, o zaman kolay,” dedi, “gideriz aşağı mahalleye, Alev var, senin derdine derman olur, bütün kulunçlarını alır.”
“Korkma, kimseye bir şey demem,” diye ekledi.
[caption id="attachment_25678" align="aligncenter" width="800"]

Desen: Muhammet Şengöz[/caption]
Kapının önündeki tepsiye dizilmiş kerhane tatlısından üçer beşer tane lapur lupur attık ağzımıza. Refik, “Ben bi’ tuvalete gideyim,” dedi, “bir iki posta atayım ki içeride daha fazla kalayım.”
Ben arkasından tecrübe denen şeyi düşündüm. Elim ayağım birbirine girdi diyecektim ki ayaklarım hatırlattı bana böyle bir deyimi kullanamayacağımı. Bir keresinde, “Biz de Dağkapı’dan Seyrantepe’ye yayan geldik,” demiştim, yıllarca dalga geçti benimle mahalledekiler. “Tabii tabii, seni iten adamın dili dışarıda varmışsınız Seyrantepe’ye de, senin haberin yokmuş oğlum,” deyip durdular.
Bir sigara yaktım, tatlıdan sonra da içilmiyor bu meret. Refik bir şey unutmuş gibi döndü, “İstersen sen de gel,” dedi eliyle.
“Yok,” dedim, “sen git işini gör.”
O gitti, ben sakinleşeyim diye bir sigara daha içtim.
Filmlerde görmüş, internette gizli gizli seyretmiştim o işin nasıl yapıldığını. Bunu görebildiğim için dua üstüne dua okudum, bin kere şükrettim Allah’a. Ya kör olsaydım! Sonra da böyle bir yerde Allah’ın adını andığım için çarpılırım diye korktum.
Bana bakan insanlar hallerine şükrediyor. Bunu, gözlerini benden hızla alıp gökyüzüne bakmalarından anlıyorum. Allahım, diyorum, dünya böyle bir yer, insanların yarısı bir diğer yarısına bakıp şükrediyor.
“Ee, hazır mısın,” diye döndü Refik.
“Hazırım,” dedim.
Öğrenilmiş jestlerden birini takdim eder gibi, iç cebindeki gazeteye sarılmış kırmızı gülü bana verdi.
“Alev’e verirsen muamelesi iyi olur,” dedi, “kırmızı gülün hastasıdır o.”
“Ben arkadaşımın girdiği karıya girmem,” dedi yanımızdan geçenlerden biri.
“Prensip sahibi, namuslu adammış,” dedim. Refik güldü.
“Bana bak lan,” dedim Refik’e, “sen Alev’le olmadın değil mi daha önce?”
“Yok yok,” dedi.
Emin olamadım. Olsam bile, kırmızı gülü kendime dillendirmek istemedim, aman canım dedim, o da bir başkasından duymuştur.
Her türlü kahkahanın atıldığı o camekâna vardık sonunda. Sıra sıra dizilmiş yarı çıplak kadınlar, ellerinde uzun Parliament sigaralar, sigaranın beyaz filtresinde her türlü arzuyu kışkırtan kıpkırmızı ruj izleri. Hayâsız jestleriyle açlığa sofra açan, “Gel, gel, gelsene,” diyen davetkâr bir tecrübenin işaretiydi dilleri. Yaman kadınlardı bunlar, gelenleri gözleriyle de soyarlardı. Hoş, camekânın berisindeki erkeklerin de içeridekilerden eksik kalır yanı yoktu. Bilinçaltının bütün fantezi cümleleri camdan cama gidip geliyordu.
Gözyaşından çok kahkahanın olduğu salonda kadının biri kenara çekilmiş, gözyaşlarını koluyla siliyordu.
İliklerine kadar rahatlamış, sırtları dik adamlar salondan birer birer gülümseyerek çıktı.
İçeride kül tablaları ve saksıların havada uçuştuğu bir tartışma koptu. Kadının birine musallat olmuş Bekir’in birini apar topar, tekme tokat kapı dışarı ettiler salondan.
“Seni sikerim, araya karbon kâğıdı da koymam oruspu!” diye bağırdı dili dişlerine dolanan adam.
“Senin ruhunu şişeye koyar götünden şırıngayla kan alırım lan pezevenk!” dedi oruspu.
Biraz uzaklaşınca daha da güç kazanmış gibi elleriyle kollarını da cümlesine katıp tehditkâr işaretparmağını sallaya sallaya,
“Ölüm de var,” diye bir kez daha bağırdı adam.
“Ulan ölmeyen mi var,” diye yanıtı gecikmedi oruspunun.
“Tamam sakin ol abla,” diye öbür kadınlar teskin etmeye çalıştılar onu.
“Ne sakin olacam be, hayat restini göstermiş, görmezsen soytarısı olursun,” deyip yeşil kadife koltuğa gömüldü, ayaklarını üst üste attı.
Gidip sigarasını yakmak geldi içimden.
“Her şey sahnesinde belli olur,” dedi Refik, “hadi bakalım.”
“Oynama sırası bende,” dedim.
Alev’le pazarlığı Refik yaptı, durumumu izah etmiş. “Merak etme, viziteden fazlasını istemedi,” dedi.
Loş bir ışığa gömülmüş oda, rengârenk. Duvarlarda çıplak kadın posterleri. Tuvalet masasında bir dizi makyaj malzemesi, tuhaf tuhaf kutular, parfüm, yağ, vazelin ve sabunlar sıralanmıştı. Kapısı açık dolapta insanı baştan çıkaran kırmızı, siyah, beyaz gecelikler asılıydı. Kapının hemen yanında lavabo, bir şişe kolonya ve katlanmış peçeteler sehpanın üstünde. Acaba yapabilecek miyim, diye bir kez daha düşündüm.
Yatak odasından ziyade unutma odası olarak tasarlanmıştı sanki. Odanın tam ortasındaki büyükçe yatakta parlak kumaşların üstüne uzanmış beni bekliyordu Alev. Odanın mavi, kırmızı, yeşil, sarı loşluğundaki ışıklar Alev’in yaşını gizlemek için yanıp sönüyor, bembeyaz teni iştah kabartıyordu. Elimi zekerime götürdüm, tamamdır bu iş, dedim.
Kahkahalar atarak, “Demek milli olacaksın ha, siftahı benden bereketi Allah’tan,” diyerek, “gel kocacığım, gel...” diye buğulu sesiyle seslendi.
Işıklar sadece yaşını yalanlamakla kalmıyor, odayı gizemli bir yere çeviriyor, güzel yalanların uğradığı bakışlarını baygın kılıyordu.
Alev’in çarşafa dağılmış kıvırcık sarı saçlarının ayırdına varmamla annem gözüme doldu. Bayılmışım.
Beni uyandırdıklarında kesik kesik nefes almamla hıçkıra hıçkıra odanın kapısını dışarıdan kapatmam bir oldu. Yumruğum gözlerime mendil. O salondan nasıl çıktığımı hiçbir zaman unutmayacağım.
Üstüm başım kolonya kokuyor, peş peşe sigaralar elimde. Evin kapısında bekledim Refik’i. İçeriden, “Çocuk malı görünce heyecanlandı zaar,” diyen Alev’in sesi, yer yarılsa içine girsem, “Seni sikerim araya karbon kâğıdı koymam,” diyen adamın cüreti, “Ölüm de var, ölüm de var...” sesi kulaklarımda. Neden sonra geldi Refik. Sırtı pek, yüzünde kuşkulu bir merak.
“Tamam mı?” dedi.
“Bana bir sigara verir misin?” dedim.
“Niye lan, amına koduğum niye?” dedi.
Sustuk.
Yola koyulduk gidiyoruz, çakıl taşlarının üstünde tıngır mıngır.
Durdu.
“İstersen bir daha deneyelim,” dedi, “bu sefer başka bir karıyla...”
Cebimdeki kırmızı gülü önüme fırlattım. Refik’in elleri sandalyemin kollarında, nişan alır gibi sürüyordu beni.
Çakıllı yolun taşlarında parçalanmış kırmızı gülün yapraklarındaki teker izlerimi düşündüm.
İki tek attık birlikte.
Refik beni eve bıraktı, sonra da gitti.
Annem içeride hikâyemize hüngür hüngür ağladı.
Çok değil, aradan birkaç gün geçtikten sonra teyzem kızı bize misafirliğe geldi. Şerbetlenmiş, taze evli kadınlar gibi güzelleşmişti. Ben aklımda kırk tilkiyi büyütmenin sabrıyla baktım ona. Kocasıyla arası bozulmuşmuş biraz. “Başka bir kadınla görülmüş,” diyor. Annem tecrübesini konuşturuyor, “Olur böyle şeyler, bazı şeyleri görmeyeceksin,” diyor. On günlük bir süre tanımışlar birbirlerine. Zaman her şeyin ilacıymış. Hem bizi çok özlemişmiş, ne de olsa çocukluğu, ilkgençliği bu evde geçmiş, annem de öyle çok ısrar edince dayanamamış...
Kırk tilkiyi büyütmenin zahmetine kolay varılmıyor. Ee, boşuna dememişler, “Sakata gelmeyelim,” diye. Hiç kimsenin sakatlar kadar ince eleyip sık dokuduğunu düşünmüyorum. Çünkü sakatların bir ayağı da sektirmeden akıllarında yol alır. Hayat buna mecbur etmiştir. Varsa aklınızı karıştıran bir olay, almanız gereken önemli bir karar; kitap karıştırmayı, uzman bir kişiyle görüşmeyi, fal baktırmayı, kara kara düşünmeyi bir kenara bırakın. Size önerimdir: Bir sakata danışın! Ama onun da bir menfaati varsa bu işte, işte o zaman toz olun ordan, derim.
Hislerimin önüne geçemiyor, teyzem kızının gözlerinin içine bakamıyordum, göz göze gelsek onu arzuladığımı anlamasından korkuyordum. Susuzluktan ölür gibi bakıyordum ona. O da sanki bir bardak naneli soğuk limonataydı da evin içinde salınıp duruyordu. Orası burası açılıp saçılırken ben yokmuşum gibi mi davranıyor, yoksa resmen bana iş mi koyuyordu anlamıyordum.
Kocasının intikamını benimle mi alacak, diye düşünmedim de değil.
Teyzem kızının gelişi annemin tezgâhı da olabilirdi.
Gecenin sabaha kol verdiği bir saatti. Teyzem kızı odamın kapısını tıklatmadan içeri girdi, kapıyı kararlı kapattı. Tüm şehvet ve şefkatiyle yanıma süzülüp, “Hüşşş,” diyerek koynuma sokuldu. Geceliğini yatağın içinde çıkardı. Ve ben kalbimin gürültüsünü duydum.
Gündüzden ezber ettiğim yuvarlak kolları, hatmettiğim uçları diri ayrık göğüsleri, ayaklarını üst üste atarken sıyrılan eteğinden gördüğüm sütbeyaz baldırları, simsiyah külotu, kuş yuvası gibi koltuk altı, ten rengi sutyeni, geniş kalçalarının arasına sıkışmış eteğini çekiştirmesi...
Kalbimin gürültüsünden ölmezsem sabahı edeceğim, dedim. Başımı yuvarlak memelerine gömdü. Parmakları ensemde, saçlarımın içinde gezerken başımı göğüslerinin arasındaki kuytuya çekti. Memesinin ucunu ağzıma verip emdirdi, meme uçları dipdiri bir hale gelince sarhoşlar gibi rahatlayıp tuhaf bir huzura erdim. Filmlerdeki gibi öptü beni, elleri tırnakları sırtımda gezindi. Ensemde soluklanıp durdu. Benim zeker çadırı çoktan kurmuştu. Bana sarılıyor, ateşten dudakları, ıslak dili göğsümde geziniyor, boşaldı boşalacak kalbim ağzıma geliyordu.
Sonunda incecik parmaklarıyla çadırımı söktü. Kamış kalemimi hokka ağzına aldı. Derken şaha kalkmış görkemli atımın üstüne bindi. İnim inim inlerken araya benim güçlü ve düzensiz hırıltılarım karıştı. Böyle böyle, inleye inleye, birbirimizi terlettik. Benim o saate değin “sağlam” bir hayatım varmış. Felç olmak nedir, ben asıl o zaman anladım.
O ağzı, ah o ağzı hiçbir zaman unutmayacağım.
Bir at nasıl yorulursa öyle yorulmuş, sırtımı dönmüş yüzüstü uzanırken kalktı yanımdan. Geceliğini giydi. Kararlı adımlarla uzaklaştı, kapının ağzında bir “şak” sesi, takılarından birini düşürdü. Fark etmedi. Arkasından seslendim, sesin gelmediği yere, nasıl bir şey olduğunu bilsem koşacaktım. Bir süre daha onun hayaliyle neye uğradığımı şaşırarak az önce yaşadıklarımızı bir daha, bir daha, bir daha hayal ederek sızmışım.
Sabah kahvaltıya birlikte oturduk. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyor, sesinde kuş cıvıltıları, anneme şirinlikler yapıyor, benim çayıma şekeri kendisi koyup karıştırıyor, uzanamadığım tereyağını önüme sürüyor, ben ne olup bittiğine dair aklım karmakarışık gözümü gözüne diktiğimde, yüzümdeki güzelliğin, o güzel nakışın tüm eksikliklerimi silip bir tarafa attığından söz ediyor; ben, hani nerde, nerde benim ayaklarım, diyemiyorum.
Yok, dün gece hiçbir şey olmamışı ustalıkla oynuyor. Daha fazla dayanamadım. Kahvaltıyı terk edip odamın kapısına düşen takısını aramaya gittim.
Yok.
Yoktu.
Döndüm, mutfakta bulaşık yıkarken buldum onu. Bir yandan da benim duyabileceğim biçimde, anneme kocasını sabahki telefon konuşmasından sonra affettiğini, bu gece kendi evine döneceğini söylüyordu.
Dün gece oldu mu gerçekten, yoksa aklımın bana oynadığı zalim bir oyun muydu, bilemedim. Galiba hiçbir zaman da bilemeyeceğim.