“Hadi hazırlan. Yemeğe gidiyoruz.”
“Ama ben evde kutlayacağız sanıyordum. Sevdiğin yemeklerin hepsini yaptım. Masayı da tam senin sevdiğin gibi donattım. Git bir bak.”
“Zararı yok. Eve dönünce onlardan da yerim.”
“Oğul da erkenden uyudu. Bütün gece baş başa kalalım diye yatırmadım öğle uykusuna. Mutfakta geçti günüm. Doğru dürüst ilgilenemedim yavrucakla, bir de uykusunu mu bozayım?”
“Annemin haberi var. Gelecek birazdan.”
“Pes doğrusu Ali. Yemeğe gideceğimizi annene söylüyorsun, bana söylemiyorsun.”
“Anla işte kime sürpriz yaptığımı.”
“Böyle durumlarda sürprize değil zamana ihtiyacı olur çocuklu bir kadının. Ne giyeceğimizi, saçımızı başımızı nasıl şekillendireceğimizi günler öncesinden başlarız tasarlamaya. Yemeğe gitmekle ilgili her bir küçük ayrıntıyı incelikle düşünüp, tatlı tatlı düşlemek yemeğe gitmekten daha fazla mutlu eder bizi.”
“Hiçbirine ihtiyacın yok senin, olsaydı sabah evden çıkmadan söylerdim.”
“Bu kaçıncı! Yalvarırım bir daha yapma bunu. Hem annen su böreği pişirip getirmişti. Ben de çay demledim. Aksi gibi de tıka basa yedim. Bu fırlamış göbekle insan içine nasıl çıkacağım ben?“
“Ben börek getirdiğimde kızarsın, yemezsin, yiyeceğin mi tuttu bugün?”
“Haklısın. Suç bende. Annenin kim olduğunu unutuyorum. Zehirli elmayı her getirişinde afiyetle yiyorum. Yaptıkları yetmiştir, diyorum. Bir daha yapmaz, diyorum. Oğul’un hatırına bize kıyamaz artık, diyorum.”
“Günahını alma şu kadının. Ne yapsa yaranamıyor sana.”
“Yalvarırım uyan artık. Ayağımızı kaydırmak, bizi birbirimize düşürmek için fırsat kolluyor annen. Sen de yemeğe gideceğimizi bana değil ona söyleyerek altın tabakta sunuyorsun ona bunu.”
“Namazında niyazında. Ağzı var dili yok kadının. Daha fazla canımı sıkma da git hazırlan.”
“Nefret ediyorum bu körlüğünden, kör bir adamla yemeğe falan gitmem ben.”
“Gideceksin.”
“Gitmeyeceğim.”
“Git giyin.”
“Bir şartla. Kırmızı elbisemi giyersem giderim.”
“Onu giyemezsin. Omuzların gelin beni öpün diyor.”
“İlk sevgililer günümüzde onu giymiştim ama. Çok yakıştırmıştın bana.”
“Evli barklı kadınsın artık. Annesin. Ona göre giyin.”
“O zaman gitmiyorum. Annenle git. O hem senin istediğin gibi giyinir hem de bir dediğini iki etmez. Üstelik ona benden önce söylemişsin. Senin bizimle ilgili bütün planlarını ilk önce o öğreniyor. Çok geçmeden de bize karşı kullanıyor bunu. Bıktım ikinci kadın olmaktan. Kaynana değil kuma mübarek. Evlat değil koca doğurmuş kendine.”
“Sabrımı taşırma. Bu gece bu yemeğe gidilecek. Bulmuş da bunuyor hanımefendi. Başka kocalar bugünün hangi gün olduğunun bile farkında değil.”
“Başka şeylerin de farkında ol istiyorum ben. Daha önemli şeylerin.”
“Farkındayım. Çuval giysen yakışır. Saçını da şöyle bir toplasan yeter.”
“Beyaz gömleğini giyersen giderim.”
“Yakışmıyor o bana. Onu giydiğimde kefenlenmiş gibi hissediyorum kendimi.”
“Siyah kazağını giy o zaman.”
“Onunla da gangster gibi oluyorum.”
“Ne giyeceksin pekiyi.”
“Üstümdekilerin nesi var? Unuttun mu? Bunları da sen almıştın bana.”
“Unutmadım. Ama gece için uygun değiller.”
“Sinirleneceğim artık. Elimden bir kaza çıkmadan git giyin.”
Evlenmeden önce kayınvalidesini memnun etmek için aldıkları siyah elbiseyi giyer Leyla. Arkasında şifondan bir dekoltesi olmasına rağmen etekleri ayak uçlarını, kolları parmak uçlarını örtecek kadar kapalıdır.
“Harika görünüyorsun sevgilim. Kırmızı elbiseni de bensiz bir yerlere gittiğinde giy. Pezevenge bak, karısını pazarlıyor dedirtmeyelim kimseye.”
“Bu elbiseyle de yasta olduğumu düşünecekler ama.”
“Onu senin gibi kadınlar öyle düşünür. Onları da tamama tutacak değilim şu saatten sonra.”
Çok geçmemişti ki Ali’nin annesi memnuniyetsiz bir suratla geldi aşağıdan. Kendi evine girer gibi zili çalmadan cebinde taşıdığı anahtarla açtı kapıyı. Leyla'nın hiç hoşlanmadığı doğru da bulmadığı, onlara ait kabalıklardan sadece biriydi bu. Mutluluğun anahtarının henüz nerede olduğunu bulamamıştı Leyla ama mutsuzluğunkinin kayınvalidesinin cebinde gezdiğinden emindi. Evlenmeden önce düşlediği o iki kişilik rüyayı hiç yaşayamamıştı Leyla. Birkaç kadeh içip neşelenirdi bazı akşamlar Ali. Leyla’ya sokulup ikisinden başka her şeyi unuturdu. Nasıl denk getiriyorsa artık, kayınvalidesi tam o anda çıkagelirdi yukarı. Ahlak polisine yakalanmış suçlular gibi ne yapacaklarını şaşırırlardı. Büyü her seferinde onun yaptığı baskınla bozulurdu. Rüyadan her defasında erken uyanılır, gerçek dünya yaşlı ve fütursuz bir kadının yüzünde kendini arsızca gösterirdi.
Oğlunu geliniyle paylaşmayan kayınvalidelerdendi Kadriye Hanım. Ali’nin evlendikten sonra azalan ilgisini çekmek için sık sık yataklara düşmekten, yaşına yakışmayan türlü numaralar yapmaktan utanmayan bir kadındı.
Leyla’nın giyinmiş oluşundan A planının işe yaramadığını anlamıştı. Şeytani becerisi yüksek olduğundan hiç zorlanmadan B planını uygulamaya koydu. Geçip salona inleyerek attı kendisini kanepeye. Ali’nin buna dayanamayıp yemeği iptal edeceğinden emindi. İnleyerek telefon edip işyerinden getirttiği çok olurdu onu. Ama bu kez o da işe yaramamıştı. Canı iyice sıkıldı Kadriye Hanım’ın. Savaşı Leyla kazanıyor gibiydi. Üstelik de hiç çarpışmadan. Canını teslim etmek üzere olan hastalar gibi bir kez daha inledi. Ali birileriyle iddialaşmış gibi gitmek için bütün şartları zorlamaktan geri durmuyordu. Annesinin tansiyonunu ölçtü önce. Normaldi. Ateşini ölçtü. Şekerini ölçtü. Hepsi her zaman olduğundan bile daha iyiydi. Kıskançlık ve kurnazlık zihniyle birlikte bedenini de güçlendirmişti yaşlı kadının. İlaç sepetini bir şişe suyla birlikte baş ucuna koyup öptü annesini Ali.
"Hiçbir şeyin yok anneciğim. Börek yapmak bir parça yormuş seni. Oğul uyuyor zaten. Sen de yat dinlen."
Leyla birikmiş öçlerinden birini alır gibiydi.
“Benim Oğul’um senin, senin oğulun benim bu gece anneciğim. Bir şey olursa hemen ara.”
Gözlerini öfkeyle Leyla’ya belertmiş halde bırakıp çıktılar Kadriye Hanım'ı. B planı da işe yaramamıştı. Ama bu hiç sorun değildi, Kendisini çok da zorlamadan yeni bir planı uygulamaya sokacak kadar iyi çalıştırıyordu kafasını bu konulara. Kalkıp masaya doğru yürüdü. Leyla’nın hazırladığı yemekleri ve sofra düzeninin şıklığnı görünce iyice nevri döndü. Pişirdiği yemeklerle birlikte insana parmaklarını da yedirtecek cinsten bir kadındı Leyla. Ne giyse, ne sürse yakıştırırdı kendine. Sessizdi ama hazırcevaptı. Bir sözü bin söze bedeldi. Konuştuğu zaman herkes ağzının içine düşerdi. Hiç evlenmemişti oğlu. Pırlanta gibiydi. Peşinde onlarca genç kız vardı. Hangisine gel dese koşardı. Ama o Leyla diye tutturmuştu. Ne bulduysa o dul kadında. Gözü ondan başka kimseyi görmemişti.
Yıkılmaz bir kale gibiydi Leyla. Ama Ali annesine karşı çok zayıftı. Bu, bir umuttu Kadriye Hanım için. Engel olamadığı bu evliliğin bittiğini görmeden ölmek niyetinde değildi. Oğlunun koynuna bir kızoğlankız sokmazsa gözleri açık gidecekti.
Arabanın kapısını olgun bir adam gibi açıp Leyla'yı oturttu önce Ali. Damarı tutmadığı zamanlar nasıl da sevilesiydi. Leyla ilk bu yüzüyle görmüştü Ali’yi. Kapıları açan. Sandalyeleri çeken. Mantosunu tutan. Sadece Leyla’nın değil ailesinin de ayaklarını yerden kesmişti onun bu incelikli davranışları. İlk kocasının telafisi olduğunu düşünmüştü herkes onun. Ne yazık ki evleninceye kadar sürmüştü Ali’nin beyaz atlı prensliği. Nikâhtan sonra kapıları açmak şöyle dursun uzun aralıklardan ve uzunca yalvartıp yakartmalarından sonra götürür olmuştu Leyla’yı annesinin evine. Kendi yaşadığı hüsrandan çok ailesinine yaşattıklarına üzülmüştü Leyla.
Gizlediği bir sevinçle direksiyona geçti Ali. Arabayı çalıştırmadan önce Leyla’ya baktı. İstediği restoranı da istediği elbiseyi de bir kez daha kabul ettirmeyi başarmıştı ona. Adamlık buydu işte. Leyla’da kadınlığını yapacaktı elbet. Önce itiraz edecek, olmadı kıyameti koparacak, baktı yine olmuyor kuzu kuzu boyun eğecekti. Ali’nin gülen bakışlarından cesaret aldı Leyla.
“Beni ilk götürdüğün yere gitseydik keşke,” dedi.
Bir bellek kamaşması yaşamıştı o gün orada Leyla. Ali, kendi tabağındaki yiyecekleri uzattıkça ona, babasının elleri gelip durmuştu gözünün önüne. Restorandan çıkıp arabaya doğru yürürlerken elini Ali’nin elinde bulmuştu. Hep soracak olmuştu. O gün ilk sen mi benim elimi tuttun, yoksa ben mi yaptım bunu, diye. Sen yaptın, demesinden korkup bir türlü soramamıştı.
Evlenmeden önce yaptıkları hiçbir şeyin hatırlatılmasını istemiyordu Ali. Reddediyor gibiydi. Kolayını bulsa ikisinin de belleğinden sildirirdi o günleri. Sinirlendi.
“Ergenlerin gittiği yerler bize göre değil artık Leyla. Evli barklı insanlarız. Ne işimiz var oralarda?” diye bağırdı.
Kendisinin bağırması yetmiyormuş gibi arabasını da bağırtarak hızlandı. Neyse ki gidecekleri yer çok uzak değildi. Yerli yersiz manevralar yapacak kadar hırçınlaşmasına fırsat olmadı.
Deniz kıyısındaki bir restoranın denizi görmeyen masalarından birini rezerve ettirmişti Ali. Geldiğine pişman olacağını bildiği halde bu kadarını beklemiyordu Leyla.
“Denizi gören onca boş masa varken neden duvarı gören bir masa seçtin ki?”
“Gözün dışarda olmayacak. Bana bakacaksın bu gece. Sadece bana.”
Ali’nin Leyla’ya sunduğu her şeyin bir bedeli vardı. Yaptığı sürprizler. Aldığı pahalı hediyeler. Ali’nin kredi kartıyla ödediği alışverişler. Bunların hepsinin karşılığı boyun eğme ya da yok sayılmaya tahammülle ödeniyordu Leyla tarafından. Başlarda iyi gelmişti Ali’nin bu vericiliği Leyla’ya. Hangi kadın hayır diyebilirdi ki buna? Ama ne var ki gözü doydukça kaşıkla verileni kepçeyle ödemek ağır gelmeye başlamıştı. Tatile ya da yemeğe gidiyoruz dendiğinde sevinmek şöyle dursun tüyleri diken diken oluyordu artık. Evlenmeden önce bu bedeli hesaplayamayan Leyla gibi Ali’nin de hesaplayamadığı şuydu; bedelli olan her şeye er geç doyulurdu. Küçük şeylerden mutlu olmayı bilen kadınlar daha da erken doyardı bunlara. Leyla’nın doyduğunun farkında olmadığı gibi önceliklerinin değiştiğinin de farkında değildi Ali. Bir kez daha kendisi için önemli olanın ne olduğunu anlatmaya çalıştı Leyla.
“Al işte sadece sana bakıyorum. Her zaman her dediğini yaptırıyorsun ama yine de yüzün gülmüyor.”
“Kadın milleti değil misiniz? Sürekli sizin gibi sırıtalım istiyorsunuz. Bir de yüz versek ağzınız hiç kapanmayacak.”
Ali’nin sert erkek olmaya çalışırken komikleşmesi güldürdü Leyla’yı. Erkeklerden nefret edememesinin sebebi de buydu. Devasa cüsselerinin içinde büyümüş gibi davranmaya çalışan küçücük çocuklar cirit atıp duruyordu.
Her ikisini de selamladıktan sonra getirdiği menüleri önlerine koydu garsonlardan biri. Rakı içmezdi Ali. En şaşırtan tarafı da bu olmuştu Leyla’yı. Şarap içerdi. Özel günlerde içmek için özel şaraplar alırdı. En gösterişli ve pahalı olanlarını Leyla için seçer, ne zaman içeceğine de o karar verirdi. Açıp keyfine göre içmeyi denediği ilk seferde burnundan getirmişti Leyla’nın. Oysa Leyla için kutlanacak günler değil kutsanacak anlar vardı. Akşam kızıllığında sebepsiz yere efkârlandığında... Gecenin bir vakti gençlik günlerinin çaresizliğine hüzünlendiğinde... Birden gerçekleşiveren bir düşüne çocuk gibi sevindiğinde… Eli gitmese de aklı onun için alınmış o şaraplardan birine mutlaka giderdi. Ali’nin nadiren keyiflenip ikram ettiğindeyse bir bahane bulup içmezdi. Bu gece içecekti ama. Kayınvalidesine inat sarhoş dönecekti eve.
“Benim karnım aç değil, şarap ve peynir istiyorum sadece.”
“Yemeğe geldik Leyla’cığım, içmeye değil.”
“Börek yediğimi söylemiştim sana ama dinlemedin.”
“Mesele börek değil. Sen yine annemi taktın kafaya değil mi?”
“Yiyecek halde değilim, bütün mesele bu.”
“Neyse ne! Az da olsa yiyeceksin.”
“Bütün gün yemek pişirdim. Bir de üstüne börek yedim. Erken haber vermezsen böyle olur.”
“Şarabın yanına kuru et ve saganaki söylüyorum sana ve itiraz istemiyorum. Hatırım için yermiş gibi yap en azından. Suratını da asma. Sabahlayacağız bu gece. Yarın izinliyim.”
Gülümsemeye çalıştı Leyla. Acı bir sıcaklık yayıldı içine. İki bedenin bir araya gelmesi kolaydı da iki ruhun bir araya gelmesi sanıldığı kadar kolay olmuyordu. Ali’ye çok kızmasına rağmen asıl suçlunun o olmadığını görecek kadar kafasını yormuştu evlilik denen bu çetrefilli meseleye. Mutsuz olan sadece Leyla değildi. Bütün kadınlar gibi bütün erkekler de aynı mutsuzluktan mustaripti. Kadınların hayatı kocaları tarafından gölgeleniyordu ama erkeklerin hayatı da hiç aydınlık değildi. Onları anlayışlı, ince, duyarlı olmaktan alıkoyan; kaba saba, dediğim dedik olmaya zorlayan daha büyük bir gücün baskısı altında ezilerek yaşıyorlardı. Hayvanların insanlardan daha şanslı olduklarını düşündü Leyla. Yıllar önce yüz yüze vermiş iki kedi görmüştü. Burun burunaydılar. Aynı anda nefes alıp aynı anda veriyorlardı. Tek vücut tek nefes olmuşlardı. O büyülü âna şahit oluncaya kadar bir şikâyeti yoktu Leyla’nın yalnızlıktan. O günden sonra gözünün önüne sık sık gelen kedilerin o aşkın hâli değiştirmişti fikrini. Aralanan kalbi, Ali’nin de zorlamalarıyla sonuna kadar açılmış, bir kez daha deli gibi âşık olmayı başarmıştı. Üstelik asla birlikte olmam dediği fiziksel özelliklerin hepsini taşıyan bir erkeğe.
Garson servisleri getirip siparişleri aldı. Leyla’nın yumuşayan kalbi Ali’ye de sirayet etmiş olacak ki yemekler gelinceye kadar terasa çıkmayı teklif etti. Leyla’nın sevdiği Ali'si bir anlığına da olsa göstermişti yine kendini. Birer kadeh şarap da getirtti terasa. Sordu gözlerinin içine baka baka:
“Sen söyle güzelim. Neye içelim?”
“Oğul’umuza tabii ki. Ona içince bize de içmiş oluruz.”
“Peki öyleyse. Bize!”
Birer yudum alıp bir süre baktılar birbirlerine. Büyüyü bozmaktan korktu Leyla. Ali’nin hiç değilse sabaha kadar böyle kalmasına içti ikinci yudumu. Leyla’nın elini tutup terasın diğer ucuna doğru yürümeye başladı Ali. Birden durdu. Yıldızları toplarmış gibi yapıp Leyla’nın gece karası saçlarına serpiştirdi. Duvara asılmış bir şapka gibi duran ay’ı alıp kendi başına taktı. Dans etmek istermiş gibi kendine doğru çekmişti ki Leyla’yı garsonun çağrısıyla bıraktı. Vaktiyle şiir bile okumuştu Leyla’ya. Yazmıştı da. İstese yine yazar yine okurdu. İstese sabaha kadar değil ölünceye kadar Leyla’nın sevdiği Ali’si olurdu. Evlenmeden önce olduğu gibi, nereye gideceklerine ne yiyeceklerine hatta ne giyeceklerine varıncaya kadar birlikte karar verirlerdi. Dayatmak şöyle dursun Leyla’nın fikrini almadan ne bir alışveriş ne de bir plan yapardı.
Aceleyle yürüdüler içeri. Belli ki Ali çok acıkmıştı. Sandalyesini çekip oturttu Leyla'yı. Tabağından yükselen dumanı burnuna çekerek kendisi de oturdu yerine. Dana külbastı ve patlıcan salatası istemişti. Gözü doymaz abartırdı böyle kutlamalarda. Ama eve döndüğünde Leyla’nın yemeklerinden de yemeyi düşündüğünden azla yetinmeyi başarmıştı bu kez.
Çatalındaki kara bir lekeden rahatsızlık duyunca garsona seslendi Leyla.
“Temiz bir çatal alabilir miyim lütfen?"
Karısının ihanetine şahit olmuş bir adamın şuursuzluğuyla bağırmaya başladı Ali Leyla’ya.
“Bana niye söylemiyorsun? Beni niye eziyorsun bunca insan içinde? Sakın bir daha tekrarlama bunu. Sakın..!”
İki elini de yumruk yapıp masaya vurduktan ve dişleriyle birlikte yumruklarını sıktıktan sonra kalkıp terasa çıktı. Sigarasını yutacakmış gibi içine çekip sakinleşmeye çalıştı. Bitirmeden söndürüp döndü. Aynı öfkeyle bıraktığı yerden devam etti.
“Ölüm kalım meselesi olmadıkça erkeklerden hiçbir şey istemeyeceksin. Ne istesen başka bir şeye yorar erkek milleti. Hele ki böyle ayak hizmetinde olanları.”
Sesi kendisinden önce küsen bir kadındı Leyla. Susturulmaya görsün, günler sürerdi sesinin normale dönmesi. Konuşmadı. Yemedi. İçmedi. Çok sevdiği kuru eti ve saganaki peynirini çatalla didikleyip bıraktı. Ali sildi süpürdü kendininkileri. Tatlı isteyip istemediklerini soran garsonu Leyla’nın gönlünü almak istermişçesine cevapladı.
“Tatlılar sevgili eşimin maharetli ellerinden bu gece. Sen hesabı getir de gidip eve tatlılarımızı yiyelim bir an önce.”
Yemek boyunca aksilik ettiği yetmiyormuş gibi, direksiyon başına geçince de tersi dönmüştü Ali'nin. Onları eve götürecek yola çıkıncaya kadar ara yollarda dönüp durmuşlardı. Leyla’ya sormuş olsa eve çoktan varmış olurlardı. Ama birinin ona akıl vermesine tahammülü yoktu. Çocuk gibi deneye yanıla yönünü kendisi bulmak isterdi. Bu huyunu bildiği halde dayanamadı Leyla.
"İşin içinde Oğul olmasa sonsuza kadar susar, dönme dolaba binmiş gibi tadını çıkarırdım, ama yeter artık Aliciğim, inat etme de sağdan devam et lütfen."
Sözünü bitirmeden kendini ön cama fırlamış buldu Leyla. Emniyet kemerini takmamış olsa yüzü gözü camdan kazınacak hale gelebilirdi. Duvara toslamış gibi aniden frene basmıştı Ali. Öfkeyle indi arabadan. Leyla'nın tarafına geçip kapıyı açtı.
"Ya çeneni tutmayı öğreneceksin ya da direksiyonu," deyip indirdi Leyla'yı arabadan. Onun yerine oturup hızla çarptı kapıyı.
Arabayı birlikte seçmişler, taksitlerini birlikte ödemişlerdi. Ali'nin babası, aile dostlarına ait bir sürücü kursunda direksiyon öğretmeniydi. Leyla'ya özel dersler vermişti. Buna rağmen onun trafiğe çıkacak yeterlilikte olduğuna bir türlü ikna edememişti oğlunu. Arabası çok kıymetliydi. Borcu bitinceye kadar ikisinin olan araba, biter bitmez Ali'nin oluvermişti.
Bu, direksiyona ikinci mecburi geçişiydi Leyla'nın. İlk seferi bundan daha da trajikomikti. Yeni evliydiler. Oğul henüz doğmamış, Leyla'nın gözü karalığını anneliğin o parlak ışığı aydınlatmamıştı. Ali'nin en yakın arkadaşının eşi tanışma yemeğine davet etmişti çiçeği burnunda çifti. Yemeği olduğu gibi içkiyi de fazla kaçırmıştı o gece Ali. Leyla uyardıkça inadına yemiş, içmiş, iyice abartmıştı. Eve gitme vakti gelip direksiyona geçtiğinde kapıyı dahi kapatamadan sızıp kalmıştı. Leyla da bunu fırsat bilip Ali'yi ite kaka diğer koltuğa atmış, ağzı kulaklarına vara vara araba sürmenin keyfini çıkarmıştı. Arada bir de yan koltukta uyuyan Ali’ye bakmıştı. Leyla’nın araba kullandığını rüyasında görse kendini zorla uyandırır, Leyla’ya bu fırsatı rüyasında bile vermezdi. Belli ki güzel rüyalar görüyordu. Küçük bir çocuğunki gibi aydınlanmıştı yüzü. Leyla’nın onu bu haliyle uzun uzun ve gülerek izlediğini bilse kahrolurdu. Bir kadına madara olmaktansa ölmeyi yeğlerdi. Onun nazarında ölüsüne ağlanması dirisine gülünmesinden çok daha erkekçeydi. Gözüne uyanacakmış gibi görünmediği için arabada mutlu uykusuyla baş başa bırakmıştı Ali’yi o gece. Uyandığında onun kendisini nasıl hissedeceğini bilmek Leyla’yı da en az Ali’nin uykusu kadar derin bir uykuya uğurlamıştı. Ne zaman ayılmıştı? Nasıl kendine gelmişti? Hiç anlatmamıştı Ali. Utancından eve uğrayıp üstünü bile değiştirmemiş, sabah doğruca işe gitmişti. Geldiğinde ağzını yiyip içmek dışında açmamış, günlerce Leyla ile göz göze gelmekten kaçınmıştı. Onun bu çocuksu halleri suçunu kabullendiğini sevimli bir dille anlatmış olduğundan Leyla konuyu açmamak üzere kapatmıştı.
Gözlerini yana kaydırarak izledi Leyla'nın arabayı çalıştırmasını. Bir şeyi de eksik yapsın istedi. Zorlansın. Nasıl yapacağını sorsun. Doğru cevap verdikçe sorduğu sorulara kendisi de Leyla'nın gözünde iyice büyüsün. Yanlış yaptığında da sevsin onu istedi. Doğruyu bulacağını bilsin. Güvensin. Sığınsın istedi. Bunları söyleyemeyecek kadar gururlu olduğu için de avazı çıktığı kadar bağırdı.
“Sağa çek. Böyle bir araba bu hızla kullanılmaz? Madara ettin bizi millete. Senin derdin eve erken gitmek değil, araba kullanmakmış.”
“Yapma artık Ali. Yeter. Düşmanınmışım gibi davranıyorsun yine bana. Karınım ben senin. Hiçbir şeyin olmasam bile bir kadınım. Lütfen bunu unutma.”
“Sen de bana her fırsatta akıl verme. Ben de bir erkeğim, sen de bunu unutma.”
Durup sağda el frenini çekti Leyla. Ali arabanın önünden, o arkasından yürüyüp değiştirdiler yerlerini. O çok sevdiği gürültülü patırtılı şarkılardan birini son sesle açtı hemen Ali. Evde ya da arabada, bunu yapmadan hiçbir kavgayı bitirmezdi. Leyla’nın sustuğu noktada bas bas bağırmaya başlayacak olan kendi vicdanını ancak böyle susturabiliyordu çünkü.
Eve vardıklarında kendiliğinden bitmişti kavga. Leyla Oğul’un odasına, Ali mutfağa geçti. Geçerken salonun kapısından içeri baktı. Annesini uyumuş bulmayı bekliyordu. Ama uyumamıştı. Yatmadan önce dini bütün bir huzurla uykuya dalabilmek için adet haline getirdiği tespihini çekiyordu.
“Kahve ister misin anneciğim?” diye sordu Ali.
Annesi tespihine ara vermemek için başını birkaç kez arkaya atarak gösterdi istemediğini.
Şekerle kahveyi büyük bir fincanda ezerek köpürttü Ali. İki küçük fincana paylaştırıp kaynattığı suyu döktü üstlerine. Yatağında ters dönen Oğul’u düzgünce yatırıp üstünü örtüyordu ki Ali’nin sesiyle irkildi Leylâ.
“Bu masanın hali ne böyle anneciğim?”
Bitmesine çok az kalan ibadetini tamamlamadan cevap vermedi annesi. Bitirdiğinde soruları sınav öncesinde ele geçirmiş hınzır bir öğrenci gibi ezberinden cevapladı Ali’yi.
“Uyuyup kalmışım bir ara oğlum. Uyandım ki Oğul almış eline mayonezi sıkıp duruyor. Daha önce ketçabı bitirinceye kadar sıkmış üstelik. Bana hesap soracağına çocuğunu terbiye edemeyen karına sor.”
Öylesine uslu bir çocuktu ki Oğul, annesi çağırmadan gelip masadaki yerine oturmazdı. Tabağına yemek koyuncaya kadar elini çok sevdiği yiyeceklere dahi sürmezdi. İstediği bir şey olduğunda babasından bile çekinir, fısıldayarak isterdi annesinden. Bu arsızlığı yapabilecek yaradılışta olmadığı gibi yaşını başını almış birçok insandan daha görgülüydü.
Takılıp düşmemek için eteklerini hafifçe kaldırıp salona koştu Leyla. Masaya donuk gözlerle baktı. Ketçap ve mayonez özellikle tatlılara bolca sıkılmıştı . Tuzluk ve biberliğin kapakları açık, içleri boştu. Kekik ve pul biber gökten yağmış gibi savrulmuştu yemeklerin üstüne. Sirke, limon ve zeytinyağına dokunulmamıştı. Meleğine atılan iftiraya dayanamayan Leyla, sesini Ali’nin müziklerini aratmayacak yükseklikte açıp bağırdı.
“Oğul’un işi değil bu. Şeytanın işi!”
“Ağzından çıkanı kulağın duysun Leyla.”
“Oğul yapmadı bunu Ali. Oğul’umuz yapamaz böyle bir şeyi.”
“Annem mi yaptı yani? Bunu mu demek istiyorsun?”
Ali’nin annesine kör oluşu yeterince üzüyordu Leyla’yı. Ama Oğul’u tanımayışı, neleri yapıp neleri yapmayacağını bilemeyişi bardağı taşıran son damla olmuştu.
Bir anda masada buldu Leyla kendini. Hırslanmakla kalmamış güçlenmişti de. Tutup iki eliyle devirdi masayı. Dönüp geri kapıya doğru hızlanmıştı ki konsolun üstünde duran evlilik fotoğrafları takıldı gözüne. Alıp ağlayarak vurdu yere. Paramparça olan çerçevenin üstünde işkenceye maruz kalmış vahşi bir hayvan gibi acı acı böğürerek tepindi. Terliklerini fotoğrafın üstünde bırakıp yalınayak koştu Oğul’un odasına. Arkasından gitmeye yeltenince Ali, kalkıp annesi kolundan sıkıca tuttu onu.
“Bırak gitsin oğlum, sana karı bana gelin mi yok?”






