Nasıl Bilirdiniz?
5 Mart 2019 Öykü

Nasıl Bilirdiniz?


Twitter'da Paylaş
0

Seslendi mutfaktan “Haydi kahvelerimiz soğudu!” Sesini özlemişim, gözlerini, bakışını, utanmasam üzerine ‘Dikkat Kırılır’ yazacağım serçe duruşunu özlemişim. Ne kadar koptuk birbirimizden, sadece zaman değil aramızda duran şey, mesafeler de değil, farklı bir tutukluk –tutuk– gülümsemeye çalışarak mutfağa gidiyorum, kahvelerin yanına lokum koymuş, birer bardak da su. Korkuya benzer tuhaf bir bakış var gözlerinde. Hızla geriye gidiyor beynim; Küçücük elleriyle babasına kahve yapan minik kızın gözündeki korku. ‘Ya beğenmezse, ya kızarsa!’ Sarılıp içime sokmak istiyorum. Burada kal, içimde kal, burada kimse seni incitemez, demek istiyorum. Ooo! Çok güzel görünüyor, ellerine sağlık diyorum sahte bir neşeyle, çocukluğundaki gibi inanmamış gözlerle bakıyor bana. Sakat kalan koluna takılıyor gözüm, orada o yaban ellerde, kocasından gördüğü eziyetle tek başına nasıl baş ettiğini düşünüyorum. Kaç kere dayaktan hastanelik olduğunu, Allahtan çocuk olmadı diyorum içimden.

Sessizce içiyoruz kahvelerimizi. Duvarlara bakıyorum. Siz bari konuşun diyorum. Ne çok şey gördünüz, ne çok şey duydunuz, tanıksınız siz. Konuşun! "Eşyaları ne yapacaksın?” diyor damdan düşer gibi. "Belediye alacak yarın," diyorum, "ihtiyacı olanlara verecekler." Aynı anda yerdeki halıya takılıyor gözlerimiz. Üzerinde gözyaşımız, hatta bazen kanımız olan halıya. “Uğursuz gelmesin onlara da.” "Yok," diyorum, "olmaz öyle şey, uğursuzluk diye bir şey yoktur, varsa da eşyalarda değildir, insanlardadır. Kötü olan insan, eşya değil! " Lokumun tadı bir garip, kahve güzel ama unutmamış çok kaynatmış sevdiğim gibi.

Ses geliyor her yerden, duvarlardan, halılardan, kafama fırlatılan çatallardan, kahve fincanlarından, tabaklardan. Şurada, şu bulaşık makinasının önünde öldüresiye tekmelediği geliyor aklıma, Kafamda oluşan onlarca yumruya rağmen ağlamadığım, bağırmadığım geliyor. Şimdi, şu anda geciken çığlığımı koyuvermek istiyorum, bağıra bağıra ağlamak. Onun, güçsüz sandığım canımın içinin dik duruşunda utanıp tutuyorum kendimi. Aslında dik duruş falan değil onunki, kapatmış kendini, duygularını askıya almış gibi, hissetmiyor gibi – dondurmuş kendini. Kırılıp yanlış kaynadığı için eğri duran koluyla kaldırıyor fincanı, içimde yeni bir isyan. "Artık seni rahatsız etmiyor değil mi?" diye soruyorum, bana uzun gelen birkaç saniye sürüyor soruyu algılaması. “Orası başka bir dünya, başka bir ülke, bir daha yaklaşırsa sınır dışı edileceğini biliyor, bunu göze alamaz, rahatım yani.” –Aşırı mantıklı–.  "Kolun çalışmana engel olmuyor mu," diye aptal bir soru soruyorum. “Senin yüzündeki yara izi çalışmana engel oluyor mu?” diyor –katılaşmış–, der demez pişman oluyor, eski, ürkek, serçe bakışı geliyor ve hızla gönderiyor gözlerindeki çocuk korkusunu, inatla sakat kolunun ucundaki küçücük kalmış eliyle saçlarını arkaya atıyor, arkasına yaslanıp gözlerimin içine bakıyor dimdik. –Küstahlaşmış.– "Sen de," diyor galiba, "sen de bırakıp gittin beni." Hiç fırsatım olmadı anlatmaya, keşke anlatabilseydim. Ülkeyi terk etmem gerekiyordu, yoksa yakalanıp idam edilecektim ya da gözaltında kaçmaya çalışırken pencereden düşüp ölenler arasında olacaktım, yani işkence de öldürüp öyle diyeceklerdi. Ben seni değil, faşist işgal altındaki ülkeyi terk ettim, geleceğimi terk ettim, sadece annemden, senden değil umutlarımdan, ütopyamdan vazgeçtim. O ara, ben yokken sana, anneme neler olduğunu, olacağını düşünecek durumda değildim. Düşündüklerimi anlarmış gibi baktı bana. “Annem hepimizden daha çok eziyet çekti, üstelik onun gelip kendini kurtarmasını beklediği bir ablası da yoktu.” –Hesap sorma aşamasına gelmiş.– “Fotoğrafları ne yaptın?” diyor aniden. "Annemin dışarıya karşı aileyi mutlu göstermek için duvarlara astığı fotoğrafları bir koliye koydum, albümler de aynı kolide, almak istersen alabilirsin." “Ne işime yarar?” diyor soğuk bir sesle. –Vazgeçmiş,– Tamam, istemiyorsan ben alırım derken, senin ne işine yarayacak demesinden korkuyorum, ama demiyor, susup çığlıklarımızın asılı kaldığı tavana bakıyor. –Her şeyi gömmüş,– Beni de gömmüş.

Gömmek mi? Öyle mi? Salonun köşesine üst üste yığdığım kolilere gidiyorum hızla, en üstteki koliyi yere indirip açıyorum, en üstte evet en üstte o duruyor Zeynep;  Ayşe’nin bez bebeği, sarılıyorum bebeğe, ağlarken o gürül gürül yanan soba geliyor gözümün önüne, babamın Zeynep’i sobanın içine atışı. –Kim bilir ne suç işlemişti Ayşe.– O gün büyümüştüm galiba, haksızlığa, baskıya ilk direnişimdi. –Babamı benden beklenmeyen bir güçle ittirip masanın üzerindeki sürahiyi sobaya döküp, sobanın yanında duran maşayla çıkartmıştım Zeynep’i. İlk kez babamın gözlerinde korkuyu görmüştüm; kendine direnebilecek birini görmenin korkusu. Ayşe büyümüş çocuk gözleriyle bakakalmıştı olanlara. Kolları yanmış bez bebeği almadı bir daha. “Zeynep yandı,” dedi, almadı. “O artık yandı,” diye ağladı günlerce. Bilemedim, yanan onun çocukluğuymuş, kendi yanan bedenine sarılmak istememiş.

Kolları yanık Zeynep’i alıp mutfağa götürüyorum, masanın üstüne koyunca yaşla doluyor büyüyen göz bebekleri. –Çözülme.–

Herkes kendi acılarına ağlar ya bazen, öyle kendi kendimize, kendi acılarımıza ağlıyoruz bir süre, konuşmadan. ”Sen benim kahramanımdım,” diyor ağlamasına ara verip. “Tıpkı Zeynep gibi beni ve annemi kurtaracağını sanmıştım yanan sobadan, olsun kollarımız yanmış da olsa sen bizi kurtaracaktın.” "Kurtaracak çok anne vardı, çok çocuk vardı," diyorum. ”Kurtarabildin mi?” diye soruyor. Ne zor bir soru! "Denedim," diyorum, "denedim en azından, tıpkı Zeynep gibi, kolları yansa da kurtarırım sandım, olmadı, yapamadım. Ben ne senden ne annemden vazgeçmedim, sandım ki ben mücadele edersem bir daha hiç kimse bebekleri sobaya atamaz. Affet beni, umudumu affet! Beceremedik."

“Biliyor musun?” dedi. “Bugün mezarlıkta, babamı gömerken neye ağladım biliyor musun? Hani adam, neydi onun adı? Hah hatırladım: İmam, sordu ya, Nasıl bilirdiniz? diye, cevabı bilemedim, nasıl bilirdik? Herkes iyi bilirdik dedi. Ben sustum, iyi bilmezdim çünkü. Hakkınız helal ediyor musunuz, dedi bir de, sustum! Şu duvarlar helal etsin bizim hakkımız, şu halılar, koltuklar, şu fincanlar. Keşke eşyaların hepsini yaksaydık abla, kimseye bulaşmasın bu acı. Ondan kurtulacağım sanarak evlendiğim adam da ona benziyordu abla. Neden insan kaçmaya çalıştığı çukura düşüyor durmadan? Keşke bilseydim bu sorunun yanıtını. Ama susmadım  "İyi bilmezdik," dedim imam sorunca. "İyi bilmezdik."


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR