Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Ağustos 2021

Söyleşi

Nermin Bezmen ile Yaşam Bilgeliği Üzerine Notlar

Efsun Çakır

Paylaş

0

0


Türkiye edebiyatının en sevilen yazarlarından Nermin Bezmen’in Ay Taşı Tanrıçaları isimli yeni kitabı Doğan Kitap tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Yazarın yaşam deneyimlerini kaleme aldığı kitap, okurlara sonsuz tecrübe vadediyor diyebiliriz. Bizler de yaşam bilgeliği konusunda Nermin Bezmen’in izimden gitmek adına kendisine sorular yönelttik.

Efsun Çakır: Kişisel deneyimleriniz mi sizi böyle bir kitap yazmaya yönlendirdi, yoksa okurların talebi miydi?

Nermin Bezmen: Yıllardır okurlarımdan gelen binlerce soruya zaten kişisel deneyim ve hayat görüşümden, seçimlerimden örneklerle vermiş ve vermekte olduğum cevaplar doğrultusunda, ortak paydada buluşan kimi konuları derledim bu kitapta. Tüm yaşam deneyimim değilse bile benim hakkımda okurlarımın en çok merak ettiği konu başlıklarını, görünenin, bilinen arkasındaki duygu ve düşünce dünyamın detaylarını açarak paylaştığım bir kitap Ay Taşı Tanrıçaları.

EÇ: Kitabın bir yerinde, “Hayat şartları bizleri beton yığınları arasında yaşamaya, çalışmaya mahkûm etmiş olabilir ama her fırsatta tabiata dönmek için bir sebep yaratmak şart. İnsan bir silkiniyor o zaman. Geride beton yığınları arasında bıraktığı telaşın, bazen kâbusa dönüşen endişelerin, yarın korkusunun, o delice ve çoğunlukla anlamsız koşuşturmanın bedensel, ruhsal ve zihinsel gerginliğimizin ne kadar anlamsız olduğunu fark ediyor,” diyorsunuz. Bu döngüden kurtulmak için neler yapabiliriz?

NB: Her şeyin sırrı tabiatta. Tabiata dönmeliyiz, başarabildiğimiz kadar. En büyük öğretmen tabiat. Okullarda ders diye okuduğumuz, şifa diye bildiğimiz her şeyin özü tabiatta. Matematiğin, fiziğin, biyolojinin, resmin, müziğin, heykelin, sözlü edebiyatın; tüm duyguların; uysallığın, hiddetin, isyanın, kabulün, romantizmin; hürriyetin, uzlaşarak yaşamanın, her olayın, her canlının kendisine ait bir zamanı, mekânı ve var olma sebebi; denge, soğuk, sıcak, yumuşak, sert, ılımlı, agresif... Hâsılı hepsi ile müthiş bir sırlar okulu tabiat. Onunla iç içe yaşıyoruz bir anlamda. Birbirimizin aynasıyız. O gözle bakarsak, bir o kadar daha zengin karşılık alıyoruz tabiattan.

Duygularımızı, düşüncelerimizi, hayâllerimizi harekete geçiren, ruhumuzu doyuran, kimliklerimize şekil veren her şey, hepsi tabiatta. Tabiatın detaylarından öğrenip bu duyguları, bilgileri isimlendirmiş insanoğlu. Bize hiçbir bilgisayarın alamayacağı kadar bilgi sunuyor tabiat ve hâlâ daha sırlarla dolu. Her birimiz o sırrın parçasıyız. Tamamını çözmemiz mümkün değil ama en azından kendimizi ve tabiatla olan ilişkimizi çözmeye çalışarak varlığımızın nedenini, kıymetini ve özelliğini fark etme şansımız var.

Her şey sakin, genellikle sessiz, ağır ağır derinden yaşanıyor tabiatta. Gereksiz hiçbir gürültü yok. Her şey gerektiği kadar, gerektiği zaman yaşanıyor. Canlılar, yuvasından, ininden memnun. Göç edenler yine bıraktıkları yere dönüyor. Bir yuva yetiyor hayvanlara; bir ikinci, üçüncü için saldırmıyorlar diğerlerine. Ağaç dalları, kökleri birbirine değse de yan yana, iç içe büyümeye devam ediyor.

Ne yazık ki insanoğlu, suni objelerle, suni değerlerle oyalanmaya ve üstüne kendisini bunlarla mutlu hissetmeye o kadar meyilli ki, madde ve görsel zenginlikle yönlendirilmesi hiç zor olmuyor. Gittikçe daha büyük bir arsızlık ve umursamazlıkla dünyayı yok etme hırsına şahit oluyoruz.

“Hayat Ağacı” diye kutsal bir kavram vardır, dünyanın doğusundan batısına, tüm kültürlerde bir şekilde yer almış. Anlamı çok derin, mistik hikâyelerle bezelidir. Aile ağacı kavramı oradan gelmekte ama ne var ki; uzunca bir zamandır gerçek hayat ağacının kökleri sayfalarda resim olarak kaldı, insanoğlu toprakla, kayayla, ağaçla, suyla ilişkisini kaybetti.

Tabiat bize her an kendini hatırlatmaya, ona dikkatle bakmamız için fırsat yaratmaya devam ediyor. Güneş doğuyor, batıyor, mehtap, yıldızlar çıkıyor, bulutlar sürükleniyor, yağmur yağıyor, çiçekler tomurcuklanıp açıyor, ağaçlar renk ve yaprak değiştiriyor. Dalgalar kıyıda yanı başımıza kadar geliyor iyot, tuz kokusuyla. Ama insanoğlu robot gibi yatıyor, kalkıyor, robot gibi ona veya buna koşturuyor, robot gibi eğleniyor. Kendisine “başarı”, “doyum”, “zenginlik”, “eğlence”, “şöhret” diye sunulan ne kadar uyuşturucu varsa onun peşinde tabiatın sihrini fark etmiyor dahi.

Bir keresinde iki gökdelenin arasından, sıkışmış gibi duran bir bulut görmüştüm. Ne kadar hüzünlendiğimi anlatamam. Aslında insanları sembolize ediyordu sanki. Sahip oldukları tabiat mucizesinin farkında olmayan insanları... Her nefes aldığında o eşsiz mucizeden, onun bir parçası olarak neler alabileceğini ve kendisinin o bütüne nasıl katkıda bulunabileceğini düşünmeyen insanlar...

Belki de dünyayı fark etmek, ona karşı sorumlulukları hatırlattığından tabiatı o kadar özlemiyor insanlar artık. Özleyip kavuşsa da o derin anlamının hakkını vererek özümsemiyor. Zira o kadar derin hissedersek, her mavi, her yeşil bize katlettiğimiz ve sahip çıkma sorumluluğunda olduğumuz diğer mavileri, yeşilleri hatırlatıyor er geç.

Tabiatla yeniden kuvvetli bir ilişki kurmamız lâzım. Doğal enerjisi, her biri diğerine uyumlu akan, sebepsiz/anlamsız hiçbir telaşın, kaosun yaşanmadığı dengeleri ile tabiattan ders çıkarabilmeliyiz. Bize sunduğu renkler, koku, görsellik zenginliğini içimize sindirmeliyiz. İnsan tekrar tabiata, diğer canlılara sevgiyle, saygıyla yaklaşmayı öğrense, ne bu dünyaya ne de kendi cinsine bu kadar kolay zarar verebilir.

Şahsen eğitim alanında söz sahibi olsaydım, çocukların okuma, yazmadan önce bir sene sadece tabiatı ve mucizelerini öğrenmeleri, anlamaları, sevip saymaları ve koruma duygularını geliştirmeleri için bir müfredat hazırlardım.

EÇ: Acıları doya doya yaşamak neden önemlidir? Ben onları doya doya yaşamaktan yanayım diyorsunuz. 

NB: Evet. Ben “Acılarımın tadını çıkarıyorum” derim. Acılar, hüzünler, yokluklar, kayıplar, yoksunluklar, dibe vuruşlar... Hepsi benim için yaşamın bir parçası olarak aynen keyif, mutluluk, kazanç anları gibi yaşamın kabullenilen bir parçasıdır. Öncelikle kendimi başa çıkıp çıkamayacağım konusunda tartarım. Şayet elimden gelen bir şey varsa; katiyyen kendime acımakla, moral bozukluğu ve çaresizlikle vakit kaybetmem ve enerjimi hayatımı karartan durumu çözmeye harcarım. Şayet inadım, gücüm ve çabalarımla her şeye rağmen neticeyi değiştirmeyecek bir durum söz konusu ise, bu defa da isyanlar, inkârlar ve sorgulamalarla zaman geçirmem. Madem ki gelmiştir başıma ve düzeltemiyorum, o zaman bana aittir, hayatımın bir parçasıdır.  Kabullenirim ve acımın tadını çıkarırım, sırf bana ait olduğu için.

 Acımı, aynen çok sevdiğim bir manzaraya son defa bakarmış ve sevdiğimle son kez sevişiyormuşum gibi yaşarım. “Acımın tadını çıkarıyorum” dediğim budur, yoksa bırakıyorum kalbimi, ruhumu parçalasın, acıtabildiği kadar acıtsın. Ama beni benden almasına izin vermiyorum. Öyle yaşıyorum ki, benim onu sahiplendiğim kadar o da beni sahiplensin ve beni daha fazla acıtmasın. Bu bir kabulcülük, boyun eğme değil, tam aksine acıyı uysallaştırarak, âdeta terbiye ederek gücünü azaltmak seçimidir.

Evet, acılarımı doya doya yaşamaktan yanayım. Ne bir ilaçla uyuşmak, ne de başkalarının tesellisine sığınmak isterim. Acımın her hücreme işlemesine, kendisini kabul ettirmesine izin veriyorum ve bir yerlere de kaçıp gitmiyorum. Acı, hüzün, hasret, her ne ise, bizim içimizdedir zira, mekânda değil. Uzaklaşmak onları geride bırakmaz. Nereye gidiyorsak bizimle birlikte gelirler. 

Sahiplenip içimizde halledemediğimiz, dışarıdan destekle, ilaç yardımıyla uyuşturulan tüm yıpratıcı duygular ve anılar ilk tetiklendiği anda su üzerine çıkar ve tekrar tekrar yaşanarak kişiyi esir alır. Ben böyle esir alınmaya izin vermiyorum.

EÇ: Dibe vurduğunuz zamanlar oldu mu? Olduysa yüzeye, düze çıkmayı nasıl başardınız?

NB: Olmaz mı? Maddi, manevi, ruhsal, fiziksel muhtelif dibe vuruşları ben de yaşadım. Ama hiçbirinin hayatımı ele alıp yönlendirmesine izin vermedim.

Ben, başa çıkamayacağım zor zamanları ölümcül hastalıklara benzetirim. Onların varlığını kabul etmemek, isyan ve inkârlarla vakit geçirmek zaman ve enerji kaybından başka bir şey değil.

Şunu tecrübelerimle çok iyi biliyorum ki, insanın başına gelen tatsızlık her ne ise, esas ondan sonra hayatı tekrar sırtlamak ve devam etmek için enerjiye ihtiyacı var. Acının, hüznün, kayıpların neden başımıza geldiği ile ilgili isyanlar, inkârlar ve kendimize acıyarak geçirdiğimiz zamanlar bu enerjiyi yer ve bitirir.

Ben  “dibe vuruş”u yaşadığım zaman bütün düşüncemi, gücümü içinde olduğum o çöküş ânından, durumundan nasıl kurtaracağım üzerine yoğunlaştırırım. Olayın sebepleri, nedenleri üzerine kafa patlatmam. Böyle zamanları görünmeyen bir rakiple yarışmada olduğum duygusuyla yaşıyorum. Önemli olan yarışa devam etme gücümü taze tutmamdır.

Yaşam devam ettiği için dibe vuruştan yukarıya doğru yükseldiğimiz gün ruhumuzu besleyecek enerjimiz olmalı ki, hayatı sırtlayıp sağlıklı düşünerek, üreterek, yaşama anlam vererek ve anlam kazanarak devam edebilelim. Yoksa yorgun, yaralanmış, bedbin bir ruh, yürek ve belki de hasta ettiğimiz bir bedenle kendi kararlarımız, seçimlerimiz, hâsılı hayatımız üzerinde hiçbir sahipliğimiz kalmaz. O dibe vuruş sebebi olay veya kişi bizi ele geçirmiş olur ve artık da o yönlendirir. Buna izin vermemeliyiz.

EÇ: Kimimizin az kimimizin çok hobisi var. Siz hobilerinizi bir sanata dönüştürmüş, hayatınızı hobinizle yönlendirmişsiniz. Bu konu hayli ilgi çekici, bu konuyu biraz açabilir misiniz?

NB: Herkesin hobisi olmalı ve sürekli de geliştirmeli diye düşünüyorum. Hobi sadece boş zaman geçirmek için edinilmemeli. Zamanı dinlenerek veya heyecanlanarak yaşamanın yanı sıra, insana gerçek anlamda düşünsel/ruhsal bir şeyler katmalı diye inanıyorum. Bu nedenle hobilerimi hep çok ciddiye aldım. Konularını sadece öğrenmek yetmedi. Daha çok, daha detaylı öğrenmek sevdasıyla, bilmeyene de öğretebilecek gibi eğittim kendimi. Her birini kendi iç dünyamı, yeteneklerimi ve sabrımı ölçerek seçtim. Onlar da benim dünyamı, yeteneklerimi ve sabrımı geliştirdiler. Her biri de hayatımın bir döneminde veya hâlâ daha olmak üzere benim ekmek teknem oldular.

Hayatınızın hangi döneminde nasıl bir sıkıntıya düşebileceğinizi, maddi ek desteğe ihtiyacınız olacağını bilemezsiniz. Böyle zamanlarda, sahiplendiğiniz ve geliştirdiğiniz bir hobiniz sadece hobi olmaktan çıkıp kazanç kapınız olabilir. Yine aynı nedenle tutkularımızı çeşitli tutmalıyız. Biri için gücümüz yetmediği gün diğerini/diğerlerini değerlendirebilelim diye.

Resimle, dekorasyonla başlamak üzere en son yazım dünyasında demir attığım, hobilerimle hayatımı kazanmış olmanın getirdiği mutluluğu da işin kreması diye izah edebilirim. Çok çok sevdiğiniz, rahatlamak için hayatınıza aldığınız bir konuyla hayatınızı kazanıyorsunuz, evinizi döndürüyorsunuz. Bunun verdiği hürriyet hissinin ve mutluluğun derecesini anlatamam. Tabii ki bu noktada artık profesyonelleşmiş ve profesyonelliğin gereklerini yetine getirmiş oluyorsunuz ama bunun yanı sıra hâlâ daha hobi yapar amatörlüğünde de heyecan ve keyif almaya ve “dinlenme” duygusuyla çalışmaya devam ediyorsunuz.

EÇ: Hayatımızda keşkeler oluyor kaçınılmaz olarak, siz keşkeleri tecrübe zenginliğine dönüştürmeyi nasıl başarıyorsunuz?

NB: Geçmişe dönük “keşkeler" hiç bana göre değil. Hayatımın hiç bir döneminde de olmadı. Bunu yaşanmış zamana ve içinde olduğum son âna haksızlık olarak kabul ediyorum. Geçmiş bir zaman diliminde, bambaşka tecrübe, ruh hâli, şartlar, belki de apayrı bir çevre ve coğrafyada verdiğimiz bir kararı ve yaptığımız bir seçimi aradan süre geçip de bugünkü şartlarımızda yargılamak büyük bir acımasızlık. O gün, o hâlimde “tamam” gördüğüm için o seçimi yapmışım veya öyle davranmışım. Demek ki o zamanki Nermin için tamam olan oymuş. Yaşattığı ne olmuş olursa olsun verdiği tecrübeye saygı duyarım ama kesinlikle pişmanlıkla “Keşke” demem. Bana öğrettiğinden dersimi almış olarak yola devam ederim. Şunu da unutmam ki, bugünkü kararlarım, seçimlerim ve şayet geçmişime dönük kıyaslama yapma gücüm oluşmuş ise, bunların hepsi iyi, kötü, yaşamış olduklarımın neticesidir. Hepsi beni büyütenlerdir. Ancak saygı duyabilirim.

EÇ: Artık insanlar sanal ortamlarda fazlasıyla zaman geçiyor, tanımadıkları insanlara bile fazlasıyla zaman ayırıyor. Sizin buna bakışınız nasıl? Siz sanal âlemde çok zaman geçirir misiniz?

NB: Sanal âlemle ilişkiyi olabildiğince sınırlı tutmaya çalışıyorum. Hatta kimi uygulamaları hiç kullanmıyorum. Facebook ve Instagram kitaplarımla ilgili yorumları, soruları takip ettiğim, okurlarıma, fanlarıma cevap verdiğim, yeni meslekî haberlerimi paylaştığım iki sosyal mecra. Her gün, okur-yazar ilişkisini devam ettirdiğim, dünyanın çeşitli ülkelerinden on kadar farklı fan sayfası da dahil olmak üzere kendi sayfalarımdan yaptığım bu buluşmalar dışında, yakalayabildiğim kutlama, baş sağlığı haberlerini ve önemsediğim sosyal sorumluluk projelerini paylaşmak için istifade ediyorum sosyal medyadan ve maksimum bir buçuk, iki saat ayırıyorum. Çok eski arkadaşlarım da var bu sayfalarda ama takipçilerim genellikle okurlarımdan oluşuyor ve onlarla da yazdıklarımın konusu ve kitabımı ne kadar okumuş oldukları çevresinde gelişen bir ilişkim var. Sürekli bir haberleşme, sohbet kulvarı ve/veya özel hayatımın günlük aynası olarak kullanmıyorum sanal medyayı. Fikir ve sanat üzerine yorumları öğrenmek, paylaşmak, kayıp arkadaşların izini bulmak konusunda büyük bir fırsat benim için ama hayatımı yönlendirmesine izin vermiyorum.

Takipçi sayısından ziyade takipçilerimi önemsiyorum. Zira, kimi kişiler için sihirli, yüz yüze gelinmediği ve kişisel bir tanışıklık olmadığı için de kendisinin aslında gerekli sorumluluklardan ve görgü kurallarından çok kolay sıyırabildiği bir ortam sanal medya. İnsanlar çok kolay rahatlıyor, çok kolay laubali olabiliyor ve cesaret kazanıyor. Daha istek gönderirken “Merhaba” demeye zaman ayıramayıp “Mrb” yazan, hiçbir geçmişimiz olmadığı hâlde “Sen” diye hitap eden, hesap sorar gibi "Eee, nasılsın bakalım?” diyenleri baştan çiziyorum. Bir de “Ne iş yapıyorsun?", “Nerede oturuyorsun?” soruları var, üzeri çizilenler arasında...

Bu gibi örnekler bir yana, kendisini bir ekran üzerinde kendi sunduğu kadar tanıyabildiğimiz insanlarla bu kadar kolay samimi ve “arkadaş” olunabilmesi bana garip ve yanlış geliyor. Seçilip konulan görüntüler ve hikâyeler üzerinden “arkadaşlık”lar kurulur ve buna saatler harcanırken insanların kendi yanı başlarında, hayatlarında olan gerçek kişilere, sevgilere daha az zaman ayırması da acı geliyor.

Sanırım, uzaktan uzağa, ekranı kapamakla uzaklaşılan ve hiçbir manevi sorumluluk getirmeyen bu ilişkiler günümüz insanı için çok rahat ve ehven bir buluşma alanı oluşturuyor. Araç olmaktan çıkıp amaca ve hayat tarzına dönüşüyor. Ama bana göre değil.

Kapak Fotoğrafı: Pamira Bezmen

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Albrecht Dürer’in Yahudi Düşmanlığı Ta..T. Erbarıştıran
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Elisabeth Braw

31 Ağustos 2025

Rusya Svalbard'a Dönüyor

Svalbard’ı yirmi beş yıl önce terk eden Ruslar, Sovyet Döneminin ihtişamını geri getirebilmek için Norveç takımadalarına döndüler.  Neil Armstrong Ay’a ayak bastığında yaptığı ilk şey Amerikan bayrağını dikmekti. Ülkeler bir arazinin kendilerine ait olduğunu belirtmek için o ..

Devamı..

Yaz Sıcağıyla Baş Edebilmek İçin Orta ..

James Clark

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024