Neşe Bakan • Eflatun
13 Şubat 2018 Öykü

Neşe Bakan • Eflatun


Twitter'da Paylaş
0

Size doğruları söylemeliyim, yıllardır kaçtım gerçekleri dile getirmekten, ağaçların fısıltılarını duyabildiğim ve tek sakini olduğum o ülkeden. Varoluşun zarif hezeyanlarını ve güneşli günlerde artan anlamı taşıyamadığımdan saklandım hep. En çok da kelimelerden uzak durdum, oysa onlardan kurduğum evimde yüzlerce yıl yaşayabilirdim. Elbette çok şey de öğrendim bu arada, mesela diğerlerinde gözlemlediklerimi kullanarak kendimi nasıl kolaylıkla kamufle edebileceğimi. Şimdi bu kelimeler üzerinde dolanıyorsa gözleriniz, içime armağan edilmiş olan her şeye, en çok da sırrımın kristal kulesinde beslediğim öfkeme sahip çıkma cesaretini göstermişim ve anlatıyorum demektir. Bir rüya görüyorum. Sarı ve mavinin ufukta birleştiği bir çöldeyim. Yürümüyorum, konuşmuyorum; sadece duruyorum. Durmak, hem en zor hem de en kolay eylem. Durmak bir eylem mi? Yanıma bir gölge yaklaşıyor, sahibini görebilmek için kafamı çeviriyorum, ardından başka bir gölgeyle daha karşılaşıyorum. Etrafımda dolaşmaya başlıyor gölge ve gölgesi, arada bir uzaklaşır gibi oluyorlar, sonra yine dönüyorlar yanı başıma. Onları tanıyor muyum? Birinin sureti belirir gibi oluyor ama diğeri gelip siliveriyor, olmayan ellerini kapatarak diğerinin yüzüne. Uyanıyorum. Kemal de uyanıyor. Yatakta doğrulup soruyor, “Rüyalarımızı kim seçer abla?” Bir süre yüzüne bakıyorum ama altı yaşındaki kardeşime nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum. “Yine mi kötü rüya gördün,“ diyebiliyorum sadece. Anlatıyor, dinleyip sarılıyorum ona. Her zamanki gibi rahatlıyor ve kollarımda yeniden uykuya dalıyor. Akşam oldu. Birkaç saat sonra, Kemal ile oynadığımız oyunlar dışında anlatmaya değecek hiçbir şeyin yaşanmadığı, içimde ağırlaşıp kahverenginin en koyu tonuna dönüşen diğer günler gibi, bu gün de nihayet sona erecek. Sıkışıp kaldığım kısır döngüden kurtulabilecekmişim gibi, ufacık bedenini tahta sandalyeye yerleştirmeye çalışan babaannemin mırıltıları, mutfakta pişmek üzere olan barbunyanın kokusuyla birleştiği anda ayağa fırlıyorum. Kafam karışık değil, tersine her şey çok net. Bazı ağır hastaların ölmeden önce bir süre için iyi olduklarını duymuştum. İşte onun gibi bir duygu kaplıyor içimi,; iyi ve huzurlu, hatta belki mutlu olacakmışım gibi. Sonra, her şeyi değiştiren hatırama, sırrımın bana verildiği âna geri dönüyorum. Gözlüğümün üzerinden duvardaki saate bakıyorum. On beş dakika sonra sofrayı kuracağım. Sonra annem dikiş odasından çıkacak, ellerini yıkayıp hiç konuşmadan sofraya oturacak. Babaannem kramp girmiş ayaklarını açmaya çalışırken, benim sesimle birlikte iki büklüm bedenini tahta sandalyeden kaldırmaya çalışıp başarısız olacak. Koluna girip ona eşlik edeceğim. O da tek kelime etmeden sofradaki yerini alacak. On dakika sonra bütün bunlar belki bininci kez gerçekleşecek. Açık bir yaranın her gün daha da açılması gibi, birimizden biri geberene kadar sürecek bu. Yedi dakika kaldı. Kemal iyi ki uyuyor, iyi ki ruh emen bu sofrada olmak zorunda kalmıyor akşamları. Ağız şapırtıları ve tabağa değen kaşık sesleri eşliğinde çorbalar içilecek. Çorbadan sonra gelen barbunyayı önce annem bitirecek. Eline sağlık kızım, demeyecek. Bulaşıkları ben yıkarım Nilgün, ya da, Ben yatıyorum, diyebilir ama eline sağlık demeyecek. Kımıldamadan dursam, hiç yaşamamış gibi olur muyum? Gözlerimi kapasam, hareketsiz kalsam, sessizlikten sararmış duvarlar belki üzerime gelmez. Eskiden bu ev benim sarayımdı. Hayata dair içimde her ne varsa, hep bu evin duvarlarına anlattım, tüm Nilgünleri ezber ettiler. Kahkahalar, gözyaşları, aşklar, mide bulantıları. Babamın hüzünlü ve hınç dolu gözlerinden arada bir sızan sevgi ışığı, o ışıkla hayat bulmak için çırpınan çocukluğum. Küçükken, yemyeşil ve büyük bir parka gitmiştik, babaannemle ben önden yürüyorduk. Babam birden bağırmaya başladı, annemin sesi çıkmadı. Sonra kısacık ve tiz bir çığlık duydum, annem elleriyle yüzünü kapamış ağlıyordu. Yanına koşmak istedim, babaannem elime sıkı sıkı yapıştı. – Dur, gitme şimdi. – Annem ağlıyor babaanne. – … – Annem bir şey demedi ki, babam neden bağırdı? – Boş ver kızım, sen düşünme bunları. Onlar anne baba. Bugün kavga ederler, yarın barışırlar. – Ama kavga etmediler. Babam kızdı, annem sustu. – Nilgün, soru sorup durma. Başım çatlıyor zaten. Büyüyünce anlarsın bazı şeyleri. Büyüdüm ama anlamadım. İlk kez o gün şahidi, sonrasında bizzat mağduru olduğum o öfkenin nereden geldiğini hiçbir zaman bilemedim. Nefret etmekle affetmek arasında gidip gelmenin ne demek olduğunu, savunmasız bir canın kendini korumak için nasıl birçok şeyden vazgeçmeyi seçebileceğini, yaşamdan korkmanın sonuçlarını ve daha bir sürü şeyi anladım ama küfürlerle beraber acımasızca inen yumrukların nedenini hiçbir zaman anlayamadım. Yemeğimi bitirmeyeceğim, babaannemin tabağı sıyırırken aldığı zevke şahitlik edip, sadece yok olmak isteyeceğim. Buradan, bu andan, bu sofradan, şapırtılardan, mırıltılardan, sessizliklerden kurtulup gitmek… Eflatun atkımı boynuna dolayıp var gücümle sıktığımda, babamın yüzündeki ifade o gün beni nereye götürdüyse, yine oraya gitmek…

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR