Hep bir değişim olasılığı, umut, yeniden başlama ve dayanışma ile sorunların üstesinden gelme vaadi var öykülerde. Gençlerin hayata böyle bakabilmelerini isterim.
Ayşe Yazar: Çocuk ve gençlik edebiyatında öykü türünde yazılmış, basılmış kitaplar oldukça az. Sizin onlar için yazılmış üç öykü kitabınız var. Öykü yazmak ve bunları kitaplaştırmak; zorluklarıyla, yazarın duygusal yolculuklarıyla nasıl bir süreç?
Neslihan Önderoğlu: Gençlere yönelik öykü kitabı gerçekten de az. Tuhaftır, çünkü ülkemizde öykü daha çok yazılan ve bana göre edebi olarak da en başarılı tür. Yazma sürecine gelince aslında ne yazdığınızın bir önemi yok, öykü, roman, şiir, deneme de yazsanız yazmanın kendisi başlı başına bir yolculuk. Bir tür doğum sancısı gibi görüyorum. Aklınıza düşen fikir tam olarak istediğiniz gibi sayfalara yansımadan bir türlü rahat edemediğiniz bir süreç.

AY: ON8 Blog’da Cin Atı adlı köşenizde uzun bir süre öyküler yazdınız. Blogda yazmak nasıl bir deneyimdi? Öykülerin blogda yayınlanmış olması onların şekillenmesinde nasıl bir etkiye sahip?
NÖ: ON8 Blog’da uzunca bir süre çok severek yazdım. Bu benim için heyecan verici bir şeydi. Düzenli olarak genç okurla buluştuğunuz bir platform orası. Genellikle fazla uzun olmayan ve konu itibariyle genç okurun ilgisini çekecek öyküler yazmaya çalıştım. Bu öykülerin bir kısmı daha önce Günışığı Kitaplığı’nın yayımladığı Sen Ne İstersen'de yer almıştı. Bunlar yaş olarak biraz daha genç, ortaokul ve lise düzeyi okura yönelik öykülerdi. ON8 Kitap’ın okur kitlesi daha üst yaş gurupları, yani lise ve üstü diyebiliriz. Çok rahatlıkla yetişkinlerin de keyifle okuyabileceği, onlara da hitap eden kitaplar bunlar. “Küçük Bir Mesele” kitabımda da böyle öyküler var. Her yaştan okura yönelik.
AY: "Mutsuz Palyaçolar Örgütü", "Sen Ne İstersen", "Küçük Bir Mesele" üç öykü kitabınızın adları. Kitapların adı içlerindeki öykülerden birinin adı olarak seçilmiş. İsimleri neden bu şekilde seçtiniz? Üç öyküdeki ortak bir özellik dikkatimi çekti. Kitaba adını veren üç öyküde de isim verme ile ilgili detaylar var. (Gösteri ekibinin adı, müzik listesinin adı, ulaşım aracının adı.)
NÖ: İsim seçiminde özellikle bir tavrımız olmadı. Yayıneviyle birlikte kitabın içindeki öykülerin ruhunu en çok yansıtacak isimler üzerinde durduk ve kendiliğinden bu öykü isimleri ön plana çıktı. Dediğiniz gibi zaten o öykülerde de bir isim verme girişimi var. Aslında bu bir tesadüf ama ben üçünden de memnunum.
AY: Göç, toplumsal roller, işsizlik, coğrafyaya göre şekillenen değerler, çocuk gelinler, kadının hapsolduğu çıkmazlar, bireylerin tercihlerine (iş, eş, cinsiyet) yönelik müdahaleler gibi temalara değindiğiniz öykülerinizi okuyunca edebiyat bunların peşine düşmüşse hayat geride mi kalıyor, diye düşündüm?
NÖ: Belki de. Edebiyat hayatın bizatihi kendisinden beslendiği halde bana göre zaman zaman onu aşar. Gündelik yaşantımızda üstümüze boca edilen sorunların bazılarının gözümüzün önünde olmasına rağmen farkında olmayabiliyoruz. Ama ne zaman ki önümüze bir roman, bir öykü şeklinde geliyor, işte o zaman bunlar gerçekten de oluyor, ben bunların nasıl da farkına varmamışım gibi düşüncelere kapıldığımız çoktur. Edebiyat tam da budur zaten, olanı size duyumsatma başarısı.
AY: "İmbat" öykünüzdeki iki erkek karakter, içsel özelliklerinin tersi yerlerde yaşıyorlar. Yalnızlığı hiç sevmeyen Erdal, bir evde tek başına; Erdal’ın yalnızlığı seven arkadaşı bir devlet yurdunda. İkisinin arkadaşlığı da bu durumu belirginleştirip okura İzmir’in imbatının tatlı esintisi tadında serinlik sunuyor. Bu öykünüzde geçen “Çünkü bir insan aynı zamanda pek çok insandır.” sözünün etkisiyle kişilerinizin nerelerden çıkıp, öykülerinize nasıl yerleştiği okurlarınızın da merak edeceği bir husus olarak görülüyor. Bu konuda neler söylersiniz?
NÖ: O öykünün arkasında bir gözlemim var. Tek başına zaman geçiremeyen, yalnız kalmaktan ölesiye korkan, ne yapacağını, nelerle uğraşacağını bilemeyen çok fazla genç görüyorum çevremde. Öyle zamanlarda sosyal medya imdada yetişiyor genellikle. Yani hep başkalarına tutunma ihtiyacı. Başkalarının varlığı üzerinden kendi kimliğini tanımlama telaşı. Oysa insan gerçekten tek başına da harika ve verimli zaman geçirebilir. Yapacak o kadar çok şey varken gençlerin dilinde tesbih haline gelmiş olan “sıkıldım” sözünü anlamakta güçlük çekiyorum.
AY: Öyküleriniz içinde biri var ki ikinci şahıs anlatıcıyı kullanmış olmanızla okuru direkt muhatabınız haline getiriyor. Sen dediğiniz hem Sare hem okur oluyor bir bakıma. Öykü ama hatıra ve mektup lezzetlerini de barındıran çok yönlü bir metin çıkmış ortaya. Romanda türler arası geçişler için daha geniş imkânlar var. Öyküde bunu yapmanız ve ikinci kişili anlatımın ortaya çıkışı üzerine konuşmak isterim.
NÖ: İkinci şahıs anlatımı pek tercih edilen bir anlatım değildir. Belirttiğiniz gibi burada kahraman üzerinden okurun da muhatap alınması metni farklılaştırıyor. Bu öyküde Anadolu’dan apartmanlarına taşınan Sare isimli bir kızın öyküsünü kendisinden birkaç yaş küçük anlatıcının dilinden dinliyoruz. Bir ötekileştirme gizli satır aralarında. Sare oyunun dışında kaldığı sürece pek önemli değil ama nasıl ki anlatıcının abisinin kız arkadaşı oluyor, o zaman anne müdahale etme gereği duyuyor. Halbuki aynı anne öykünün açılışında Sare’ler apartmana taşındığında börek gönderecek kadar da iyi niyetliydi. İkinci şahıs anlatımı yıllar sonra bu olayın bir günah çıkarma şeklinde anlatılmasına da olanak sağladı.
AY: Öykülerde genellikle okurun hikâyenin sonunu merak etmesi, tamamlaması beklenir. Özellikle "Yıldız Ölüsü", "Mısırlar", "Sekiz Yirmi", "Yılbaşı Ertesi" ve "Zülküf Dağı" öykülerinizde öykülerin öncesini de merak ediyor ve zihnimizde yaşatmaya devam ediyoruz. Öykülerinizin bu niteliği için neler söylersiniz? Öyküye nasıl başlayıp öyküyü nasıl bitirirsiniz?
NÖ: Bu bana her zaman sorulan bir soru. Hem öykülerimde hem romanlarımda aynı şeyi yapıyorum. Sonu açık bırakıyorum. Bence anlatılan hikâye bitmez ya da onu bitiren yazar olmamalı. Okurun düş gücüne bir pay bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Klasik anlatımlara, hazır sonlara alıştırılmış okur bundan rahatsız olabiliyor ve bana “e sonra ne oldu,” diye soran çok oluyor. Cevabı çok basit: Siz nasıl hayal ettiyseniz o oldu.
AY: "Günışığında Çalışkur" öykünüzü ve Haldun Taner’in "Ayışığında Çalışkur"unu art arda okudum. "Günışığında Çalışkur" ve "Eve Gitmeyen Yollar" öykülerinizde mekân ile karakterleriniz arasında kurduğunuz bağın kişiler ve zaman üzerinden olması genç okurlar açısından düşünüldüğünde öyküleri içselleştirmelerini kolaylaştıracaktır. Yolunuz Çalışkur Apartmanı’na nasıl düştü? Velut öykücülüğünüzde Haldun Taner’in ve okuduğunuz öykücülerin yeri nedir?
NÖ: Haldun Taner adına düzenlenen bir sayı için Ki-tap-lık dergisi benden bir yazı istemişti. Ben de Haldun Taner zaten yeterince anlatıldı, buna benim ekleyeceğim pek bir şey olamaz, diye düşünüp onun en sevdiğim öykülerinden birine nazire olarak bu öyküyü yazdım. Öyküde Haldun Taner’in bizzat kendisi günümüze gelir ve Çalışkur Apartmanı’nı görmeye gider. Oradaki mekân ve insanların değişimini göstermek istedim.
Haldun Taner öykücülüğümüzün önemli isimlerinden. Beni besleyen öykücülerden biri. Ama ben bir o kadar da 50 kuşağı öykücülerinden etkilendiğimi söyleyebilirim.
AY: "Ben Olmadan" ve "Eksik" öykülerinizde iki kadın karakter de olumsuz şeyler yaşıyor ama karakterlerin tercihi okuru mutlu ediyor. Erdem ve Bülent etkin gibi görünse de adları olmayan kadınlar daha güçlü görünüyor. Olumsuz ya da hoş olmayan şeyleri anlatırken güzel duygular uyandırabilmek bir yazar için nasıl bir duygu? Kitapta yer verdiğiniz, daha evvel bloğunuzda yayınlanan öykülerinizle ilgili okurlarınızdan nasıl dönüşler aldınız?
NÖ: Her iki öyküde de erkek egemen bakış açısına bir karşı çıkış var. Öykülerin kadın kahramanları başlarına geleni, kendilerine dayatılanı kabul etmeyip, kendi yollarını çizme cesaretini gösteren kadınlar. Kadınların var olabilmek için bir erkeğe ihtiyaçları yok. Erkeklerden çok daha güçlü olduklarını düşünüyorum. Blogdaki öyküler yayımlanırken okurlardan dönüşler çok destekleyici oldu. Ve bu dönüşlerden bir kere daha anladım ki kadınlar daha çok edebiyata ilgi duyup güncel edebiyatı takip ediyorlar.
AY: Düğün gecesinde yatak odasında yalnız kaldıklarında damada abi diyen gelin, Davulcu öykünüzde ki mizah, Kiraz’ın bilezikleri, Aylin’in gelişiyle kadın dayanışması sayesinde Gaye’nin annesinde görülen değişim… Bunları düşündüğümüzde Günışığında Çalışkur’da geçen “En çok yandığım, hikâyelerin sonu değişmiyor. Ne kadar uğraşırsan uğraş, nafile.” sözünün aksine teslimiyeti reddeden ve okuru umuda sevk eden öyküler okuduk. Kayıplar ve travmalar yaşamak zorunda kalan genç okurlarınızın öykülerinin kitabınızın öykülerinden sonra nasıl olmasını hayal ediyorsunuz?
NÖ: Hikâyelerin sonu değişmiyor, cümlesini öyküde Haldun Taner söylüyor. Bu daha çok sınıfsal bir gönderme. Eskiden kendi yazdığı hikâyenin kahramanlarının bugünkü durumlarını görünce üzülüyor. Bunu öykünün mesajı olarak algılanması doğru olmaz. Sizin de belirttiğiniz gibi hep bir değişim olasılığı, umut, yeniden başlama ve dayanışma ile sorunların üstesinden gelme vaadi var öykülerde. Gençlerin hayata böyle bakabilmelerini isterim.


.jpg)



