Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Haziran 2017

Edebiyat

Saray Kapısından İçeri: Halid Ziya ve Edebiyatın Son Nesli

Hazal Halavut

Paylaş

31

0


Halid Ziya’nın diğer romanlarındaki tekil tecrübeden evrensele açılan estetik Nesl-i Ahîr’de tam tersiyle, politikayı, belirli bir topluluğun tecrübesi olarak estetikleştirme çabasıyla sınanır ve tökezler. Hem gününün politikasına konuşan bir roman yazmak, hem de politikayı kendi estetiği içinden üretmek isteyen Halid Ziya’nın roman yazmayı bırakması belki de bu imkânsızlığı fark etmesiyle ilgilidir.
Hazal Halavut
Halid Ziya’nın son romanı Nesl-i Ahîr 7 Eylül 1908 ve 5 Mart 1909 tarihleri arasında Sabah gazetesinde tefrika edilmiştir. Bu tarihten yaşamının sonuna kadar geçen yaklaşık kırk yıllık süre içinde edebiyatla uğraşmaya devam eden, hikâyeler, makaleler, eleştiri yazıları, denemeler ve Kırk Yıl, Saray ve Ötesi, Bir Acı Hikâye gibi anılarını belli bir dönem ya da tema etrafında derlediği otobiyografik metinler yazan Halid Ziya bir daha roman yazmaz. Üstelik yazar, Latin alfabesine geçiş ve dil reformunun ardından eski tefrikalarının birçoğunun sadeleştirilmesi ve kitaplaştırılması süreçlerini bizzat üstlenmiştir. Ama Nesl-i Ahîr’i ne sadeleştirir ne de kitaplaştırır. Romanın unutulmasını ister. Dahası, kendisi de unutmak ister. Yazarlığının tarihçesi biçiminde tasarladığı otobiyografik metni Kırk Yıl’da Nesl-i Ahîr’den yalnızca iki kez bahseder. Bunlardan ilkinde romanın adını bile anmaz. Ahmet Haşim’in kendisine güven vermeyen karakterinden bahsettiği bir bölümde araya şöyle bir not düşer: "Yalnız bir kere pek samimi oldu. Meşrutiyet’ten sonra yazdığım şeyler arasında beni pek ziyade utandıran bir roman tefrikası hakkında bir makalesini gördüm: Bunda o eser için birçok doğru tarizlerini heyet-i mecmuası hakkında gülünç tabiriyle icmal ediyordu. Bu makalesinde baştan aşağı haklıydı ve kullandığı tabir de eserin müstahak olduğu tabirler arasında en hafifi idi." (s. 888) Bu “utandıran romanın” ismi, Kırk Yıl’ın sonunda ilk ve son kez telaffuz edilir. İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Abdülhamid rejiminin yıllar süren sansür ve baskısından aniden kurtulan diğer yazar ve aydınlar gibi Halid Ziya da bir “yazı seline” kapılmış, hiç durmadan yazmaktadır. "Neler, neler yazdım? Bunların hiçbiri benimle münasebeti olan şeylerden değildi. Belki bir tanesi müstesna: Bir tefrika tutturdum. Bu büyük bir roman olacaktı; büyük ve mühim... İstibdat idaresine karşı ruhunda isyan taşıyan genç nesil bu romanda timsalini bulmuş olacaktı. Ona “Nesl-i Ahîr” (en son nesil) demiştim. Eser baştanbaşa yazıldı ve neşrolundu, fakat günler umulmayan hadisatını getirdikçe eser de mevzuunun esasından uzaklaşmaya başlayarak nihayet gide gide, her adımda yatağını değiştirerek yayıldığı sahada kaybolan bir ırmak dağınıklığı ile ne olduğu belli olmayan bir şekil aldı. Bugün ona uzaktan bakınca bu uzun kitaptan ancak yirmi otuz sayfalık birkaç parçayı belki nisyandan kurtarmak zahmetine değer diye düşünüyorum; geri kalanları yakmak, yok etmek isterdim." (ss. 899-900) Roman tam da yazarının istediği gibi tam yüz yıl gazete sayfalarında unutulmuş, okurla ancak 2009 yılında Özgür Yayınları baskısıyla buluşmuştur. Bu nedenle diğer yedi romanının aksine, Halid Ziya’nın sekizinci ve son romanı Nesl-i Ahîr neredeyse hiç okunmamış, yorumlanmamış, eleştirmenlerin merceğine girmemiştir. Peki nedir Nesl-i Ahîr’de yazarını romanı yakmak, yok etmek isteyecek kadar utandıran? Diğer yedi romanının hepsinde olan, bunda olmayan nedir? Biçim ya da içerik bakımından kusurlu ya da acemi bulduğu başka romanları da vardır Halid Ziya’nın. İlk romanı Sefile’nin “bugünün romancılığına bir mukaddime teşkil edecek mahiyette” olduğunu kabul etmekle birlikte “bir çocuk eseri” olduğunu söyler. Ferdi ve Şürekası için iyi gözlemlere dayansa da biçimsel olarak zayıf olduğunu, onu tekrar eline almaya çekindiğini yazar. Ama hiçbirini yazarlık tarihçesinden söküp atmak istemez. Öyleyse Halid Ziya’nın gözünde diğer romanlarına bulduğu kusurlardan, acemilikten, biçimsel hatalardan, içeriğin yavanlığından daha başka bir kusuru vardır Nesl-i Ahîr’in. Ya da diğerlerinden bir başkalığı vardır ve bu başkalık affedilmeyecek bir kusurdur. [caption id="attachment_31059" align="aligncenter" width="504"] Halid Ziya Uşaklıgil, Stüdyo Apollon, İstanbul, 1912[/caption]

Bir Siyasiyat Romanı

Nesl-i Ahîr Halid Ziya’nın diğer romanlarından farklı olarak politik bir söylem kurmayı hedeflemiştir; Abdülhamid devrinin baskıcı ve yozlaşmış rejimi temel eleştiri noktasıdır. Roman Marsilya’dan İstanbul’a giden bir gemide başlar. Başkarakter Süleyman Nüzhet, İstanbul’un seçkin ailelerinden birine mensup, iyi eğitimli, uzunca yıllar Hariciye’de çalışmış, sonunda etrafındaki yozlaşmaya ve Abdülhamid’in hafiye teşkilatına isyan ederek memuriyeti bırakıp Paris’e gitmiş kırklı yaşlarında bir karakterdir. Altı yılını yurtdışında geçirdikten sonra İstanbul’a, High School’u bitirmek üzere olan kızı Azra’yla birlikte sakin bir hayat kurmak için dönmektedir. Aynı gemide bulunan İrfan ve Şakir ise eğitim için gittikleri Paris’ten diplomaları, geleceğe dair umutları ve endişeleriyle memlekete dönen iki arkadaştır. Süleyman Nüzhet’in İrfan ve Şakir’le tanışmasıyla roman, bu üç karakterin İstanbul’a, memlekete, vatana ve kendi kaderlerine dair sohbetleriyle açılmış olur. Bu açılış, İttihat ve Terakki’nin Paris’teki güçlü örgütlenmesi de düşünülecek olursa, romanın bir Jön Türk hikâyesi olacağını vaat eder gibidir. Zaten Abdülhamid rejiminin hafiye teşkilatı da gemi İstanbul’a varır varmaz Paris’ten gelen bu üç şahsı takip altına alır. Hedefleri nedir? Bir isyan hareketi için mi memlekete dönmüşlerdir? Paris’teki Cemiyet’le ilişkileri var mıdır? Romanın tuhaflığı burada başlar. Halid Ziya, Abdülhamid’in casuslarıyla birlikte okurun da şüphelerini boşa çıkarır. Üç karakterin de ne Cemiyet’le ilgileri vardır ne de İstanbul’a dönmekte gizli bir maksatları. Üstelik başka bir tuhaflık “ruhunda isyan taşıyan son nesli” anlatmak niyetindeki bu romanın başkarakterinin kırklı yaşlarındaki Süleyman Nüzhet olmasındadır. Altı yüz sayfalık roman iki kısa bölüm dışında Süleyman Nüzhet’in etrafında ve onun bakışından şekillenir. Roman boyunca bu üç karakter sansürden baskıya, yolsuzluk ve yozlaşmadan gericiliğe kadar Abdülhamid rejiminin yapıtaşlarıyla sınanır. Şakir Hariciye’de bir iş bulabilmek için yolsuzluklara bulaşmak, casusluk teklifini kabul etmek zorundadır. İrfan’ın, kendisini Avrupa’ya gönderdiği için Erzurum’a sürülen babasını İstanbul’a getirmesinin yolu bir paşanın esiri olmaktır. Süleyman Nüzhet’inse ne bir işe ne mevkie ne de yardıma ihtiyacı vardır. Sınıfsal konumu ve yaşı ona bir “dışında/dışarıda kalma” ayrıcalığı sağlar. İşte roman boyunca gençlerin, nesl-i ahîrin içinde sıkıştığı cendereyi, adım adım kapıldıkları girdabı, rejimin onları nasıl çıkışsız bıraktığını bu dışardaki karakterin gözünden görürüz. Üstelik bu felaket havasını da sürekli bir izlek halinde değil, ara ara, hatta bazen bir arka plan olarak takip ederiz. Çünkü Süleyman Nüzhet âşık olmuştur ve romanın büyük kısmında Halid Ziya’nın tanıdık arzu ekonomisinin dehlizlerinde biz de onunla birlikte düşe kalka bu aşk macerasının sonunu bulmaya çalışırız. Romanın bir noktasında Erzu- r­um’dan bir türlü getirtemediği babası sürgünde intihar edince İrfan’ın dönüşümü başlar. O güne kadar hiçbir muhalif eylemi ya da niyeti olmayan İrfan’ın önce bir intikam arzusunda saplandığını, ardından bu intikamı milli bir vazife olarak sahiplendiğini öğreniriz. Bütün bu süreci yine Süleyman Nüzhet’in gözünden takip ettiğimiz için İrfan’ın hikâyesi birkaç parça bilgiden ibarettir bizim için. İrfan iyi eğitimli, rejim tarafından yaralanmış birtakım gençlerle dostluk kurmuş ve bir şeyler planlamaktadır. Ama Süleyman Nüzhet gençlerin arasına dahil olmadığı gibi onları pek ciddiye de almaz. "... uzaktan bu gençleri, İrfanla Behiç’i, Şevketle Daniş’i, sonra o küçük Said’i aralarında hafi bir şeyle buluşuyor, yavaş seslerle görüşüyor, oradan oraya gidip geliyor gördükçe “Çocukların mühim işleri var. Galiba vatanı kurtaracaklar.” cümle-i müstehziyanesiyle eğlenmeye çalışırken, bu cümlenin altında “Belki...” diyen bir ümide de teslim-i nefs etmekten haz duyuyordu." (s. 471) Halid Ziya “ruhunda isyan taşıyan son nesli” anlatmayı amaçladığı romanını, gençlere dışarıdan bakıp onlarla hafiften dalgasını geçen orta yaşlı, karamsar bir karakterin odağında kurmayı tercih etmiştir. Üstelik roman son derece karanlık bir final yapar. Roman boyunca Süleyman Nüzhet’i odağına alan anlatı finalde bir anda İrfan’ı karşımıza çıkarır. Cemiyet’le –hiçbir detayını bilmediğimiz– ilişkilerinin ve intikam arzusunun sonucu Paşa’ya karşı başarısız bir suikast girişiminde bulunduğunu öğrendiğimiz İrfan veda mektuplarını yazmaktadır. Son neslin intiharıyla kapanır roman. Üstelik bu kapanışın tarihi de verilir metinde: hikâye şimdisi’nde 30 Haziran 1908. Meşrutiyet devrimine üç hafta kalmıştır. Görüldüğü gibi Halid Ziya 1908’in en coşkulu günlerinde karanlık ve ümitsiz bir son nesil hikâyesi kurmuş, Nesl-i Ahîr’de ne Jön Türk ya da Meşrutiyet güzellemesi yapmış ne de hedeflediği gibi rejime karşı bir isyan ateşi hikâye etmiştir. Sonuç olarak yazmayı hedeflediği romanla yazdığı roman iki başka şey olmuş ve yazarın metnini bir utanç vesikası olarak görmesine sebep olmuştur. Oysa yazarını çok mutsuz eden bu son roman, bu karanlık anlatı 20. yüzyıl başında Türkçe edebiyat alanını belirleyen temel gerilimi, “edebiyat ve siyasiyat” eşiğini eşsiz biçimde yansıtır.

Edebiyat ve Siyasiyat

İkinci Meşrutiyet’in ilanı, yıllardır sansür ve baskı altında köşelerine çekilmiş ya da zar zor çalışabilen Osmanlı yazarları/şairlerinin pek çoğu tarafından coşkuyla karşılanmış, bu coşku Halid Ziya’nın tabiriyle bir yazı seli doğurmuştur. Ancak bu tespitin hemen ardından başka bir tespit gelir: Ortaya çıkan yazı seli –uzun yıllar Türkçe edebiyatın sınırlarını ve niteliğini belirleyecek– bir dönemece girildiğinin habercisidir: Bu yazı selinin taşkınlıkları, coşkunları arasında edebiyata ne oldu? Buna bir kelime cevap verilince hemen denebilir ki edebiyat yok oldu, ortada yalnız siyasiyat vardı. O zamana kadar edebiyat dünyasının istibdat idaresinde her türlü tazyik bulutlarını yarmaya çalışarak ışıldayabilmiş yıldızları sanki birden sönmüş oldu. Edipler, şairler, hikâyeciler, velhasıl edebiyata az çok taalluku olanlar hep birden siyasi adamlar, vatanı kurtarıp diriltmeye memur muharrirler oluverdi. (s. 887) Halid Ziya’nın 1908 sonrası vatanı kurtarmakla memur edebiyatçılardan birine dönüştüğü söylenemez. Ama 1908 sonrası İTC’yle yakınlığı giderek artmış, hatta 31 Mart Vakası’ndan hemen sonra Cemiyet tarafından –Talat Paşa’nın özel ilgisiyle– Mabeyin Başkatipliği’ne atanmıştır. Saray kapısı Halid Ziya için bir eşik noktasıdır. Yazarın, hayatının ilk elli yılını kapsayan anılarını iki ayrı kitapta toplamış olması da bunun bir göstergesidir. Yazarlığının tarihçesini merkeze alan Kırk Yıl Halid Ziya’nın 1909 yılında İttihat ve Terakki hükümetince mabeyin başkatibi olarak görevlendirilmesinin ardından Yıldız Sarayı’ndan içeri girişiyle son bulur. İkinci otobiyografik metni Saray ve Ötesi ise tam Kırk Yıl’ın bıraktığı yerden, Yıldız Sarayı’na ilk girdiği andan başlar ve döneminin siyasi olaylarını odağına alır. İşte Halid Ziya’nın bir isyan ateşini hikâye etmeyi hedeflerken, son nesli açmaza, perişanlığa, ölüme gönderen romanı Nesl-i Ahîr tam da bu eşik ânında yazılmış bir romandır. Yazarı hem politik hem de estetik açılardan başarısız bulsa da metin, yazarının ve edebiyatın tecrübe ettiği bu eşik ânını, politikayı estetikleştirme çabasını ve politika ile estetik arasında kurulan yeni ilişkinin Halid Ziya estetiğinin içinden çıkmasının imkânsızlığını bütün hatlarıyla yansıtır. Halid Ziya’nın bütün romanlarının kalbinde estetik duyuş yer alır. Bir ideali, bir başkayı, bir nesneyi şiddetle arzulayan, arzularının peşinde sürüklenen Halid Ziya karakterleri, benliklerini saran hakikatle benliklerinin ona bağlı olduğunu duyumsadıkları için sarılmak, tutunmak istedikleri hayaller arasındaki gerilimde sonsuz bir çırpınışa mahkûmdur. Bu sonsuz çırpınış, bu kırıklık, eksiklik, malullük hali, bu “müebbet çocukluk” eleştirmenlerce farklı şekillerde yorumlanmıştır. Psikanalitik okumalar Halid Ziya’nın ya annesiz ya da babasız ama hep erken yaşta metruk kalmış karakterlerinin bir tamlık, bütünlük arayışı içinde çocukluğun yitirilmiş narsisistik arzusunu ideallerle, hayallerle ikame etmeye çalıştığını, bir başkasına ya da bir ideale duyulan şiddetli arzunun bu ilksel bütünleşme arzusunun bir tezahürü olduğunu anlatırlar. Halid Ziya’nın bir asır sonu yazarı olması önemlidir. Zeynep Uysal sonsuz bir çırpınışla kendilerini gerçekleştirmeye çalışan Halid Ziya karakterlerinin dinin ve geleneksel olanın geriye çekildiği, cemaat ve cemiyet bağlarının gevşediği, kendine özgü bir modernlik anlayışıyla şekillenen 19. yüzyıl sonu Osmanlı toplumunda, “beşer hayatı”nı metrukiyete mahkûm yeni bir tür öznellik biçimi olarak deneyimlediklerini anlatır. Bütün okumaların üzerinde ortaklaştığı temel Halid Ziya edebiyatı dinamiği ise, bu edebiyatta içeriyle dışarı arasında, karakterin kendini ve dünyayı duyuşuyla, bunların gerçekliği arasında aşılamayan bir mesafe olduğudur. Nesl-i Ahîr de aslında Halid Ziya estetiğinin tanıdık unsurlarıyla doludur. Mesela roman boyunca Süleyman Nüzhet’in bakışının ucunda donan levhalara bakarız: boğaza, denize, adalara, ağaçlara, kendi başlarına süreğen bir yaşantının içindeyken öznenin kendilerine yönelen bakışıyla zamanın bir ânında bir resim şeklinde donan manzaralara. Sonra yine çok tanıdık mülevves bakışlar, ihtiraslar betimlenir; şehrin levsiyatı Halid Ziya lezzetiyle anlatılır. “Etrafa yavaş yavaş siyahlıkları dökülen gece ve siyahlandıkça mailiğine fazla bir safvet ve şefafet geliyor zannedilen semalar” bu romanda da vardır. Karakterler evlerden, binalardan yine “sair-fi’l-menam meşyiyle” çıkar, sair-fi’l-menam iradesizliğiyle hareket ederler. Aşk bir kez daha temellük etme istediğidir. Süleyman Nüzhet, âşık olduğu Server’in sadakatine güvenebilse “onu artık vahşiyane bir arzuyla değil, yüksek bir aşkla sevebileceğine” inanır. Yani kelimelerde, betimlemelerde, eşyanın kendiliğindenliğinde, bakan gözle nesnesi arasındaki ilişkide, arzu ekonomisinde yine bildiğimiz Halid Ziya duyuşu vardır. Nesl-i Ahîr’in imkânsızlığı tam burada başlar. Halid Ziya politik bir roman yazmayı hedeflerken, romanı her zamanki estetik ekonomisiyle, yani karakterlerinin –daha çok Süleyman Nüzhet’in– zihni ve dış dünya arasında bir gerilim hattını adım adım işleyerek yazmıştır. Oysa bu kez levhalardan, bakışlardan, sözlerden, insanlardan başka romanın anlattığı dış dünyayı yapan politik bir gerçeklik –Abdülhamid rejimi– vardır ve karakterlerin hem eylemleri hem de zihinleri bu üst gerçekliğin kuşatması altındadır. Halid Ziya’nın diğer romanlarındaki dünyanın ortasına fırlatılmış, sakatlanmış, arzuları, sezgileri, kendilerini ve dünyayı duyuşları arasında bocalayan karakterlerinin aksine, Nesl-i Ahîr’in yaralı karakterleri 1907 yılının Osmanlı İstanbul’una fırlatılıp atılmışlardır. Duyuşları, eksiklikleri, arzuları diğerleriyle benzer olsa da trajedilerini yapan unsur değişmiştir. Felaket artık siyasidir. İçeriden, karakterlerin kendilerini duyuşlarıyla dış dünyanın gerçekliği arasındaki sonsuz gerilimden değil, dışarıdan ve yukarıdan gelmektedir. Evet, İrfan babasının intikamını almayı kendi seçmiş, Cemiyet’e iradesiyle katılmıştır. Şakir Hariciye’de yolsuzluklara bulaşmadan işine bakabileceğine kendini ikna etmiştir. Süleyman Nüzhet, İrfan’ın başındaki tehlikeleri bildiği halde onu damadı yapmaya çalışmış, kızı Azra’yı da felakete sürüklemiştir. Ama bu felaketlerin hepsi Abdülhamid rejiminin baskısı altında köşeye sıkışmış roman karakterlerinin çaresizliklerinin eseridir. Halid Ziya metni ve karakterleri kendi estetiğiyle işlemeye çalışsa da, roman boyunca siyasiyat duyuları, hisleri ele geçirmeye, dışarıyı ve içeriyi bir ve aynı şey yapmaya çalışmaktadır. Halid Ziya’nın diğer romanlarındaki tekil tecrübeden evrensele açılan estetik Nesl-i Ahîr’de tam tersiyle, politikayı, belirli bir topluluğun tecrübesi olarak estetikleştirme çabasıyla sınanır ve tökezler. Hem gününün politikasına konuşan bir roman yazmak, hem de politikayı kendi estetiği içinden üretmek isteyen Halid Ziya’nın roman yazmayı bırakması belki de bu imkânsızlığı fark etmesiyle ilgilidir. Girilen yeni dönemeçte, kendini belirli bir topluluğun/kitlenin tecrübesini anlatmakla yükümlü sayacak ve estetiği, yani duyuları, duyusal ve hissi tecrübeyi politikayla şekillendirmeye çalışacak milli edebiyat döneminde Halid Ziya kendine yer bulamayacaktır. 1 Roman ilk kez 1990 yılında Şemsettin Kutlu tarafından sadeleştirilip Son Kuşak adıyla yayımlanmıştır. Ancak Kutlu’nun müdahaleci sadeleştirmesi ve baskıdaki hatalar romanın ilk baskısını orijinal metinden epey uzaklaştırmış olduğundan, Nesl-i Ahîr’in okurla gerçek buluşmasının, tefrika edildiği tarihten tam yüz yıl sonra, 2009’da Özgür Yayınları’nın orijinal metne sadık baskısıyla gerçekleştiği söylenebilir. 2 Halid Ziya Uşaklıgil, Kırk Yıl, Özgür Yayınları, 2014, s. 307. 3 a.g.e., s. 457. 4 Orhan Koçak, “Kaptırılmış İdeal: Mai ve Siyah Üzerine Psikanalitik Bir Deneme”, Toplum Bilim, sayı 70, Güz 1996; Nurdan Gürbilek, “Müebbet Çocukluk”, Kötü Çocuk Türk, Metis Yayınları, 2001. 5 Zeynep Uysal, Metruk Ev: Halit Ziya Romanında Modern Osmanlı Bireyi, İletişim Yayınları, 2014.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Scott Fitzgerald’dan yazarlara öğütlerOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Jeff Minick

5 Mayıs 2025

Böyle Bir Politik Ortamda Akıl Sağlığı..

Amerikan halkını böylesine derin bir mutsuzluğa sürükleyen bir diğer önemli etmense medyanın kullandığı nefret söylemi, yaratılmasına öncülük ettiği olumsuz siyasi atmosfer ve yol açtığı ön yargılar. 2002-2015 yılları arasında Ulusal Ruh S..

Devamı..

Büyümenin Sancısı, Hayallerin Haritası..

Işıl Kızılırmak

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024