Yedi tepeli şehrimde hatırladım gonca gülüm
6 Mart 2017 Kültür Sanat Sinema

Yedi tepeli şehrimde hatırladım gonca gülüm


Twitter'da Paylaş
0

Özpetek’in yakın bir zaman önce yayımlanan aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı İstanbul Kırmızısı, sanki bir denge üzerine yükseliyor. Ana karakteri Orhan, Deniz’in kaybolmasıyla birlikte kendi için kayıp olan şeyleri (başta ‘aşk’) bulmaya (ya da hatırlamaya) başlıyor.
Uğur Vardan
Filmleriyle İtalyanlara geniş aile sofraları üzerinden artık çok uzaklarda kalmış değerleri, mutlu birliktelik tablolarını, çatışmaları, acı tatlı an(ı)ları hatırlatan Ferzan Özpetek, sineması itibariyle kariyerinin başlarındaki Hamam ve Harem-Suare dışında doğduğu topraklara pek uğramadı. Daha ziyade iki Yılmaz’la (Serra ve Cem), buralardan karakterler taşıdı Çizme’ye... İstanbul Kırmızısı, bu açıdan bir hasretin, belki de daha doğru bir tanımlamayla bir yeniden buluşmanın ifadesi denebilir. Önce filmin konusunu kısaca aktaralım: Uzun yıllar Londra’da yaşayan yazar Orhan, ünlü bir yönetmen olan Deniz’in kitabına yardımcı olmak ve editörlüğünü yapmak üzere İstanbul’a geri gelir. Müşterisinin yaşadığı yalıya adım atmasının ardından Orhan, Deniz’in yakın çevresiyle de muhatap olmaya başlar. Çünkü onlar kitapta adı geçen karakterlerdir aynı zamanda. Lakin Deniz’in ortadan kaybolması işlerin seyrini değiştirecektir...

Görsellik birinci sınıf

Özpetek’in yakın bir zaman önce yayımlanan aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı İstanbul Kırmızısı, sanki bir denge üzerine yükseliyor. Ana karakteri Orhan, Deniz’in kaybolmasıyla birlikte kendi için kayıp olan şeyleri (başta ‘aşk’) bulmaya (ya da hatırlamaya) başlıyor. Film, bir yandan duygularda, öte yandan da asıl olarak İstanbul’un güzelliğinde gezinmeye çalışıyor. Özpetek sinemasında bu kez geniş İtalyan ailesi yerine çökmeye doğru yol alan "İstanbul burjuvazisi"nden bir aileyi izliyoruz. Özpetek’in yakın bir zaman önce yayımlanan aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı İstanbul Kırmızısı, sanki bir denge üzerine yükseliyor. Ana karakteri Orhan, Deniz’in kaybolmasıyla birlikte kendi için kayıp olan şeyleri (başta ‘aşk’) bulmaya (ya da hatırlamaya) başlıyor. Kâğıt üzerinde iyi bir proje ama sanki iş uygulamaya gelince istediği etkiyi bırakmakta başarılı olamamış. Özpetek’in uzaktan mı ya da yakından mı, bilemiyorum ama baktığı, aradığı, yok olduğuna inandığı İstanbul’la bizim yaşadığımız kent aynı değil gibi. Elbette aynı olması beklenemez lakin karakterler film boyunca öyle kitabi ve ‘buradan uzak’ konuşuyorlar ki, ister istemez filmle sizin gerçekliğiniz arasındaki mesafe büyüyor. Bu durum sanki oyunculuk performanslarına da yansımış, çoğu diyalog karakterlerin ağzından fazla teatral formlarla dökülüyor. Böyle bir tabloda da örneğin öyküdeki bir ayrıntı itibariyle Manchester by the Sea ile tanıdık kapıları çalan acılar seyirci yüreğimizde benzer etkiyi gerçekleştiremiyor. Daha da ötesi (kuşkusuz Özpetek’in niyeti bu değildi ama) Cumartesi Anneleri, Kürt sorunu, asker uğurlama törenleri derken Türkiye’den kimi detaylara göz atan ara duraklar da, benzer şekilde etkileyici anlar olmaktan ziyade fon olmanın ötesine gidemiyor. Bu tabloda oyunculuklar da istenen etkiden uzakmış hissi yaratıyor. Belki bu noktada küçük bir ara not geçmek lazım: En son Çırak’ta izleyip çok beğendiğimiz Çiğdem Selışık Onat ve kadraja girmesiyle küçücük bir role bile neler katılabileceğini gösteren Zerrin Tekindor’un performansları sanki bir adım önde. Sonuç? Senaryo ve diyaloglar nedeniyle duygunun seyirciye geçmekte zorlandığı İstanbul Kırmızısı, sunduğu "Yedi tepeli şehrin" güzel kadrajları ve Gian Filippo Corticelli’nin kamerası sayesinde görselliğiyle öne çıkıyor. https://youtu.be/uQhsbHpHY8A

Uğur Vardan'ın yazısı

 

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR