Beni sıkıca kavramıştı. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında anayola giden patikayı neredeyse sürükleyerek yürüttü. Gözlerinde yaşlar vardı. Omuzumun koparcasına acıdığını, parmaklarının elimi pençe gibi sıktığını anımsıyorum. Sonunda asfalta ulaştık. Sırılsıklam olmuştuk. Bir ara neden montumu almadan çıktığımızı düşündüm, içim kızgınlıkla doldu. Issız alacakaranlığın içinde soluklanmak için durduk. Kente giden otobüsün geçeceği saati ayarlamaya çalıştığını sonradan öğrenecektim. Gerçekten de bir süre bekledikten sonra otobüsün ışıkları göründü. Annem yola çıktı, bir koluyla beni sarmayı sürdürerek el sallamaya başladı. Şoför yer olmadığını gösteren bir işaret yaptı, ama annem beni sürükleyerek yolun ortasına doğru daha da ilerledi, telaşla elini sallamaya devam etti. Nasıl görünüyorduk bilmiyorum, şoför otobüsü durdurdu. Uykularından uyanan yolcuların meraklı ve rahatsız bakışlarının altında bindik. Annemin gözlerinde yaşlar vardı, şoförle bir şeyler fısıldaştılar, sonra tuhaf bir şey oldu. Öndeki yardımcı koltuğunda oturan adam dışarı çıktı. Aşağıya baktığımda bavul konan yere girdiğini gördüm. Biz de onun koltuğuna oturduk, birbirimize dolandık, bir şekilde sığdık. Gözlerimi kapadım, annemin gözyaşları yüzüme damlıyordu.
Otobüs kalkıp içerdeki ışıklar söndürüldüğünde yavaş yavaş korkum hafifledi. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum, başımı kaldırıp karşıya bakabildiğimde gözlerime inanamadım: sanki büyülü bir resmin içinde yol alıyorduk. Yağmur dinmiş, kara bulutlar, aşağıda turunculu mavili aydınlık bir kuşak bırakarak tepeye yükselmişti. Gökyüzünün siyahındaki kocaman aralıktan, güneşin ışıkları usulca süzülüyordu. Önümüzde cetvelle çizilmiş gibi dümdüz uzanan yolu gördüm. Yolun sonlarına doğru ilerde bir yerlerde mavilik giderek artıyordu. O maviliğe bakıp hiç görmediğim denizin orada olduğunu düşündüm. Bütün kalbimle o denize ulaşmayı, bir daha asla geri dönmemeyi diledim.
Gerçekten de kasabaya bir daha dönmedik. Teyzemin yanına yerleştik ve annem kısa sürede bir iş buldu. Şanslıydık, babam peşimize düşmedi. İşler yolunda gibi görünürken bir süre sonra her şey tersine döndü. Önce teyzem öldü. Dört yıl sonra da annem ilk kalp krizini geçirdi. Hastaneye yattığında doktorlar vücudundaki eski kırıkları buldu. Ruhundaki kırıkların görülmesi olanaksızdı. İlk kez o zaman eve dönmeyi ve o adamı ellerimle öldürmeyi düşündüm. İki yıl sonra ikinci kriz geldi ve onu kaybettim. Annem elli yaşında bile değildi.
Annemin ölümünden sonra amcam beni sürekli aradı, zeytinliklerle ilgili işleri düzene sokmamız gerektiğini, kasabaya gelmek zorunda olduğumu defalarca söyledi. Son aramasında –sanki sormuşum gibi– babamın ağır bir inme sonrası hastanede yattığını da araya sıkıştırıverdi. Beyninde pıhtı varmış. Bilinci yerindeymiş, söylenenleri anlıyor ama yanıtlayamıyormuş. Bunu duyduğum anda güçbela koruduğum dengem altüst oldu, dağıldım. Artık yıllar sonra dönüp eski hesabımızı kökünden temizleme düşüncesi ve buna ilişkin fantezilerden başka bir şey düşünemez durumdaydım. Gözlerimi her kapattığımda karanlıklar içinde bir hastane yatağında –elbette yıllar önceki haliyle– yatan babamı görüyordum. Kimi kez içimde biriken ne varsa suratına bağırıyor,kimi zaman da onun üzerine eğilip bir yastığa doğru uzanıyor, sonra...
Sonra, başka türlü huzura kavuşamayacağımı anlayıp eve gitmeye karar verdim. Ne yapacağıma karar vermeden kendimi akışa bırakıp, öylesine.
Uçaktan inince alandaki dükkândan ufak bir Jack Daniels alıp kiraladığım araca bindim. Kötü bir yağmur vardı. Yine de zor görünmüyordu, sabaha karşı evde olabilirdim. Yol boyunca düşüncelerimi sıraya sokmaya, önümü görecek hale gelmeye yetecek zamanım vardı. Jack'in güven verici sıcaklığında sakinleşip kafamı toparlamaya çalıştım. Sonunda eve, yaşamımın en karanlık gecelerini geçirdiğim, en unutmak istediğim anları yaşadığım kâbuslar evine giden yoldaydım.
Odaya giriyorum. Gözleri kapalı yatıyor. Örtünün altındaki silik kabarıklık, huzursuzca kımıldıyor.
Yataktaki bedenin hatırladığım babamla ilgisi yok: Kara sarı bir surat, ufacık kalmış, yamulmuş bir beden. Birden gözlerini açıp bana bakıyor. Aman tanrım! Gözleri korku dolu. Babam benden korkuyor. Annemi yerde sürükleyen, iki kez kolunu kıran; karanlık gecelerin ürkütücü gölgesi... benden korkuyor!
Hastaneden koşaradım çıkıp kendimi arabaya attım. Yağmur dinmişti. Birden tanıdık bir resmin içinde yol almakta olduğumu fark ettim. Karanlık bulutlar, aşağıda uçuk mavi aydınlık bir kuşak bırakarak tepeye doğru yükseliyordu. Gökyüzünün siyahındaki aralıktan arkada saklanan güneşin ışıkları süzülmeye başlamıştı. Önümde uzanan yolun sonundaki belirsiz maviliği gördüm. İçimi tuhaf bir huzur kapladı. Bitmişti! Burada yapacak bir işim yoktu.
Gaza bastım.