Dişçi matkabı karanlığın içinden yavaşça yaklaşıyor. Koltukta gerileyip kolçaklara sıkıca tutunuyorum. Bir an önce bitse bu işkence, diyorum ama bir yanımla bunun kâbus olduğunu, matkabın asla ağzıma ulaşmayacağını biliyorum.
Uyandığımda ağzım kupkuru. Tan atmış, perdeler hafif parlıyor. O korkunç aletin vızıltısı hâlâ kulağımda, mutfağa girdiğimde daha da belirginleşiyor. Rafa uzanıyorum, elim boşlukta kalıyor. Annem yine su bardaklarını çay bardaklarının arkasına koymuş, öyle daha güzel görünüyor diye. Öndekileri düşürmeden arkalardan bir tane çekmeye çalışıyorum. Musluğu açıyorum, akan suyla birlikte ucundan bir arı çıkıveriyor. Pencereyi açıp çekiliyorum. Dışarı çıksın diye beklerken tezgâhın üzerinden uçup fayansların arasındaki ince kırıktan içeri giriyor. Lavabonun altındaki dolabın kapağını aralıyorum, boruların geçtiği duvarda kaynayan arıları görmemle kapağı çarpmam bir oluyor.
Pasajın ikinci katındaki dükkânın herhangi bir yazıhaneden farkı yok. Bir masa, bir dolap o kadar. Bir adam masada oturmuş gazete okuyor. Arkasındaki duvarda çeşitli haşere çizimleri ve Latince isimleriyle dolu bir poster asılı.
“Madem buraya kadar zahmet ettin bir çayımı iç. Dükkâna pek gelen olmaz, genelde telefon ederler.”
Çay içmeye niyetim yoktu ama çaycıya seslenmeye kalktığında ayağının aksadığını fark edince, ne bileyim, hayır diyemedim.
“Arılar çok zekidir.”
Çayımı karıştırıyorum.
“Laf işte,” diyor, “zekiymiş.”
Ne denir ki.
“Bazen kendime kızarım böyle. Kusura bakma. Dünkü maça baktın mı?”
Neyse ki futbol var konuşacak.
“Rezalet,” diyorum.
Çaylar bitince yola koyuluyoruz, ikisini de alayım dememe rağmen çantaların birini vermeye ancak razı ediyorum. Adımlarımı uydurmaya, yol boyu konuşacak şeyler bulmaya çalışıyorum. Neden telefon etmediğime kızıyorum.
“Bu hafif. Valla,” diyor merdivenlerde. “Sen onu çıkarsan yeter, beni bekleme. Ben yavaş yavaş gelirim.”
Çantayı kapının yanına koyuyorum. Mutfak kapısının ağzında duran damacanayı kenara çekiyorum. Kayıp ayak altında toplanmasın diye koridordaki yolluğu yuvarlıyorum.
“Yenge yok mu?”
“Yok, evli değilim.”
“En güzeli. Evlilik zor. Hele çocuk.”
Beyaz tulumu silkeleyip yere bırakıyor, elleriyle omuzlarımdan destek alıp önce bir bacağını, sonra ötekini giyiyor.
“Bizim oğlan, bir ay olacak, bir gün okuldan topallayarak gelmiş. Akşam sofraya oturduk, su istedim. Kalktı, aksaya aksaya mutfağa gitti. Ne oluyor, demeye kalmadan hanım, Hiç sorma, dikkat çekmeye çalışıyor. Ben akşama kadar didikledim, bir şey olduğu yok. Oyun oynuyor, dedi. Tamam, dedim, sorun yokmuş gibi davranalım. Sabah yine topallayarak okuluna gitti, sonra öğretmeni aradı. Biz Ali’nin huyunu biliyoruz, dediysek de öğretmen illa doktora görünsün diye ısrar edince muayeneye götürdük. Sonuç ne çıktı dersin? Hiçbir şey. Biliyoruz. Ali artık oyunu bırak, dedik. İnatçı bizimki, hâlâ elinde olmadığını iddia ediyor.”
“Çok ilginç.” Kolunu geçirmesi için tulumun bir yenini arkasına çekiyorum.
Dönüp, “Ne bileyim, onu öyle ayağını sürürken görünce tokatlayasım geliyor. Tahammül edemiyorum.”
Önündeki fermuarı boğazına kadar çekiyor.
Başlığa uzanırken vazgeçip, “Şunu takmadan bir sigara,” diyor.
“Aslında ben çıksam iyi olur, işe geç kalıyorum.”
“Tamam, şunu içeyim hemen başlıyorum. Sen işine bak.” Başparmağıyla görünmez bir çakmağı yakmaya çalışarak, “Ateş var mı,” diye soruyor. Evin bir gün kapalı kalması gerekiyormuş. Beyaz başlığını takıp ağır ilaç tüpü sırtında aksak adım mutfağa ilerliyor.
İş çıkışı anneme gidiyorum. “Çöpleri açıkta bırakırsan her şey gelir.” “Haklısın,” diyorum. Uzatmayacağım. Odadaki çekyatın üzerine misafirlere çıkardığı naftalin kokulu çarşaflardan seriyor. İlacımı içip yatana kadar parmağı duvardaki düğmede. Battaniyeyi çektiğim an, “Hadi Allah rahatlık versin,” deyip ışığı kapıyor.
“Erken kalkmışsın.” “Evet, yine kâbus gördüm, uykum kaçtı.” Çaydanlığı ocaktan alıyorum. “Hayır gelsin.” “İlaçtan oluyor, doktor böyle olacağını söylemişti.” Şarjlı süpürgeyle ocağın kenarına dökülen çay tanelerini çekiyor. Sabah sabah bu ses, derin bir nefes alıyorum.
İşe gitmeden önce havalansın diye pencereleri açmaya eve uğruyorum. Kapıyı açtığımda haşere ilacının kokusu genzimi yakıyor. Ceketimin eteğiyle ağzımı kapayıp mutfağa giriyorum.
Mutfakta, tezgâhın üzerinde bir kavanoz bal duruyor.
Şaka mı bu.
Bir an sonra anlıyorum.
Adam dolapta unutulup kalmış bal kavanozunu çıkarıp tezgâhın üzerine koymuş.
Evet, şaka olmalı.






