"Önce Okur, Sonra Yazarız": Emerson ve Yaratıcı Süreç
24 Şubat 2019 Edebiyat

"Önce Okur, Sonra Yazarız": Emerson ve Yaratıcı Süreç


Twitter'da Paylaş
0

“Okumak yazmakla yakından alakalıdır. Zihin henüz şekillendirilmeye açıkken izlenimlere dikkat etmek gerekir. Yeni olgular doğadan taptaze, ışıl ışıl, ilham dolu, dupduru gelmelidir. Sonra, ilerleyen yıllarda, bilgiyi aktaran ifade tarzlarını taklit etme tehlikesi daha azken olgular daha geniş bir alandan derlenip toplanabilir.”

Emerson, “The American Scholar” (“Amerikan Entelektüeli”) adlı denemesinde, “Yaratıcı yazma gibi yaratıcı okuma da vardır” der. “Önce yeriz, sonra üreriz; önce okur, sonra yazarız.” Okumak Emerson için hem yaratıcı hem etkin bir eylemdir. “History” (“Tarih”) denemesinde, “Öğrenci, tarihi edilgin değil etkin bir şekilde okumalı; kendi yaşamını metin, kitapları da bu metnin yorumu saymalı” diye vurgular. Emerson’ın okuma üzerine tüm yorumları, bir yandan kitapların okurlarının (ve yazarlarının) otoritesini pekiştirmeyi, diğer yandan bizzat kitapların otoritesini zayıflatmayı, hafifletmeyi amaçlar. Yayımlanmamış son dönem denemelerinden “Subjectiveness”ta (“Öznellik”) bunu kısa ve öz bir şekilde ifade eder; okurken “kitabın kitabı olursunuz” der.

Emerson’ın okuma hakkında en çarpıcı yorumları okumanın sınırlarına ve tehlikelerine işaret eder. Seyahat etmeye temkinli yaklaştığı gibi okumaya da temkinli yaklaşırdı Emerson. Okumayı kaçış olarak görmek budalalıktı ona göre. Hobbes’un, “Başkaları kadar okusaydım, onlar gibi cahil olurdum” demesinden hoşlanırdı. Kitapları gözünde büyütmemeyi bilen Montaigne’e özel bir hayranlık duyardı. “Bir şeyler okuduysam da kendimde pek azını sakladım” diye yazmıştır Montaigne neşeyle: “Okurken karşılaştığım zorluklar yüzünden kendimi yiyip bitirmem asla .... Bana keyif vermeyen hiçbir şeyi yapmam .... Dikkatli okuyunca görüşüm bulanıyor, zihnim dağılıyor.”

Fakat Emerson’ın okuma üzerine eleştirileri onun aslında kitaplara âşık ve tutkun, doymak bilmez, olağanüstü bir okur olduğunu bildiğimiz takdirde bize anlamlı gelebilir. Neredeyse her şeyi okurdu Emerson. Alışkanlık gereği tüm İngiliz ve Amerikan dergilerini, tüm yeni kitapları yayımlanır yayımlanmaz okurdu. Yunan ve Roma klasikleri, İngiliz, Fransız ve Alman tarihi ve edebiyatı, Yahudi-Hıristiyan geleneği alanlarında yaptığı okumaların yanı sıra Hint, Çin, İran edebiyatları ve kutsal metinlerine de ilgi duymuştu. Budizm, Hinduizm, Konfüçyüsçülük, Zerdüştlük ve İslamı incelemişti. Rusya üstüne, Güney Denizleri üstüne, tarım ve meyve ağaçları üstüne, resim ve müzik üstüne kitaplar okumuştu. Romanlar, şiirler, oyunlar, biyografiler, gazeteler, seyahatnameler, devlet raporları okumuştu.

Kütüphaneden genellikle iade tarihinden önce okuyamayacağı kadar çok kitap alırdı. Boston Athenæum, Harvard College ve Boston Society kütüphanelerindeki gecikme bedeli kayıtları onun ne beslenmesini ne de iştahını tam olarak yansıtabilir bize. Binlerce kitaba göz atardı. İlgisini çeken daha yüzlercesini dikkatle incelerdi. Aralarında Montaigne, Plutarkhos, Platon, Plotinos, Goethe, de Staël ve Wordsworth’ün olduğu favori birkaç yazarına da tekrar tekrar geri dönerdi.

emersonEmerson’ın Concord, Massachusetts’teki çalışma odası.

Emerson bir keresinde Coleridge’in dört tür okur belirlediğini not düşmüştü: kum saati, sünger, jöle torbası, Golkonda. Kum saati aldığı her şeyi aynen geri verir. Sünger içine çektiği her şeyi geri verir ama biraz kirlenmiş halde. Jöle torbası değerli kısımları sıkarak atar, işe yaramaz kısımları tutar. Golkonda ise her şeyi elekten geçirir, yalnızca altın topaklarını kendine alır. Emerson kusursuz bir Golkonda okur örneğiydi, Amerikan madencilerinin “işin erbabı” dediği cinstendi – madeni tarayıp yalnızca en kaliteli cevheri çantasına atanlardandı.

“Bir kitabı okumak pek çok kere okurun talihini belirlemiş, yaşam biçimine yön vermiştir.”

Okumak Emerson için bedensel bir ihtiyaçtı. Bir defasında arkadaşına, “Okumadan geçen bir gün boşa geçmiş gibi gelir bana” diye yazmış, başka bir defasında da, “Bir insandan büyük bir okur olmasını beklerim; ya da spontan gücüyle aynı nispette bir özümseme gücü olmalıdır” demiştir. Bir kitabın nasıl bir gücü olabileceğini ilk elden bilirdi: “Bir kitabı okumak pek çok kere okurun talihini belirlemiş, yaşam biçimine yön vermiştir. Seyahatler hakkında, deniz yolculukları hakkında okumak bir çocuğun azmini ve merakını ateşlemiş, onu bütün yaşamı boyunca bir denizci, bir yeni diyarlar kâşifi ya da tutkulu bir tüccar, iyi bir asker, hakiki bir vatansever, yahut başarılı bir biliminsanı yapmıştır.” Kendisini en çok etkileyen kitaplar hakkında samimi bir minnettarlığın yanı sıra tattığı katıksız coşkuyu da dile getirmiştir. Montaigne’in Denemeler’i için, “Kitabı sanki önceki bir yaşamımda ben yazmışım gibiydi .... Ne ondan önce ne de ondan sonra tattım bu duyguyu” demişti. Arkadaşı Sam Ward’a Aziz Augustinus’un İtiraflar’ının bir kopyasını yolladığındaysa şunları yazmıştı:

"Bu minik eski yapıtı, sırf geçen yaz onun içinde okuduğum altın değerinde bazı sözlere olan şükran duygumdan ötürü yolluyorum sana. Aziz’e yeni bir müritten öte nasıl bir adak sunabilirdim? Ama okumasan da olur. Hatta bunu veya başka bir kitabı neden okuyasın ki? Ahmakça bir boyun eğiştir okumak – yalnızca ölü insanlara göredir. Muhtemelen bir başkasını değil sadece bizi sarhoş edebilecek, görece olağanüstü güce sahip bir kitapla hayat boyu bir ya da iki defa kendimizden geçeriz; ve büyülü kadehi tüketince, kalan yıllar boyunca Cennet’e yeniden kavuşma umuduyla kütüphanelerin altını üstüne getiririz."

“Birisi bir kitabı sırf ilgisini çektiği için okuyorsa ve tüm okumalarını da böyle yapıyorsa o kişinin okuması katıksızdır ve bende de ilgi uyandırır. Nereden başlarsanız başlayın, günde beş saat okursanız bilmeye doğru adım atarsınız.”

Emerson’ın nasıl bir kitap düşkünü olduğu göz önünde bulundurulursa, bazen fazlaca şikâyet ettiği düşünülebilir. “Birine bir kitap önermek biraz cüretkârlıktır bana kalırsa” demiştir bir keresinde: “Okuduğum her kitap beni istila eder, yerimden eder.” Onun kendine olan ikazlarının gülünç örnekleri çıkar bazen karşımıza. Örneğin, Wolfgang Menzel’in Alman edebiyatı üstüne bir kitabını okuduktan sonra şunları yazar: “Ya, işte böyle Waldo Emerson; dün akşam Menzel denen adamın ufacık kitabının bir sayfasından diğerine koştura koştura, Alman yazarlardan daha sağlam bir güruh var mı yok mu diye kendini paralarken nasıl da feleğini şaşırdın! Senden daha iyisini beklerdim. Oturdun yerine, sinip kaldın.” Fakat yalnızca kitaplara boğulan –dolayısıyla da sürekli başkalarının görüşleriyle uğraşmak durumunda olan– birinin kişisel bütünlüğünü koruma kaygısı taşıması beklenir. Tam da çok kitap okuyan kişi, kendi görüşlerini gözden kaybetme tehlikesine düşer ve Emerson’ın sözleriyle, “bilgelik yoksunluğundan ötürü kendini kitaplarla uyuşturur”.

Emerson kendini ayrım gözetmeyen, aldırışsız bir okur olarak göstermekten hoşlanırdı. “Birisi bir kitabı sırf ilgisini çektiği için okuyorsa ve tüm okumalarını da böyle yapıyorsa o kişinin okuması katıksızdır ve bende de ilgi uyandırır” demişti bir defasında: “Nereden başlarsanız başlayın, günde beş saat okursanız bilmeye doğru adım atarsınız.” Gene de, ne kadar okursa okusun, Emerson’ın olgun döneminde asla okumayacağı belli kitap kategorileri vardı. Teoloji ya da akademik tartışma okumazdı. Özgün anlatıları, bizzat yaşanmış olayları, kişisel tanıklıkları arardı. Şiirinizi veya romanınızı okur ama başkasının şiirine veya romanına dair görüşünüzü okumazdı – hele ki başkasının görüşüne dair görüşünüzü asla. Erken dönem bir konferans metni onun bu konudaki hususi ve sarsıcı açıksözlülüğünü ortaya koyar: “Kitapların büyük çoğunluğu eski toplum, din ve edebiyat tarihinin uysal taklitleri olmaktan öteye gitmez; bunları dikkate almasak da olur. Ölüler tarafından okunmak üzere ölüler tarafından yazılmışlardır.”

Pek çok kitabın yalnızca geçici bir tesiri olurdu Emerson üstünde. “Nice merkez bulmuşuzdur safça, hepsinin de çevre olduğu ortaya çıkmıştır sonradan! Kitaplar hakkında nice sohbet bize tarihi bir an gibi gelmiştir ama unutmuşuzdur çok geçmeden.” Okumayı yatıştırıcı olarak görmezdi o; okuduğundan her an bir şey almadığı takdirde sinirlenirdi. “Kitaplara karşı fazla naziğiz” derdi. “Birkaç ışıltılı cümle uğruna dört yüz, beş yüz sayfalık bir cildi baştan sona okuyoruz.”

Emerson’ın kitaplarla en müzmin sorunu, onların kendisi üstünde az değil, çok fazla etki yaratmasıydı. Kitaplar onun “geleneğin yükü” olarak adlandırdığı eşyanın önemli bir kısmını oluşturuyordu. “Toplum, gencin örnek alması için önüne Oberlin’leri, Wesley’leri, Dr. Lowell’ı, Dr. Ware’i koyar. Ama etkisi fecidir bunun. Öncekilerin yetkinliği gencin içindeki yetkinliği öldürür. Oysa daha evvel kimse yapıt vermemişçesine kendi yapıtına yönelmelidir. Taklit aslın ötesine geçemez.”

Emerson klasiklerin ağırlığına saygı duyduğu ölçüde (“Eski kitapları okumak asla vakit kaybı değildir”), kanonik metinlerin sırf itibarlı oldukları için edilgin bir şekilde hazmedilip kabullenilmesine de karşı çıkardı. “Homeros ününü hak eden biriyse bin yıldır Avrupalı aydınları eğitmekle görevini tamamlamış olamaz. Keyif veren bir üstat olduğunu şimdi bana da kabul ettirmesi gerekir. Şayet bunu yapamazsa şanı şöhreti nafile.”

Emerson, Stephen Dedalus gibi, “bütün okuduklarından yalnızca kendi durumunun yankısı veya kehaneti olan şeyleri aklında tutardı.”

Ait olduğu kültürün veya sınıfın adabına uymak için okumazdı Emerson. Arnold tarzında, düşünülüp söylenmiş olanların en iyilerini öğrenme umuduyla da okumazdı. Kişisel kazanım ve kullanım için okurdu. “İnsan kendi kendini eğitmeli” demişti, “çünkü kişi ancak kendi koşullarına göre okuyabilir.” Emerson, Stephen Dedalus gibi, “bütün okuduklarından yalnızca kendi durumunun yankısı veya kehaneti olan şeyleri aklında tutardı.” Bunu şöyle de ifade etmişti: “Bana zaten zihnimde olan bir şeyi söyleyen kitabı okuyabilirim yalnızca.” Erken dönem konferanslarında bu konunun tam anlamıyla farkındadır. “Her ne isek, gördüğümüz, okuduğumuz, öğrendiğimiz de o değil midir?” diye sorar 1835’te “Ethics” (“Etik”) adlı konferansında. “Yetenekli birinin Plutarkhos okuduğunu gördünüz örneğin. Pekâlâ bin farklı insan için bin farklı şey ifade eder bu yazar. Kitabı elinize alıp kendinizi paralayın isterseniz, öbürünün orada bulduğu şeyi asla bulamazsınız .... Ya da herhangi bir sohbetten, zihninize zaten doğmuş olmayan veya doğmaya hazır beklemeyen bir şeyi duyup alabilir misiniz sanıyorsunuz?” Hepimizin belli belirsizce okuduğu şeyleri Emerson açıklıkla okurdu. “Schelling’in, Schleiermacher’in, Ackerman’ın ya da bir başkasının bir mitoloji olarak karşınıza çıkardığı şeyi bilincinizdeki öğelerin tuhaf bir yeniden ifadesi olarak görmekte ısrar edin .... Şayet Spinoza [sizi bilincinize geri döndürmeyi] başaramıyorsa belki Kant başarır.” Bu elbette ötekilerin yeni düşüncelerinin ve özgün katkılarının reddi anlamında değil, bir önermeyi yalnızca zihin süreçlerimizle uyumlu olduğu ölçüde kavrayabileceğimizin ve tutarlı bulabileceğimizin teyidi anlamındadır.

Etkin okuduğumuzda her şeyden fayda elde edebiliriz. “İyi bir kafa asla hatalı okumaz” der Emerson, “her kitapta, başkalarına gizli kalıp da kendi kulağının açıkça duyabildiği örtük veya imalı kısımlar bulur. Bir kitabın kendi başına bir değeri yoktur, başka birçok kitaptan edindiklerinize kıyasla bir ağırlık kazanır.” Bu minvalde şunu da ileri sürer: “Ne okuduğum fark etmez. Hatta alakasız bulduğumu daha derinlemesine okurum – ta ki bana ve yakınımdakilere, doğaya ve günün saatine dokunana dek. İyi bir entelektüel için Aristophanes, Hafız ve Rabelais Amerikan tarihiyle doludur.”

Emerson kendi adına savunduklarını başkaları için de geçerli görmeye meyilliydi. Bir kitabın anlamı hakkında konuşmaktan kaçınır, her kitabın ne kadar okuru varsa o kadar anlamı olduğu fikrine yakın dururdu. “Söylediğimiz her sözün milyon tane yüzü, sayısız farklı şekle bürünen kullanımı vardır. Öyle olmasaydı hiçbir kitabı okuyamazdık. Sözleriniz sadece kendi durumunuza uyardı ve beni ilgilendirmezdi. Üstelik kendi durumunu betimleyen Dante de şu an anlaşılmaz olurdu. Ama bin yılda bin farklı okur onun hikâyesini okuyacak, her sözcüğe muhakkak yeni karşılıklar bularak onda kendi hikâyelerinin yansımasını görecektir.” Sözcüklerin bu şekilde dönüştürülebilirliği bizi birbirimizden ayrıştırmak şöyle dursun, okumayı ve yazmayı daha en baştan mümkün kılandır.

Emerson neredeyse sadece yazılarını beslemek için okumuştur. “İnsanın bildiği ve yaptığı her şey kendini ifadesinin bir parçası olur ve o ifadede bir fark yaratır” diye yazmıştı erken dönem defterlerinden birinde. Birkaç yıl sonra ise şunları söylemişti: “Düşünürler tarih kitapları yazmasın. Fazla şey biliyor onlar. Plutarkhos okuyorum, hatta tekdüze Belknap’i, Williamson’ı okuyorum ve o ruhsuz, yavan kayıtlarında bile oraya koymadıkları fikirler buluyorum .... En yüce mutluluk öylece alanın değil yaratanındır, diye boşuna dememişler!” Yazarın özümseyiciliğinin önemine dair Goethe’nin samimi tespiti Emerson’a coşku verir. “Deha” demişti Goethe, “bizde etki bırakan şeyleri yakalayıp sözcüklere dökme becerisinden başka nedir ki? .... Sadece kendi kaynaklarından beslenmeye kalkarsa en üstün deha bile değersizleşir .... ki kendi yazdıklarım bin farklı insandan ve şeyden beslenmiştir.”

emerson

Okuma ve yazma Emerson’ın en sevdiği konular arasındadır. Denemelerinde, mektuplarında ve günlüklerinde bu konulara tekrar tekrar döner. 1865 ve 1870 yılları arasında Charles Woodbury adlı genç bir Williams College öğrencisiyle olan bir dizi sohbetinden görebildiğimiz üzere bu konularda konuşmaktan da hoşlanırdı. Woodbury bunları dikkatle dinlemiş, notlar almış ve Emerson’ın söz ettiklerinin pek çoğunu yazıya geçirerek 1890 yılında Talks with Ralph Waldo Emerson (Ralph Waldo Emerson ile Sohbetler) adıyla yayımlamıştır. Williams College’ın ardından Woodbury San Francisco’da başarılı bir petrol tüccarı oldu. Oakland’da yaşadı; Üniteryen çevrelerinde etkindi, hatta özel günler için özgün bir ilahi kaleme aldı. Onun bir yazar olmaması aktardıklarına ayrı bir değer katar, zira görünüşe bakılırsa Emerson’ın sözlerini neredeyse olduğu gibi kayda geçirmiş, Woodbury’nin odasında oturup kitaplardan söz eden Emerson’ın konuşmasını, fikirlerin ve imgelerin aniden karşımıza çıktığı haliyle duymamızı sağlamıştır.

“Her şeye kendi gözünle bakmayı öğren. Fars, Zerdüşt ve Hindu din kitaplarını, Avesta’yı, Vendidad’ı ve diğerlerini unutma; bir de seyahatnameleri.”

"Okumak yazmakla yakından alakalıdır. Zihin henüz şekillendirilmeye açıkken izlenimlere dikkat etmek gerekir. Yeni olgular doğadan taptaze, ışıl ışıl, ilham dolu, dupduru gelmelidir. Sonra, ilerleyen yıllarda, bilgiyi aktaran ifade tarzlarını taklit etme tehlikesi daha azken olgular daha geniş bir alandan derlenip toplanabilir. Ama şimdilik şu kitapları [eliyle işaret eder], Prescott’ı, Bancroft’u, Motley’i okumayacaksın. Titiz bir adamdır Prescott. Bancroft muazzam bir okurdur, konuyu daima iyi kavrar. Motley kılı kırk yarar ama fazla mekaniktir. Aslında hepsi öyledir. Üsluplarıyla öldürürler adamı. Yükselmeyi bilmezler, kıpırtı kalmamıştır içlerinde. Az evvel gördüğümüz mermerde fark ettin mi? Mermerin aslında billurlaşmış kireçtaşı olduğunu hatırlıyor musun? İşte bazı yazarlar o kireçtaşı halinde kalır daima."

Emerson, Woodbury’ye “tembel olmayan, gerçeklerle temas kuran yazarları” okumasını söylerdi. “Her şeye kendi gözünle bakmayı öğren. Fars, Zerdüşt ve Hindu din kitaplarını, Avesta’yı, Vendidad’ı ve diğerlerini unutma; bir de seyahatnameleri.” Woodbury’ye birçok yazar ve kitap adı verir. Bacon ve Berkeley’yi, Sharon Turner ve Plutarkhos’u önerir. “Darwin! Rafta onu gördüğüme sevindim.” Fakat Emerson özellikle neyi okumamak gerektiği konusunda kati ve sert bir şekilde konuşurken heyecanlıdır. “Birinci elden olmayan her türlü derleme kitaptan –‘falancadan seçmeler’, ‘filancadan en güzel örnekler’ vs.– uzak dur. Kitaplığında birkaç tane görüyorum. Onları yaksan daha iyi. Biri senin için bir başkasının en güzel pasajlarını seçemez. Onlar onun için güzeldir pekâlâ! Senin için güzel olansa senin tutkularına birebir uyan başka bir düşünce olacaktır. Kendi maden kazıcılığını kendin yap.”

Emerson, “Uyarımların ardında yatan mantığa kafa yordun mu hiç?” diye sorar genç öğrenciye. “Neyi zihnin dışında tutup neyi almak gerektiğini bilmek büyük bir sırdır.” Buna gazeteleri örnek verir. Ona göre gazeteler ihmal edilmemelidir. “Ama onlarla pek fazla işin olmamalı. Onların da en iyi yanlarını al – onların senin en iyi yanlarını almasına izin verme. Zihnin yaratıcıyken okuma onları. Baştan sona, sütun sütun okuma asla. Onların herkes için olduğunu unutma, sana göre olmayanı alma.” Emerson’ın Woodbury’ye önerileri boş nasihatler değildir, kendi okuma alışkanlıklarını tarif etmektedir. “Dış etkenler nasıl ki insanı yolundan saptırırsa, seni ne kadar büyülerse büyülesin tek bir şeyi bir dönem uzun uzadıya okumak da düşünceyi öyle yerle bir eder. Buna izin verme. Kendini fazla kaptırdığını fark edersen daha ilk paragrafta dur.”

"Kitaplara dair bir sezgi geliştirmelisin, sana hangi kitabın gerektiğini fazla vakit harcamadan hissedebilmelisin. Sunulanların yalnızca en mükemmel olanlarını aklında tutmalısın.”

Emerson’ın okumayı yeriyor gibi görünmesinin ardında okuduklarının öncelikle fayda sağlamasını uman birinin mantığı yatar. “Çok okuyan biri olmaya heves etme” der Woodbury’ye. “Kitabi bilgi için değil, olgular için oku. Olguları nasıl kendine mal edebileceğini öğrenmelisin. Başkasının görüp anlattıkları ona aittir, sana değil.” Okur yalnızca kendine gerçekten uyanı almalıdır. Woodbury’ye şunları söyler Emerson: “Kitaplara dair bir sezgi geliştirmelisin, sana hangi kitabın gerektiğini fazla vakit harcamadan hissedebilmelisin. Sunulanların yalnızca en mükemmel olanlarını aklında tutmalısın. Ama bu genellikle tek bir bölümden ibarettir. Uzun uzun bakmanın perdelediği şeyi kısa bir bakış ele verir.” Woodbury’nin bunun tam olarak nasıl yapılacağına dair ısrarlı sorusu karşısında bir an duraksayan Emerson sözlerine şöyle devam eder: “Örneğin bölümlerin daha en başından, cümlelere şöyle bir bakarak o bölümü ayrıntılı okuman gerekip gerekmediğini anlayabilmelisin. Sonra sayfa sayfa ilerlerken yazarın gözüyle okumalı ama aradığın şeyi sana getirene dek onunla asla oyalanmamalı, şayet ihtiyaç duyduğun şey onda varsa onunla kalmalısın. Unutma ki sen de kendine bir yol çizmek için okuyorsun.”

Eninde sonunda çoğu yazar kendi metinlerinin içinde kaybolur, bunu amaçlar pek çoğu. Emerson ise bunun tam zıddını amaçlamıştır. Metne olan inancı, yalnızca metnin taşıma kapasitesine dair bir inançtır. Hem okuma hem de yazma kuramı biyografiktir; metin, okuru yazara taşımalı, yazarı da okura taşımalıdır. Geleneksel tartışma yöntemi ad hominem argümanlara burun kıvırır. Emerson içinse bunun tersi geçerlidir. Tüm savlar ad hominem ya da ad feminam’dır, önemli olan da budur. Yazar ve okur arasında bağ kurulduğunda metin o bağın içinde kaybolur. En iyi metinler bunu tekrar tekrar yapar.

Şaşırsa da Emerson’ın sözlerini hemen kavrayan genç Woodbury, ünlü konuşmacı ve vaiz Henry Ward Beecher’ın, ortasında kendisinin oturduğu tekerlek biçiminde bir çalışma masasına sahip olmasının sembolik olduğunu fark eder. Buna karşılık Emerson, yuvarlak bir yazı masasının kenarına çektiği sallanan bir sandalyede çalışmaktadır. Varlıkların dairesel olduğunu (“Yuvarlaktır zerre ve kâinat”) ve her insanın bir merkez olduğunu bilen Emerson, hiç kimsenin dünyanın merkezi olmadığını da iyi bilir. Doğa’nın son paragrafında şunları söyler: “Her ruh kendine bir ev yapar, evin ötesine bir dünya, onun da ötesine bir gök kubbe. Öyleyse bilin ki dünya sizin için vardır. Sizin için mükemmeldir fenomenler. Neysek ancak onu görebiliriz.” Daha sonra da şöyle der: “Kendi dünyanızı inşa edin o halde.” Aslında, “Kendi dünyanı oku ve yaz öyleyse” de diyebilirdi Emerson, zira onun için yaratıcı okuma ile yaratıcı yazma ne olursa olsun birbirinden ayrılamazdı. Gene de okumak yalnızca bir araçtı. Nihai gaye yazmaktı. 

İngilizceden çeviren: Aytek Sever

* First We Read, Then We Write: Emerson on the Creative Process, University of Iowa Press, 2009, ss. 7-17.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR