Biçim ya da tür arayışından değil, diğer romanlarım gibi karakterin kendi iç sesiyle kurulmuş bir anlatı oldu Firuzan.
Aynur Kulak: Firuzan’la beraber çağdaş edebiyatımız içerisinde dört romanlık bir periyot oluşturmuş durumdasınız. Fatih Bey’i tanıyalı kaç yıl oldu, diye düşününce beş yıllık bir süreç olduğunu görerek bir yandan şaşırdım, bir yandan sevindim, çünkü sanki daha uzun süredir tanıyorum sizi. Romanlarınız bunda büyük etken elbet, sizin için nasıl bir süreçti? Beş yıllık sürede dört roman hayal etmiş miydiniz, yoksa kendiliğinden ardı ardına yazılıverdiler?
Fatih Gezer: Beş yılın hem çok uzun hem de çok kısa hissettirmesi tuhaf bir çelişki yaratıyor bende de. Yazarlık serüvenimin henüz başında olmama rağmen sanki çok daha uzun yıllardır bu işi yapıyormuşum gibi hissediyorum. Sanırım bu yazıyla kurduğum arkadaşlığın yoğunluğuyla ilgili. Benim yazıyla dostluğum biraz cezaevi ya da askeriye dostluğu gibi; geceli gündüzlü, her saniyesinde beraber olduğumuz bir birliktelik. İlk romanım Ölüler Kıraathanesi’nin yazıldığı 2016 yılından yola çıkarsak, bu kadar yoğun mesaide ve dokuz yıllık gibi bir sürede dört roman fazla görünmüyor bana.
Dört roman hayal etmiş miydim…İlk romanımı bitirmek konusunda şüphelerim vardı ama sonrakiler konusunda emindim. Çünkü en nihayetinde bu da bir kas. Kasınız sıcaksa metinlerin birbirini çağırdığını, yazdığınız her şeyin diğerini doğurduğunu görüyorsunuz. Bu nedenle “kendiliğinden” lafı kulağa tembelce gelse de yazma süreci açısından oldukça doğru.
AK: Sizinle sizi en çok tetikleyen imgeler ve çağrışımlar konusunu konuşmak istiyorum. Belli bir tematik yapıdan veya leitmotifler dediğimiz yapıdan gittiğinizi söyleyebilir misiniz? Mesela insanın yaşamı adına kendi yaptığı tercihleri, bunun genelde ölüm motifiyle karşımıza çıkması, alınan keskin virajların veya U dönüşleri bu noktalardan el alarak yazmanız… Yani sizi yaşamda tetikleyen edebiyatınıza da yansımasını güçlü şekilde gördüğümüz unsurlar neler desem ne söylemek istersiniz?
FG: Benim için yazının ilk dürtüsü çoğu zaman bir kırılma anı oluyor. İnsanın hayatını bir noktada ikiye bölen, o küçük veya büyük ama muhakkak etkisi büyük anlar... Bunlar genelde karakterin bir tercihle yüzleştiği, dönüşü olmayan bir yola saptığı, bazen sadece bakışını değiştirdiği kırılma noktaları. Dolayısıyla evet, tematik olarak insanın kendi hayatına verdiği yönle, bunun bedelleriyle ve çoğu zaman bu yön değişikliklerinin sonuçlarıyla ilgileniyorum.
Sık kullandığım ölüm motifi, bendeki bu kırılma anlarının belki de en sert olanı. Ama ölümden ziyade “ölüm fikri”yle ilgileniyorum aslında. Çünkü bir şeyin bitebilir olduğunu bilmek, insanın tercihlerini çok daha ağırlaştırıyor. Bu da benim karakterlerimin çoğuna sinmiş bir hal. Onlar genellikle tam olarak “geri dönüşsüz” o virajlarda beliriyorlar.
Beni yaşamda tetikleyen, sokağa çıkıp bağırmamı sağlayan neyse çoğu zaman elime kağıt kalemi almamı sağlayan şey de o: Adaletsizlik. Bu illa hukuksal ya da toplumsal düzeyde değil; bazen tesadüflerin, bazen kaderin ama özünde –susarak, kabullenerek, görmezden gelerek- insanın kendine yaptığı adaletsizliklerin peşinden gidiyorum. Bir hayat kadının çocuğunun kaderiyle mücadelesinden ya da ölmüş bir kadının öldükten sonra duyurmaya çalıştığı sesinden adalet arayışı yazıma sızıyor. En çaresizinden bir umut devşirmek, o direnci sese dönüştürmek arzusu her seferinde beni kendine çekiyor.
AK: Firuzan’la ilgili sizi masanızın başına oturtan sebepler neydi merak ediyorum fakat bir yandan da sizin edebiyatınızı tetikleyen imgesel unsurları bir önceki soruda konuşmuşken, bu romanınızda bir farkın olmasını istediniz mi, bunu da merak ediyorum. Bu anlatım farkından tutalım da, farklı tematik yapı, farklı leitmotiflere geçmek isteme veya farklı çağrışımlar, imge kullanımları olabilir.
FG: Firuzan’ı yazmaya karar vermem bir anda olmadı. Bir önceki romanımda kısa bir bölümde yer almıştı; çok fazla konuşmayan ama hissi yoğun bir karakter olarak belirmişti. O kadar kısa görünmesine rağmen bana çok şey taşıdı. Sanki bir romanın içinde değil de, başka bir romanın eşiğinden geçiyormuş gibiydi. Bu nedenle Firuzan, önceki metinden heybesi dolu gelen bir karakterdi. Fal bakmak, intihar etmek ve kendini dilin, geleneğin, yalnızlığın sınırlarında konumlandırmak gibi çok katmanlı hâlleri vardı. Onu bir yan karakter olarak bırakmak, hem yazarlık sezgime hem de anlatmak istediğim dünyaya aykırı geldi.
Dolayısıyla Firuzan’ı yazma sürecinde anlatımı, dili ya da kurguyu farklılaştırma gibi bir çaba içinde olmadım. Zaten yazarken ilk derdim biçim değil; o karakterin kendi gerçekliği neyi gerektiriyorsa, anlatımın yapısını da o belirliyor. Firuzan söz konusu olduğunda bu gerçeklik, masalsı bir dille, yer yer büyülü gerçekçiliğin sınırlarına yaslanan bir atmosferle kendiliğinden oluştu. Çünkü karakterin kendisi, yaşadıkları ve çevresi bunu çağırıyordu. Yazarken onu estetik bir tercihle değil, neredeyse içgüdüsel bir yönelişle izledim. Bu da beni daha önce deneyimlemediğim bir dile, anlatıcı tercihlerine ve kurguya sevk etti.
Kısacası, biçim ya da tür arayışından değil, diğer romanlarım gibi karakterin kendi iç sesiyle kurulmuş bir anlatı oldu Firuzan.

AK: Romanlarınızın tamamı karakter odaklı fakat bu sefer romanın ismi başkarakterin de ismi. Neden romanınıza Firuzan ismini vermek istediniz?
FG: Bu romanın yazılmasının müsebbibi kendisi. Genellikle olay örgüsünü tetikleyen bir kıvılcımdan ya da dile getirmek istediğim bir derdin zorunlu kıldığı temadan yola çıkarım ama bu kez beni Firuzan çağırdı. “Firuzan” sadece karakterin değil, romanın sesi, tonu ve hatta belleği oldu. Yazım aşamasından önce, daha önüme boş bir sayfa açmadan dahi ismi verilmişti. Ben de Firuzan’ın sesine teslim olarak bilgisayarın karşısına oturmuştum. Bu yüzden de onun adını romanın kapağına taşımak hem doğal hem de zorunluydu benim için.
AK: Hikayenin başından itibaren Firuzan’ın hikayesine odaklanıyoruz ve kendi hikayesini bize anlatan Firuzan’ı trajik bir sonla tanıyoruz. Fakat bu bir tür başlangıç oluyor aslında tüm hikayenin anlatılıp, yazılması için. Neden böyle bir yol izlemek istediniz? Yaşanan trajedilere dikkat çekmek istiyorsunuz ama hikayenin bütünü de önemli, öyle değil mi?
FG: Tam olarak öyle. Firuzan’ın ölümü, bir son değil, bir anlatının başlama ânı. Bu tarz, sonunu en başından öğrendiğiniz bir hikâyelerde odağımızı tekrar ayarlıyoruz. İster istemez hikâyenin sonunu değil; yaşanmış bir hayatın nasıl hatırlandığını, nasıl anlatıldığını ve geride kalanlar üzerinde nasıl bir yankı bıraktığını merak etmeye başlıyoruz. Firuzan’da da sonları değil, o sonlara giden yolları anlatmaktı derdim. Trajedi elbette var ama yalnızca acıya değil, hafızaya, yüzleşmeye ve bazen de geç gelen adalete işaret ediyor. Firuzan’ın ölümü, onun sesini susturmuyor; aksine, bu sesin duyulmasını mecbur kılıyor.
Ayrıca, Firuzan bir önceki romanım Ruhunu Satanlar Derneği’nden ölerek ayrılıyordu. O yüzden bu romana kaldığımız yerden devam edelim ya da bir başka değişle kaldığımız yerden başlayalım, dedim. Bu da bana, asırlara yayılan kadın hikayelerini, toplumun ikiyüzlülüğünü, sistematik zalimliği, mağdurların suskunluklarını işleme fırsatı tanıdı.
AK: Kuşaklar arası anlatılan kadınların hikayesi aynı zamanda Firuzan. Büyük büyük nine Umay’dan Firuzan’a ve Firuzan’ın kızına sirayet eden kadınların ortak dertleri ve makus kaderleri üzerine mücadelesi verilmiş ama değişmeyen hikayeleri okuyoruz. Aslında hiçbir şeyin değişmediğine dair bir vurgu mu bu kuşaklar arası anlatım?
FG: Evet, bir yönüyle hiçbir şeyin değişmediğine dair sarsıcı bir gerçek var bu anlatının içinde. Kadına uygulanan baskının zaman tanımadığı, coğrafya bilmediği gerçeği hikâyeleri bir arada tutuyor. Ama diğer yandan, dile gelmeleri bile başlı başına bir değişim talebi. Hacı Anne’nin suskunluğunun, Firuzan’ın konuşma cesaretiyle kırılması belki de romanın en özlü hâli.
Firuzan, “Arafta bile kadın dayanışmasının yaşatıldığı” bir roman. Öldürülseler dahi susmayan, hesap soran, birbirinin sesine kulak veren, birbirine ses olan kadınların hikâyesi bu.
AK: Romanın toplumsal yapı ve sınıfsal hiyerarşiye yaptığı vurgular da çok önemli. Hatta toplumsal olaylar bir arka fon olarak var ve bu olayların kadınların yaşamına direkt ve dolaylı etkileri çok önemli.
FG: Firuzan, sadece kendi yaşam mücadelesini veren bir kadın değil; aynı zamanda sınıfsal eşitsizliklerin, cinsiyet temelli ayrımcılığın ve gelenek kisvesi altında normalleştirilmiş zulmün içinden konuşan bir karakter. Onun yaşadıkları, sadece bir kişinin başına gelmiş istisnai acılar değil, sistematik olarak üretilen ve sürdürülen bir şiddetin izdüşümü.
Toplum, bu romanda bir fondan öte adeta her olaya müdahil bir karakter. Bazen sessizliğiyle, genellikle değer yargılarıyla ve dayattığı rollerle faillerin suç ortağı olan bir yapı ya da failin bizzat kendisi. Ve bu fail, yalnızca erkeklikten ya da iktidardan ibaret değil; aynı zamanda kadınları da kapsayan bir suskunluk ve içselleştirilmiş iktidar hâli.
Kadınların hayatları bu yapı içinde ya sessizleştiriliyor ya da konuşsalar dahi itibarsızlaştırılıyor. Firuzan gibi karakterler tam da bu çarkın içinde kırılıyor. Ama onların hikâyeleri, bu kırılmayı görünür kıldığı ölçüde dönüştürücü de olabiliyor. Firuzan’ın sesinde hem bireysel bir direniş hem de kolektif bir uyanış arzusu var. Bu romanı yazarken beni en çok ilgilendiren şey de buydu: toplumsal olanla kişisel olanın nasıl iç içe geçtiği ve bu geçişlerin en çok kadınların hayatlarını nasıl etkilediği.
AK: Anlatım ve dil kullanımı, romanın atlamadan konuşmamız gereken en önemli unsuru. Masalsı bir anlatımı neden tercih ettiniz? Geriye dönük, dönemsel zamanlara doğru gittiğiniz için anlatımı geleneksel anlatıya büründürmek isteme niyetinden mi yola çıktınız, yoksa anlatı bu şekilde kendiliğinden mi geldi ve oturup yazdınız?
FG: Bu bilinçli bir tercihten çok, hikâyenin kendi sesini dayatmasıydı aslında. Geriye dönük anlatım biçimi, beraberinde geleneksel anlatıya yakınlaşmayı da getirdi. Ama bu geleneksellik, nostaljik ya da idealize edilmiş bir dünya kurmak için değil, hafızayla temas kurmak içindi. Masalsı tonun ardında çoğu zaman sert ve çıplak bir gerçeklik duruyor. Bu da hem okumada bir akıcılık sağladı hem de metin içinde çarpıcı bir zıtlık yarattı.
Ayrıca yazarken dahi ağırlığının altında ezildiğim hikâyeleri anlatmak için bu üslubu benimsemeseydim, sanırım yazmayı tamamlayamazdım. Bazen dil, sadece bir estetik tercih değil, aynı zamanda yazarın kendini koruma biçimi de oluyor. Bu masalsılık, anlatının gerisindeki trajediyi daha katlanılır, ama bir o kadar da etkili kıldı.
AK: Adil Bey’i tabii ki atlamayacağım, çünkü aslında Firuzan bize hikayesini anlatıyor ama meddahlık geleneğini sürdüren Adil Bey, Firuzan’ın hikayesini bize ulaştıran kişi. Hem hikaye anlatımızın en önemli geleneği meddahlık geleneğini konuşmak istiyorum sizinle hem de Adil Bey’i. Çünkü Adil Bey olmasaydı da Firuzan hikayesini anlatacaktı bize ama Adil Bey’in varlığının sebepleri var.
FG: Meddahlık, Türk anlatı geleneğinde sözü merkeze alan, toplumsal belleği sözlü kültür aracılığıyla taşıyan önemli bir form. Ancak bu gelenek çoğunlukla erkek anlatıcıların tekeline aittir ve kadın hikâyeleri bu anlatılarda ya bastırılır ya da temsilin sınırlarında dolaşır. Bugünün dünyasında meddahlığı yeniden düşünmek, yalnızca biçimsel bir oyunu değil, aynı zamanda bir sorgulamayı da beraberinde getirmeli diye düşünüyorum.
Ben bu geleneği yalnızca biçimsel bir referans olarak değil, eleştirel bir zemin olarak kullanmak istedim. Adil Bey’i anlatıcı olarak seçmemin nedeni, hikâyeyi bir erkek anlatıcının dilinden kurmak ihtiyacıydı. Çünkü bu hikâyede kadınlara tekrar tekrar aynı acıyı yaşatan, yaşanmış acıları tekrar okutan, onları dilediği zaman arafta ya da yerin altında cezalandıran, dediklerini yaparlarsa göğe çıkaran bir ses gerekiyordu. Ve o ses, maalesef çoğu zaman bir erkek oluyor, burada da Adil Bey’in sesi ve nihayetinde benim kalemim vardı.
Bu yüzden roman, anlatıcıya ilenerek başlıyor; onun kusurlarını açık ederek, onu da hikâyenin nesnesi hâline getirerek bitiyor. Anlatıcının tavrı, niyeti ya da becerisi, onu kadın hikâyeleri karşısında masum kılmıyor. Taltif edilmesin diye, onun da sözü söküğünden döküldü. Meddahın sesi, bu kez sadece anlatmakla değil, ifşa olmakla da yükümlüydü.
AK: Sizin müzisyen kimliğiniz, romancı kimliğiniz kadar önemli. Romanın satır aralarında Firuzan için bestelediğiniz şarkılar da var. Hem müzisyen kimliğinizi konuşmak istiyorum elbet hem de bu kimliğinizi Firuzan romanı için nasıl kullanmak istediğinizi.
FG: Meddahlıkla müziğin aynı sahnede buluştuğu bir fotoğraf hep gözümün önündeydi. Hikâyeye zaman zaman eşlik eden, hikâyenin duygusuna uygun düşen şarkılar söyleyen bir orkestra hayal ettim. Bu orkestranın varlığı, anlatının ritmini ve duygusal derinliğini destekleyen bir iç ses gibi çalıştı; kimi zaman ağıt, kimi zaman isyan, kimi zaman da sessiz bir tanıklık oldu.
Bir başka güzelliği ya da hoş bulduğum diyelim; müzisyen Fatih Gezer’i de kurgu evrenin içine soktu. Anlatıcının yanına oturttu. Tabii ki sadece bir hoşluk olsun diye hak verirsiniz ki bunca emek harcanmaz. Satır Arası Türküler albümünün içinde onlarca kişinin emeği var. Albümün ucundan tutan herkesin inandığı bir doğru vardı, romanın içine girmesinin asıl sebebi de bu doğruydu: Firuzanların sesini duyurmak.
Çünkü Firuzan’ın hikâyesi yalnızca ona ait değildi. Susturulmuş, yok sayılmış, görmezden gelinmiş birçok kadının sesiyle örülüydü. Sadece kelimelerle değil, müzikle de bu kolektif hafızayı kurmak, anlatının yükünü paylaşmak istedim. Meddahlığın söze kattığı hafıza, müziğin ruha değen dokusuyla birleşince Firuzan’ın sesi artık tekil bir ses olmaktan çıktı. Ve böylece sadece Firuzan’ın değil, Firuzanların sesini; kitap sayfalarının arasından çıkarıp kafelere, arabalara, evlere, müziğin girebildiği her yere taşıma fırsatı doğdu.
AK: Roman yazmaya devam edecek misiniz? Yeni projeleriniz var mı?
FG: Yaklaşık üç senedir kafamda olan, notlar alıp beslediğim bir roman üzerinde çalışıyorum. Son bir senedir de silip silip tekrar yazıyorum. Eğer bitirebilirsem hacimli ve yine farklı olacak. Onun haricinde demlenmesi için kenara koyduğum bir roman ve bir öykü toplamı dosyası “Benimle ilgilen” diyerek bana göz kırpıyorlar. Sıra yazdığım romanda mı yoksa diğerlerinde mi inanın ben de bilmiyorum.






