Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

18 Haziran 2025

Tarih

14. Yüzyılın En Önemli Düşünürlerinden: İbn Haldun

Nilüfer Kuzu

Paylaş

0

0


İbn Haldun devletlerin kuruluş ve çöküşünü, nedensel bağlantıları içinde açıklamaya çalışır.

İbn Haldun, et-Tarif bi İbn Haldun (1405) başlıklı otobiyografisinde verdiği bilgiye göre, Hadramut’tan İspanya’ya göç edip daha sonra Tunus’a yerleşmiş köklü bir aileden Arap soyundan geliyordu. Soyu, toplumda tanınan ve bir sahabe olan Vâil Bin Hucr’a dayanır. Bu yüzden de ailesi saygın bir konumdadır. Tunus’ta Ebu Abdullah Kuran ile diğer dönemin bilinen öğretmenlerinden tefsir ve fıkıh dersleri aldı. 1349’daki veba salgınında annesini ve babasını yitirdi. Merinî sultanı Ebu’l Hasan’ın Tunus’a girmesinden sonra kısa sürede seçkin bilginler arasına katıldı. Felsefe, tarih 1350’de Merinî sultanı Ebu İshak’ın hizmetine girdi, ardından Sultan Ebu İnan’ın veziri oldu. Saray çekişmeleri nedeniyle 1357-58 yıllarında hapiste kaldı. Sultan’ın ölümü üzerine Ocak 1359’da yeni sultan Ebu Salim tarafından kâtipliğe atandı. İki yıl sonra bu görevden ayrılarak kadılığa başladı. 1362’de Endülüs’e giderek Gırnata (Granada) emiri Abdullah bin Ahmer’in sarayına girdi. 1364’de Kastilya kralı I. Pedro’yla (Zalim) barış yapmak üzere İşbiliye’ye (Sevilla) gönderildi. Ailesinin ünü dolayısıyla Pedro tarafından büyük konukseverlikle karşılandı. Kendi hizmetine girmesini isteyen kralın aile mülklerini geri verme önerisini bile öncelikle geri çevirerek görevini tamamladıktan sonra Gırnata’ya döndü. Ama vezir İbn Hatib ile arası açılınca buradan ayrılarak Bicaye emiri olan eski dostu Ebu Abdullah Muhammed’in sarayına gitti, 1365’de onun veziri oldu. Bu görevini sürdürürken fıkıh dersleri ve de vaazlar verdi. Bir yıl sonra Konstantine (Canstantine) emiri Ebu’l Abbas’ın Bicaye’ye saldırması ve Ebu Abdullah’ın öldürülmesi üzerine yeni sultanın hizmetine girdi. Ama bir süreden sonra görevinden çekilerek önce Devâvedi Arap kabilesinin, daha sonra Biskra’daki dostlarının yanında kaldı. Ardından, hem rakibi hem dostu olan İbn Hatib’i ölüm cezasından kurtarmak umuduyla bir kez daha Gırnata’ya (Granada) gitti, ama başarılı olamadan döndü. Mart 1375’de ailesiyle birlikte Tilimsen’e (Tlemcen) yerleşti. Bir süre bütünüyle bütünsel çalışmalara yönlendiyse de Tilimsen sultanı Ebu Hamu tarafından yeniden görevlendirilerek 1375-78 arasında İbn Selame Kalesi’nde kaldı. Burada göçebe yaşamını yakından tanıdı ve Mukaddime’sinin müsveddesini hazırladı. Ama yapıtı için gerekli belgeler 27 yıldır uzak kaldığı Tunus’ta bulunduğundan Sultan Ebu’l-Abbas’ın izniyle Tunus’a gitti. Bir yandan ders vermeyi ve araştırmalarını sürdürürken bir yandan da Berberi tarihini konu alan yedi ciltlik el-Unvanü’l- İber fî Divani’l-Mubtede ve’l-Haber’i tamamladı  (1380); kısacası el-İber adıyla bilinen bu yapıtın ilk nüshasını sultana sundu. İbn Arafa’yla çekişmelerinin yoğunlaşması üzerine hac bahanesiyle sultandan izin alarak Ekim 1382’de Tunus’tan ayrıldı. 

Mısır’ın Memlûk sultanı el-Melik Zahir Berkûk, İbn Haldun’u Kahire’deki el-Ezher Medresesi’nde görevlendirdi, 1384 yazında da Maliki başkanlığına atadı. İbn Haldun bu sırada Tunus’tan Mısır’a getirttiği ailesinin bir deniz kazasında yitirdi. Ve yine saraydaki entrikalar yüzünden baş kadılık görevinden alındı. Feyyum’da bir yıl kadar kendi köşesinde yaşadıktan sonra 1387’de hac dönüşünün ardından Sargatmış Medresesi’nde hadis öğretmeni oldu. Toplam 14 yıl ders verdikten sonra Mayıs 1399’da kadılığa getirilse de Ağustos/Eylül 1400’de yeniden azledildi. O yılın kasım ayında Memlûk sultanı Nasır, Halep kentini istila eden Timur’un Şam’ı almasını engellemek için düzenlediği seferde İbn Haldun’u da yanında bulundurdu. Sefer sona ermeden sultan Mısır’a döndüğü için, Şam’ın daha uygun koşullarla Timur’a teslim edilmesini İbn Haldun üstlendi. Bu görevi bir ölçüde başarıyla yerine getirse de Şam’ın yanışını gördükten sonra Kahire’ye döndü. Yaşamının sonuna değin dört kez daha kadılığa atandı. Şifaü’s-Sail adlı yapıtını son yıllarında kaleme aldı. Ölümünden sonra Kahire’de Makabirü’l-Sufiye’ye defnedildi. Tunus kentinin Halduniye mahallesi ve burada İbn Haldun’un doğduğuna inanılan ev büyük ölçüde eski haliyle korunmaktadır. 

İbn Haldun en önemli eseri Mukaddime’sinde devletlerin ve milletlerin hangi esaslar üzerinde kurulu olduğunu, ortaya çıkış esnasından dayandıkları prensipleri, meydana gelişlerine temel teşkil eden sebepleri, devleti idare edenlerin özelliklerini ortaya koymaya çalışır. İbn Haldun’a göre devletlerin yıkılışı rastlantısal değil, kaçınılmazdır. Geçmişteki hanedanların yıkılmasına yol açan nedenler değişmemiştir; bunlar bugün de geçerlidir ve gelecekte de aynı yıkımlara yol açacaklardır. Özellikle 12. yüzyıldan Müslümanların gerilemesine yol açan faktörlerden en önemlilerinden bazıları, dogmatizmin ve katı kuralcılığın yükselişinden sonra ortaya çıkan ahlâkî zafiyet ve İslamın dinamizmini kaybedişi; entelektüel ve bilimsel faaliyetlerin gerileyişi; iç kargaşa ve ihtilafların yanı sıra, ülkenin mahvına yol açan sürekli dış istila ve savaşların mali dengeleri yıkışı, yaşam ve mal güvenliğinin bulunmayışı, yatırımlar ve büyümenin azalışı; ziraatın, zanaatların ve ticaretin gerileyişi; madenler ve kıymetli metallerin tüketilişi ve kaybedilişi; veba kıtlık gibi afetlerin nüfus ve talebi azaltarak ekonomiyi zayıflatışıdır. İbn Haldun böyle bir dönemde yaşamış ve bu çöküşün nedenlerini ortaya koymaya çalışmıştır. 

Mukaddime’yi oluşturan altı kitabın konuları, günümüzün tanımlarıyla şöyle sıralanabilir: I. Kitap “genel sosyoloji” , II. ve III. kitaplar “siyaset sosyolojisi” , IV. Kitap “kent yaşamının sosyolojisi” , V. kitap  “iktisat sosyolojisi” , VI. kitap  “bilgi sosyolojisi.” İbn Haldun yapıtta öncelikle tarihi doğa bilimleriyle karşılaştırarak tarihin de evrensel neden-sonuç ilişkileri içinde işlediğini kanıtlamaya çalışır. Bu amaçla tarih kaynaklarının eleştirisi (temhisü’l ahbar) ile olaylarının nedenlerinin çözümlenmesini (ta’lilü’l-vekayi) birbirinden ayırır. Ona göre tarih, temel gereksinimlerin üretimi ile bilime sanatları açıklamalı, yalnızca olgularla değil, onların gerçekleşmesini sağlayan koşullarla da ilgilenmelidir. Mukaddime’nin büyük kısmını Şeyhülislam Pîrîzâde Mehmed Sahib Efendi 1730 yılında, kalan kısmını da Cevdet Paşa Türkçeye çevirmiştir.   

İbn Haldun devletlerin kuruluş ve çöküşünü, nedensel bağlantıları içinde açıklamaya çalışır. Bunu yaparken de doğruları yanlışlardan ayırt etmemizi sağlayacak ölçütler koyar. Ona göre insanlar, doğaları gereği, yaşamlarını devam ettirebilmek ve ihtiyaçlarını temin edebilmek için bir araya gelir ve birbirleriyle yardımlaşırlar. Fakat insanın tabiatı hem iyiliğe hem kötülüğe eğilimlidir. İnsanın fıtratının iyiliğe yatkın olduğunu fakat çevrenin, toplumsal ve siyasal şartların onu kötülüğe sevk ettiği görüşü de bizce isabetli bir karardır. 

Mukaddime’nin Giriş kısmında “uydu” diye tanımlanan tarihi saptıran yazarlar hakkında şöyle yazar: 

“Uydu yazarlar, kitaptan kitaba geçen haberleri olduğu gibi ve ısıtıp ısıtıp koyarlar uydurmalar bütünü olan kitaplarına. Öncekilerden kime uyulmak isteniyorsa böyle davranırlar. Toplumun kendi koşulları içinde ortaya çıkan yeni durumunu bilmezler. İsteseler bile çözmeye ve doğruları yansıtmaya güç yetinemedikleri için suskun kalırlar; eski olayları, değerlendirmesini yaparak açıklayamazlar. Bu tür açıklamalarda onların kitapları bir çeşit dilsizleşir.

Sonra, yine uydu yazarlar, yanlış ya da doğru aktarmanın koruyuculuğunu yaparak bir devletin haberlerini sıralamaya giriştikleri zaman, devletin kuruluşundaki döneme değinmezler. İlerleme döneminde ilerlemeyi, bayrağının yücelmesini sağlayan nedeni söz konusu etmezler. Yükseliş nedeni ve yükseliş belirtileri üzerinde durmazlar. Sonuna doğru vardığında neden bir duraklama dönemi başladığını açıklayamazlar. Demek ki, bunların kitaplarını okuyan kimse, devletlerin ilk dönemlerindeki durumlarını ve geçirdikleri evreleri bilmekten yoksun olarak kalakalır…”

Haberin nasıl izleneceği konusunda da şöyle der:

‘Yalan’ denilen şey, [tarihten verilen] ‘haber’in yapısına doğal olarak girmiştir. Buna yol açan nedenler vardır: Nedenlerden biri, görüş ve inanış eğilimlerinde yan tutmalarıdır; çünkü, insan haberi algılarken eğer normal durumdaysa, haberin hakkını verip onu inceler. Yalan mı, doğru mu olduğu konusunda aydınlanıncaya dek üzerinde kafa yorar. Ama eğilimi bir görüşe, bir inanca olan bağlılığı onu kendine başlamışsa [eğilimi bağnazlık ölçüsüne varmışsa], algıladığı haberler içinde eğilimine ilk anda hangisi uygun düşüyorsa onu kabul eder insan. Bu eğilim ve yan tutma çabasını engeller ve yalanı benimsemeye, alıp aktarmaya sürükler.

Yalan haberleri almaya sürükleyen bir başka neden de, haberi aktaranlara [haber kaynağına] güvenmedir. Haberde doğruyu yanlıştan ayırma, haber kaynağına ne ölçüde güvenebileceğini ve ne ölçüde güvenilemeyeceğini araştırmaya dayanır…

(…) Bir başka neden de bilgisizliktir. Durumları, olaylarla karşılaştırma yöntemini bilmemektir.

(…) Daha bir başka neden: İnsanların yetki, makam ve rütbe sahiplerine abartmalı övgülerle, durumları olduğundan iyi göstermelerle ve bu tür çabaları, övgüleri her yerde yayarak yararlanma eğilimleri. Bu yüzden de haberler gerçekle ilgisi olmayan biçimiyle yayılır ve yaygınlaşır. Dalkavukluğa eğilimlidir insanlar. Ün ve servet gibi dünyanın tatlarına ve geçim yollarına tutkundurlar. Bu yolları bırakıp erdemlere pek yönelmez çoğu. Erdemlilerle olma yarışına girmezler…”

İbn Haldun insan toplumlarının değişmesini belirleyen temel düzenlilikleri şöyle sıralar: 1) Bilimler ve sanatlar insanı hayvandan ayıran niteliklerdir, 2) Birlikte oturma gereksiniminden devlet, peygamberlik ve hükümdarlık doğar, 3) Teknik ve özgür sanatlar temel gereksinimlerin paylaştırılması zorunluluğun ürünüdür, 4) Topluma bağlılığın (asabiyet) kaçınılmaz sonucu işbirliğidir. İbn Haldun üzerine araştırma yapanların üzerinde en çok çalıştığı asabiyet kavramıdır. İbn Haldun’un asabiyet dediği duygu, aynı anda, toplumsal dayanışma ve bağlılık, savaşkan ruh, kolektif ve hızlı hareket etme kabiliyeti ve kabilenin düşmanlarını fethetme arzusudur. Kendisinin de belirttiği gibi, “Birbirini koruma, savunma ve hak arama ancak asabiyetle mümkün olabilir. Bu, ortaklaşa yapılan her çeşit toplumsal faaliyet için geçerlidir.” İbn Haldun’un bizlere öğrettiği gibi, asabiyet dinden önce gelir, onu önceler ve dini propaganda asabiyet olmadan başarılı olamaz. 

Devlet sınırları içindeki kandaşlık bağlarını (asabiyet) koparmaya çalışır, çünkü kendisinden başkasına sadakat gösterilmesini istemez; bunu tehlikeli bulur. Bu doğrultuda, olası bir silahlı direnişi engellemek halkı elinden geldiğince silahsızlandırır; iç ve dış düşmanlara karşı mücadele edecek bir bürokrasi ve düzenli ordu oluşturur. Sonuç olarak, yerleşik halkın çoğunluğu kendini düşmana karşı savunmasını bilmez:

“Mallarını ve canlarını savunma işini, kendilerini sevk ve idare eden valilerine ve hükümdara, koruma görevini üstlenen hamilere ve bekçilere havale etmişler, kendilerini kuşatan surların ve koruyan müstahkem mevkilerin arkasında (gaflet uykusuna) yatıp uyumuşlardır. Bu sebeple onları heyecanlandıran bir gürültü olmadığı gibi, avları da ürkütülmez,  (maişetlerini, emniyet içinde temin ederler). Gaflet içinde kendilerini emniyette hissederler. Onun için silahlarını bırakmışlardır. Onlardaki bu hal nesilden nesile sürüp gitmiş, bakım ve kayrılmaları aile reisine ait olan kadınlar ve çocuklar seviyesine düşmüşlerdir. Nihayet bu durum, tabiatlarında mevcut bir huy ve karakter haline gelmiştir.” (Mukaddime)

İbn Haldun’a göre insan topluluklarında devlet şeklinde örgütlenmeyi mümkün kılan etken asabiyettir. Her siyasi otoritenin temelinde o otoritenin yaslandığı toplumsal taban vardır. Devletin başlangıcı asabiyete dayanmaktadır. Bu yüzden yönetimin kime geçeceğini, asabiyetle vücuda gelen galibiyet belirler. Demek ki toplumsal hayatta varolan siyasal iktidarın kaynağını da asabiyet oluşturmaktadır. Asabiyet üstünlüğe, üstünlük de otoriteye yol açar. Ama üstünlük mücadelesinin otoriteye dönüşmesi devletin çöküşünü de hazırlar. Devlet, İbn Haldun’da, herhangi bir asabiyete ait hâkimiyetin mekânsal ve zamansal uzantısıdır. Toplumda en güçlü asabiyete sahip olabilen siyasal iktidarı ele geçirir. İbn Haldun’a göre asabiyet ve iktidar arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur. 

Asabiyet durağan ve tekdüze bir olgu olmayıp son derece dinamiktir. Toplumdaki her gurup istek ve hedeflerini gerçekleştirmek ister. Bu hedeflerin nihai noktası topluma egemen olmak ve iktidarı ele geçirmek şeklinde tezahür etmektedir. Toplumsal değişmenin kaynağını asabiyet oluşturmaktadır. Ancak toplumda farklı çıkar ve amaç gurupları vardır. Tüm guruplar hedefi gerçekleştirme ve onları yönetme gibi hedef taşıyabilirler. Ancak hedefi gerçekleştirme ve toplumu değiştirme asabiyete bağlıdır. İbn Haldun bu kavramı, değişimi sistemdeki diğer tüm dinamiklerle bağlantılı olan dâhili bir değişken olarak inceler.  Bu noktada asabiyet toplumsal değişmenin ana kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Ne var ki yukarıda da belirtildiği gibi, yinelemek gerekirse, farklı çıkar ve amaç gurupları bulunmaktadır. 

Düzen değişme diyalektik bir süreçtir. Asabiyet olmadan ne düzen ne de değişme gerçekleşebilir. 

İnsanların bir araya gelerek oluşturdukları bir toplumsal örgütlenme biçimi İbn Haldun’un kavramsal terminolojisinde “Umran’ diye adlandırılır. “Umran; bayındırlık ve bayındırlaşma, medeniyet ve ilerleme, güvenlik, refah ve saadet” gibi anlamlara gelmekle birlikte genel olarak toplumsal organizasyon, toplumsal yapı olarak da ifade edilebilir. 

Geçmiş ile şimdinin karşılaştırılması, değişim genellikle çok yavaş olduğu olguların, gözlenen olgulardan çıkarsanması ancak değişimle ilgili belli ilkeler varsa olanaklıdır. 

Coğrafi ortamın da toplumların yaşamı üzerinde belirleyici etkisi olduğunu vurgulayan İbn Haldun’a göre aşırı iklimler toplumların gönencine uygun değildir. Bu nedenle uygarlıklar ılımlı iklimlerde kurulur; ancak bu iklimlerde kurulan uygarlıklar düzenli ve çevreye uyumlu olur. 

İbn Haldun’a göre, insan, alışkanlıklarının ve kazandıklarının ürünüdür. Alışkanlıklar insan doğasını değiştirir; insan doğası alışkanlıklarla biçimlenir. Ve insan, İbn Haldun’un dediği gibi, atalarının değil, alışkanlıklarının çocuğudur; çeşitli halklar arasındaki farklar farklı soydan değil, farklı coğrafi pozisyonlarından kaynaklanır. Örneğin göçebeler hareketli ve tehlikelerle dolu bir yaşam sürdürdükleri için yerleşik halklardan daha cesur, birbirlerine daha bağlı, iyiliğe daha çok eğilimlidir. Yerleşikler ise üretim ve ticaret gibi uğraşları, iktidarı sürdürme çabaları nedeniyle göçebelerden daha zekidir. Ama bu özelliklerin doğurduğu sanat ve bilimlerin gelişmesi, insanların gereksinimlerini, hırslarını, düşkünlüklerini arttırır, sonunda ahlakın da bozulmasına yol açar. Uygarlıkların çöküşünde bu işleyişin büyük payı vardır. 

İbn Haldun’a göre ekonomik hayat, zihniyet dünyası, ahlak ve coğrafyanın insan karakteri üzerindeki etkisi birbirleriyle ilişkiseldir ve bunların düzenlilikleri, örüntüleri tarihin içini oluştururlar; tarihin dışı ise olaylardan meydana gelir. 

İbn Haldun Osmanlıların ilk yüzyılının bir çağdaşıdır ve bu bağlamda elimizdeki tarihsel problemin çözülüşünde paha biçilmez yardımlarda bulunabilmektedir.  

Kaynakça:

Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, Cilt 11

Barış Ünlü – Osmanlı Bir Dünya-İmparatorluğunun Soykütüğü; Dipnot yay. 

İbn Haldun – Mukaddime I, Çeviri: Turan Dursun, Kaynak Yayınları 

Nurhayat Çalışkan Akçetin – İbn Haldun’un Tarih, Devlet ve Toplum Anlayışının Günümüz Açısından Değerlendirilmesi [Makale]

Mürşit Ünalır – İbn Haldun’a Göre Toplum ve Devlet [Makale]

Behçet Batur – İbn Haldun’un Asabiyeti: Bir Kavramın Sosyolojik İzdüşümleri [Makale]

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

2021'in ‘En İyi Tarihi Fotoğraf Ödülle..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

İbrahim Sarıkaya

7 Haziran 2025

“Zamanı Geriye Doğru Akıtmak”

Yalın bir dili var Öndeş’in. Diyaloglar, araya dolgu malzemesi gerektirmeden birbirini tamamlıyor ve akıyor. Sömürgeci geçmişi, iç savaşları, katliamları, faili meçhulleri ile bu toprakların ‘geçmiş’i, ‘bugüne’ dair her anlatının iskeleti, hiç değilse bir alt akıntısı ol..

Devamı..

Sebastião Salgado: Görsel Antropolojid..

Nedim Dertli

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024