Öyle diyorlar, annem o olaydan sonra böyle olmuşmuş. Hani benden büyük bir kardeşim varmış. Ondanmış!
Ama babam diyor ki, “Anan ondan önce de eksikti, ne diye aldıysam bu tırlağı?” O öyle diyor ama ben yine de bizim sokağın sonundaki caddenin karşısındaki parkı seviyorum. Geceleri annemle birlikte gittiğimiz yeşilli, sarılı parkı. Güneşin batmaya yakın olduğu zamanlarda o tuhaf aletlerde nefes nefese, birtakım hareketler yapan şişko teyzelerin gittiği park hani. Ama gece olunca o teyzeler görünmüyor. Ya sabah erken geliyorlar ya da akşamüzerleri.
Gece babam sızdıktan sonra, “Hadi,” diyor bana, “topunu da almayı unutma, oynarsın parkta.” Televizyondaki futbolcu abiler gibi olmak istiyorum. O yüzden plastik topumla parkın içinde bir o yana bir bu yana koşup, çalımlar atıyor, asistler yapıyorum. Bunları nereden mi biliyorum? E hep televizyonda söylüyorlar. Babam da seviyor maçları. Çok sövüyor tuttuğu takım gol yediğinde. Annemin parkta arkadaşları var. Onlarla konuşuyor sürekli. Arada bir bana bakıp, “Fazla uzağa gitme,” diyor. Plastik bardaklarda acı su içiyorlar. Bir keresinde bana da içirmişlerdi. Gözlerimden yaş gelmişti. Annem, “Babana söyleme,” demişti. Babam parka gitmemizi de istemiyor, gece döndüğümüzde uyanıksa bizi dövüyor. Ben susuyorum. Bana acı su içirdiklerini söylemiyorum.
Öyle diyorlar, önceleri böyle değilmişmiş annem. Benim görmediğim kardeşten ötürüymüş.
Babam yine aksini iddia ediyor. Diyor ki, “Ben bunu çadırlardan topladım ama nankör çıktı.” Annemi döverken “orospu” da diyor bazen. Hem sokaktaki yaşıtım çocuklar da diyorlar bunu. Desinler. Hem onların anneleri onları parka götürmüyor ki.
Parktaki abiler beni caddenin karşısında ki markete yollamak istiyor. Annem izin vermiyor. “O daha küçük,” diyor. Yüzü yaralısı dediydi bir gün, “Ne küçüğü be, karıyı versen...” Onlara kulak asmıyor annem. Plastik bardakta içtikleri acı sudan sonra başları ağrıdığı için hap yutuyorlar. Annem öyle dedi. Ama içtikten sonra hep susup birbirlerine bakıyorlar. Bazen de çimlerin üzerine uzanıyorlar. Gözleri babamın içtiği zamanki gibi oluyor. Kıpkırmızı ve elektrikli. Kimi zaman annem abilerden biriyle parkın karanlık köşesine gidiyor, o zaman korkuyorum. Kalbim ağrıyor.
Babam uzaklara çalışmaya gittiğinde parka daha çok gidiyoruz. Ayağı eğri amcam, bir seferinde, “Lan başımızı belaya mı koyacan kahpe?” demişti. Annemi çok dövmüştü. Komşular gelip cık cıklamışlardı. Polis amcalar da gelirdi bazı zamanlar, annem “Şikâyetçiyim memur bey, aha bakın ağzımı yüzümü kırdılar,” derdi. Polis amcalar, “Olur, olur,” deyip gidiyorlardı. Ben ses etmiyor, korkup divanın altına saklanıyordum. Gözüm avlunun köşesindeki topumda, kavga bitse de parka gitsek diye bekliyordum. Gidiyorduk. Kıyamette kopsa gidiyorduk.
Öyle diyorlar; benden öncekini evde yalnız bırakıp bakkala gitmeden öncesi, akıllı usluymuş-muş.
Babam beni maça götürecekmiş. Öyle söyledi. Annem, “İnanma o dümbüğe,” diyor. “Beni de ne vaatlerle kandırdı.” Parktaki abiler anneme çiçek veriyor bazen. Naylon poşete sarılı, kurdelalı. Sokaktaki kadınlara, “Dayımın oğlu getirmiş, sağ olsun,” diyor. Ne diye öyle söylüyor, bilmiyorum. Baş ağrısı haplarını yuttuklarında kavga da çıkıyor bazen. Annem arkasına saklıyor beni. Bıçak çekiyorlar birbirlerine, Allah Baba’ya sövüyorlar. Ben bir elimle topumu tutuyor, diğerini de annemin ince bacağına doluyorum. Öyle zamanlarda annemde korkuyor, gözlerindeki kırmızılık duruyor ama elektriği sönmüş oluyor.
Kimi zaman babamın içtiği sigaralara benzemeyen kocaman sigaralardan içiyorlar. Tek tek, elden ele dolaşıyor sigara. Anneme de uzatıyorlar. O içmiyor. Bana baş ağrısı hapı verin diyor. Sarı, kırmızı, mavi haplardan veriyorlar. “Unutuyorum,” demişti bir keresinde. Neyi unutuyor, bilmiyorum. Sonra yine parkın karanlık köşesine gidiyorlar. Kimileyin iki üç kez gidiyorlar. O zaman kalbim daha çok ağrıyor. Annem, karanlık köşeden çıkınca bana bakmıyor. Bakmasın. Ben topumu çeviriyorum ya işte. Akıllı usluyum da, ses de etmiyorum.
Öyle diyorlar, babam, büyüğümü bahane edip anamın kafasına, kafasına vururmuşmuş.
Bir tek çok yağmur yağdığında gitmiyoruz parka. O zaman annemin başı çok ağrıyor. Sürekli pencereden dışarı bakıyor. Üşüyorum. “Elektrik sobasına yaklaşma.” Acıkıyorum. “Sus,” diyor bana, “sus, ses etme.” Etmiyorum. Babamla durduk yere sövüşüyorlar. Babam kül tablasını atıyor. Elektrik sobasına denk geliyor. Annem çok ağlıyor. “Al da git piçini bu evden,” diyor babam. “Gitmem,” diyor annem. Kalıyoruz.
Sokaktaki çocuklar benimle oynamıyor. Hiç arkadaşım yok. Yanaşıverince yanlarına, öte yöne bakıyorlar. Olsun. Ben de parkta oynarım kendi kendime. Hem parkın çimenleri de var. Anneleri onları parka götürmüyor ya geceleri. Mahsusçuktan yapıyorlar. Annem, “Dövüşme,” diyor çocuklarla, “ne derlerse desinler ses etme.” Etmiyorum.
Sokağımızdaki kadınlar anneme bir başka bakıyor. Ne olursa olsun hepsiyle konuşuyor annem. Sormasalar da soruyor. Anlatmasalar da anlatıyor. Eğri ayaklı amcamın karısı da başka türlü bakıyor anneme. Ne söylerse söylesin cevap vermiyor. Bazı abiler evimizden yana bakarken gülüyorlar. Gülsünler. Hem ben bir gün futbolcu olunca, hani televizyondaki abiler gibi olunca. Annemi başka parklara götüreceğim. Karanlık köşeleri olmayan parklara..
Öyle diyorlar, annem bakkala gidince, hiç görmediğim kardeşim, yanan elektrik sobasını devirdikten sonra böyle olmuşmuş. Ondanmış.






