Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Mart 2017

Öykü

Önder Şit • Kiralık Öykücü

Önder Şit

Paylaş

36

0


Şöyle bir ilan vermiştim bir internet sitesinde: “Acil kiralık öykücü. Beni satın alamazsınız.” Başka çarem yoktu, öykülerimi kimse okumuyor, beni bir tek canlı dahi anlamıyordu. Şu geçen gür bıyıklı nankör kedi anlamıyordu mesela, kıymetimi bilmiyordu. Onun da öyküsünü yazardım isterse, bana miyavlarsa, olmuyordu işte. Ertesi gün posta kutuma tuhaf bir ileti geldi: “Yaşlıyım, ölmek üzereyim. Öykümü yaz, mirasıma sahip ol.” Adres ve irtibat numarası da eklenmişti iletinin sonuna. Ölmek üzere olan yaşlı bir adamın nasıl olup da böylesi bir mesaj yazdığını anlayamasam da sonuçla ilgileniyordum. Hayatımın en güzel öyküsünü yazacak ve mesut olacaktım. Üç katlı bir konaktı vardığım mekân. Yerden fışkıran sarmaşıkların binanın duvarlarını kapladığını görmüş, bu yeşilliklerin içinde beliren kırmızı çiçeklerin solduğunu fark etmiştim. Kapıyı usulca çaldım, açan olmadı. Omuzlarım çöktü tabii, geri dönmeye yeltenirken kafama bir dal parçası düştü. Canım yandı, ovuşturdum sızılı yeri. O hâlde şu göğe yükselen devasa ağaca tırmanırsam, dedim ağaca bakarken, belki adamı görebilirim. Hem belki ölmüştür çoktan, da dedim parmaklarımı çıtlatarak. Sevindim, zalimce, başka çarem yoktu. Ağaç içinden çürümüştü. Yıllar önce izlediğim Ağaçlar Ayakta Ölür adlı oyunu hatırlamıştım. Galiba oyunu izlerken uyumuştum ve sadece adı ilgimi çekmişti. Bitişte “çok güzel” diyen ve ayakta alkışlayan seyirci güruhuna dahil olmuştum muhakkak ve eve gidip tekrar uyumuştum. Ağaçlar ayakta ölüyordu işte, tıpkı bu ağaç gibi. Çıktım ağaca güçlükle. Kilo almış, tosunlaşmış bedenim bana ihanet edercesine yere yakınlaşıyordu. Elimin kavradığı her noktada bir çıtırtı duyuyordum, pütürlü kabuklar derimi kesiyordu bir yandan. Dert etmiyordum, para benim olacaktı. Pencere kapalıydı ama içeride bir adamın olduğunu seçebiliyordu gözlerim. O an emekli göçmen bir kuş gibi hissettim. Dalın birine tünemiş, yalnız, obur ve yaralı. Hem de yaşlı. Sahi, ben de yaşlanıyordum. Bir gün ölümü hissedersem, ensemde soluğunu duyarsam bir ilan verecektim bu yaşlı adama benzer şekilde. “Yaşlıyım, ölmek üzereyim. Öykümü yazın, mirasıma sahip olun.” İşe yarardı eminim. Benim gibi karaktersiz, çıkarcı adamlar gelir, penceremin önüne çömelirdi. (Evim yerin altındaydı çünkü. Üstten gelip geçen yırtıcılar çok ses çıkarıyor, gülüyor, gülüşüyor, ağlıyor, ağlaşıyor, kovalaşıyor, yaşıyordu.) Yaşlı adam içerideydi, evet. Hareketsiz, durağan, yalnız ve silik. Pencerenin berisinde bir tül vardı anlaşılan. Onun ardında yaşlı olan. Ölmüştü herhalde, ölmüş olmalıydı. Nasıl girecektim içeri? Aşağı zar zor indim. Hay, dedim, senin öyküne de, sana da… Sustum. Nefesim kesilmiş, bacaklarım pıt pıt pıt çizilmişti. Kapıyı zorladım. Çöken omuzlarımı dikleştirdim, yüklendim. Olmadı. Ne yapmalı? Başaramadım ne denedimse. Kapı çeliktendi. Hüngür hüngür. Anladım. Kafama düşenin dal parçası olduğuna inanmıştım peşinen. Yere uzanan ellerim koca bir anahtarı avuçladı. İçerideydim artık. Kasvetli, karanlık, küf kokan bir yuva. Havasız. Ölünebilir bir alan. Huzursuzluk kapladı ruhumu, kanım çekildi sanki. Tüysüz, kıymaya benzer bir kedinin sureti göründü üst kata çıkan merdivenin bitiminde. Miyav diyordu ama sesi çıkmıyordu. (Ne diyecekti sanki? Merhaba kardeş mi diyecekti?) Kıyma kedi süratle yukarıya kaçtı. Anlamamıştım. (Genellikle kediler anlamazdı beni oysa) Açık bir kapı. Adam içeride. Pencereye bakan sandalyede, sırtı bana dönük. Tül perdenin çevrelediği pencerenin dışında içi çürümüş ağaç mevcut. Her şey olması gerektiği gibi. Adam acaba ölü mü? Köşeye istiflenmiş bir oksijen makinesinden uzanan mavi borular. Sigara kokusunun yoğun tadı. Kıyma kedi karyolanın altında. Gözleri parlamıyor, orada. Kızarmış bir kıyma olmuş, parlıyor. Beyefendi, diyorum. “Merhaba. Mesajınıza binaen geldim, buradayım. Ben kiralık öykücü.” Birden dışarıdaki çürük ağaçtan çatırtılar duyuyorum. Biri yere düşmüş olmalı. Sakin olmalıyım, ardımdaki kapıdan gelen ayak sesleri. Önümde ölü bir adam. Ağzımı kapayan bir el. Bayılıyorum. Gözlerimi açıyorum, pencereye bakan sandalyedeki benim. Yaşlı hissediyorum. Omzumda bir el. Yaşlı adam olmalı: “Yaşlıyım, ölmek üzereyim. Öykümü yazın, mirasıma sahip olun, diye ilan vermiştim ben de sitelere. Senin ilanını görünce dayanamadım, yazdım. Sağ ol. Gerçi olamayacaksın. Kural böyle.” Gülüyor, öksürüyor. Gelen herkes sırayla bu sandalyeye oturuyor, senin gibi açgözlü olanlar, ölüden medet umanlar geliyor, ne yapalım, kural bu. Gülüyor, öksürüyor. “Birazdan yeni bir aptal gelir. Burada hareketsiz duracaksın, vücudunu uyuşturdum.” Uyuşuyor bedenim. “Hep aynı yöntemler. Kafanıza attığım anahtar. Hantal vücudunuz ve tırmandığınız zehirli ağaç. Yaşlı bunak herifin ölme ihtimali, sefil kedi. Ölüm.” Anlıyorum başıma geleceği. “Seni de anlıyorum evlat. Mirasımı istiyorsun. Paraya, huzura ihtiyacın var.” Doğru söylüyor. “Konuşamayacaksın, dilin dökülecek önce. Gözlerin kararacak. İhtiyacın yok ikisine de. Öykü yazmak için bunlara gereksinim duyma zaten.” Oksijen maskesini ağzıma takıyor. Derin bir nefes. Ferahlamak, baş dönmesi. Ardımda birisi. Aptal bir öykücü daha. “Merhaba babalık, sağ mısın ölü mü?” diyor ve yere düşüyor. Öykü tamam. Günler sonra serbest bırakıyor beni. Ellerini öpüyorum. Sağa sola çarpa çarpa, kör halde ve daha mutlu, çıkıyorum yola. Elimdeki ağaç dalından bastonu boşluğa savuruyor, gülümsüyorum. Dilim olmasa da elim var. Mutluyum. Kulaklarım iyi işitiyor, üç katlı evden gelen işkence sesleri. Özgürlük. (Kafamı trafik levhalarına, duvarlara vuruyorum. Olsun. Yere yuvarlanıyorum defalarca. Ne çıkar? Kedileri göremiyorum, kıyma kediyi de. Evet. Kısmet.) Dönüp dolaşıp geleceğim yer. Kürkçü. Dükkân. İşkence sesleri. Kaç gün geçti acaba? Bir yere gidemem demek ki. Artık buraya aitim. Eli kırık omuzlarımda yaşlı adamın. “Hoş geldin delikanlı, biraz hırpalanmışsın.” Öyle oldu. Sessizim mecburen. “Benim çok evladım var, biri de sensin artık. Mirasım senin.” Nasıl seviniyorum, firari balık misali çırpınıyorum. Bir tokat patlıyor ensemde. “Sakin oğlum. Öykün iyi gidiyor. Yazmaya devam et. Benim işim var.” Öksürüyor, gidiyor. Çömeldiğim yerde kıyma kedi. Dokunuyorum gözlerine, oyulmuşlar. Dili de yok, sivri dişlerinin arasında. Benim gibi, benim gibi. Nasıl seviniyorum (ünlem)
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Dünya Edebiyatı Kavramına Kısa Bir BakışD. G. İbrişim
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nihat Kopuz

3 Ağustos 2025

Kaos ve Yaşam

Evrenin bir belirsizlik olduğuna ve bunun da dünyaları besleyip duracağına inanıyorum.Evren ve yaşam hakkında her edebiyatçı gibi ben de düşünmeyi severim. Gerek 19. yüzyılın büyük Rus edebiyatı gerekse 20. yüzyılın varoluşçu yazarları (Başta Albert Camus olmak üzere) bu konuda beni der..

Devamı..

Akşam Oturması

Nurgök Özkale

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024