1980’lerin büyüleyici modası, Kraliçe Elizabeth’in Margaret Thatcher ile ilişkisi Emma Corrin’in Prenses Diana rolünde mükemmel performansı serinin bu sezonunun en heyecan verici özelliklerinden.
Netflix hesabı olan ya da arkadaşının, sevgilisinin ya da aileden birinin hesabını işgal etmiş kişilerin en çok sevdiği diziler arasında olan The Crown’un dördüncü sezonu Kasım 2020’de yayınlanmasına rağmen dizi, hâlâ ses getirmeye devam ediyor. The Crown ile ilgili yapılan yorumlarda dizinin kraliyet ailesini ne kadar iyi tasvir ettiğine değiniliyor. Dizinin önceki sezonları Kraliçe'nin (ilk iki sezonda Claire Foy, ardından Olivia Colman’ın canlandırdığı) ve geniş ailesinin, babası VI. George 'nın ölümünü izleyen 1952 taç giyme töreninden 1966'da Aberfan Faciası’na kadar olan geçmişini izledik. Dördüncü sezon 1977’den 80’lere hızlı bir geçiş yapıyor ve çığır açıcı iki kadın tanıtıyor: Prenses Diana ve Margaret Thatcher.
Harika çekimleri ve başarılı oyunculuklarıyla gönüllere taht kuran The Crown’ı izlemeniz için beş neden sıraladık:

1 Emma Corrin, Prenses Diana rolünde
Dizinin yapımcısı Peter Morgan üzerinde Prenses Diana rolü için doğru kişiye seçmesine dair büyük bir baskı vardı ve rolü Emma Corrin’e vermekle çok doğru bir karar verdi – hatta beklentiler aşıldı demek doğru. Corrin, Diana’ya yalnızca fiziksel olarak benzemekle kalmıyor, aynı zamanda tavrı ve sesi, gerçeğine son derece bağlı ve rahatsız edici herhangi bir şey söz konusu değil. Corrin’in performansı Diana gibi çok “yönlü”: hem sevecen hem de anlaşılmaz. Şimdiye dek Diana’ya hayat vermeye çalışan birçok oyuncu oldu, ama Corrin aralarında en iyisi.

2 Kraliçe Elizabeth ve Margaret Thatcher
Gillian Anderson, Demir Leydi’ye birebir benzemiyor, ancak rolünü öyle iyi oynuyor ki Thatcher’ın insanlara hissettirdiklerini çok iyi yakalıyor. Diziye göre, Thatcher’ın II. Elizabeth’e hissettirdiği duygu pek olumlu değildi, ülkenin ekonomik politikası ve liderlik etme konusunda ters düştükleri çok konu vardı. İkilinin gerçekte ne hakkında konuştuğunu asla bilemeyeceğiz, ancak dördüncü sezondaki Thatcher ve Kraliçe arasındaki sahneler, diziyi mükemmel kılan gergin güç kavgalarını oluşturuyor.
3 Tarih dersi niteliğinde
Kraliyet tarihi uzmanları ve hayranları arasında The Crown'ın neyi doğru, neyi yanlış konusunda birçok tartışma dönüyor. Ancak çoğu, dizinin gerçekleri abartması hakkında hemfikir. Bu tartışmalar Prenses Diana ile Prens Charles ya da Kraliçe ve Başbakanı arasındaki ilişkilere odaklanıyor gibi görünse de dizi boyunca karşılaştığımız, yakın İngiltere tarihi hakkında son derece bilgilendirici olaylar karşımıza çıkıyor.
Örneğin, Kraliçe ve kız kardeşi Prenses Margaret'in akıl hastalığından muzdarip olduğu için onlardan uzakta tutulan kuzenleri olduğunu kim bilebilirdi? Peki ya arkadaşlarıyla Dakkar Rallisi'nde yarışırken ortadan kaybolan Mark Thatcher ile ilgili olay? Evet, bunun gibi olaylarla ilgili illa tartışmalar olacak, ancak tutarlı bilgilerin de dizide yer aldığının altını çizmekte fayda var.

4 Kraliyet ailesini yüceltmiyor
The Crown'un üçüncü sezonu, monarşiyi destekliyormuş gibi görünüyordu, bu nedenle son sezonda işlerin kraliyet ailesi için biraz daha “zorlaştığını” görmek insanı rahatlatıyor. Bu kez ailenin Diana ve Thatcher’a davranış biçimleri acımasız ve küstah. Charles’ın Camilla Parker-Bowles’ı sevdiğinin bilinmesine rağmen görevin duygularının yerini alması, yine kraliyet ailesinin acımasız tutumunu gözler önüne seren örneklerden. Çoğu zaman mükemmel olarak tasvir edilen kraliyet ailesinin kusurlarını görmek, örneklerden çoğu kurgu olsa bile güzel.
5 80’lerin modası çok yerinde yansıtılmış
Dizi her zaman kostüm açısından çok başarılıydı, ancak 80’lerin göz kamaştıran modası Diana’nın gelinliği, ikonik trikoları ve gösterişli gece elbisesi başta olmak üzere birçok kostümle izleyiciyi adeta büyülüyor.
Çeviren: Aslı İdil Kaynar
(iKnews)






