Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Nisan 2017

Edebiyat

Ağ, Yapı ve Jonglörün Portakalı

Robert Louis Stevenson

Paylaş

42

0


Üslup sentetiktir; amiyane tabirle nakışını işleyecek bir gergef arayan sanatçı, aynı anda iki ya da daha fazla öğeyi ya da elindeki konunun iki ya da daha fazla bakış açısını ele alır; bunları birleştirir, birbirine karıştırır ve zıtlaştırır.
Robert Louis Stevenson
Konularının insanlar arasındaki ilişkilerde genel kullanımı ve büyük yazgı nedeniyle ayrı bir yerde duruyor olsa da, edebiyat da öteki sanatlar gibi bir sanattır. Bu sanatları iki büyük sınıfa ayırabiliyoruz: bir yanda heykel, resim, oyunculuk gibi temsili olan ya da bir zamanlar acemice tanımlandığı şekliyle taklitçi doğaya sahip sanatlar; öbür yanda mimari, müzik, dans gibi kendi kendine yeten ve şöyle böyle temsili olan sanatlar. Bu ayrımın hakkını verecek şekilde her bir sınıf, farklı ilkelere bağlıdır, ancak her iki sınıf da ortak bir varoluş zeminine sahip olduklarını öne sürer. Hakkaniyetli bir şekilde söyleyebiliriz ki, her bir sanatın dürtüsü ve gayesi bir desen oluşturmaktır; evet bir desen, ister renklerden, ister seslerden, ister tavırların değiştirilmesinden, ister geometrik şekillerden, ister öykünmeci satırlardan; bir desendir en nihayetinde hepsi. Bu kardeşlerin buluştukları ortak zemindir bu; böylelikle sanat olurlar ve isterlerse zekâlarını enerjik görevlere yönelterek ve varlıklarının gerekli olan o işlevini, yani bir desen oluşturma işlevini bilinçsizce gerçekleştirerek arada bir çocukça kökenlerini unutmalıdırlar; ancak, desen oluşturmak yine de zaruridir. Cismani sanatlardan ikisi, müzik ve edebiyat, seslere ait desenlerini zaman içinde kurar; başka bir deyişle, seslere ve sessizliklere ait desenleri. İletişim, kırık dökük sözcüklerle kurulmuş olabilir ancak, yaşama işi sürekliliğe dayanmak durumundadır. Ne var ki edebiyat derken bunu kastetmiyoruz. Edebiyatçının asıl meselesi, anlamını, kendisi üstüne sararak örmek ya da dokumaktır, bu sayede ardından gelen deyişlerle birlikte her cümle, ilkin bir çeşit düğüme evrilecek, anlamın havada asılı kaldığı belli bir süre sonra da çözülüp kendini ifşa edecektir. Düzgün kurulmuş her cümlede bu tip bir düğüm ya da ilmeğe rastlanmalıdır, böylece bizlere, ardından gelen deyişleri sezmek, o deyişi beklemek ve memnuniyetle karşılamak için –tabii nazik bir biçimde– kılavuzluk edilsin. Haz, sık –affedilmez derecede sık– görülen antitez olay örgüsünde ya da çok daha maharetle işlenen, antitezin önce gösterilip sonra da ustalıkla çekildiği olay örgüsünde yer aldığı gibi bir sürpriz öğesiyle artırılabilir. Her bir deyiş kendi içinde alımlı olmak durumundadır. Cümlenin iması ile gelişimi arasında mutlak suretle tatmin edici bir ses dengesi olmalıdır, zira hiçbir şey, gösterişli ve tantanalı bir şekilde hazırlanıp alelacele ve etkisiz bir şekilde sonlandırılan bir cümle kadar kulağı tırmalamaz. Bu dengenin çok çarpıcı ve kati olması da gerekmez, zira tek kural, sonsuz bir çeşitliliğin kurulmasıdır; ilgi çekmek, hayal kırıklığına uğratmak, şaşırtmak ve hâlâ tatminkâr olabilmek; sanki bir ilmekmiş gibi sürekli değişmek ve hâlâ hünerli bir ahengin etkisini verebilmektir.
O vakit ağ ya da desen: hislere ve mantığa aynı anda hitap eden, zarif ve gebe bir metin: yani üslup, yani edebiyat sanatının temeli.
Jonglör havaya iki portakalı atıp tutarken, bizim onu hazla izlememizin nedeni şudur: hiçbir portakal, tek bir anlığına dahi olsa, ne görmezden gelinir ne de feda edilir. Keza yazarda da. Aşırı hassas kulağı tatmin etmekle yükümlü olan deseni, öncelikle ve sonuna kadar mantığın taleplerine hitap eder. Ne kadar muğlaklık olursa olsun, argüman ne kadar karmaşık kurulursa kurulsun, kumaşının ahengi yara almamalıdır, aksi takdirde sanatçının, tasarımıyla aynı seviyede olmadığına inanılır. Öte yandan, argümanını ilerletmek ve aydınlatmak amacıyla ihtiyaç duyulan yegâne şey olmadığı müddetçe, deyişlerin arasına ne bir sözcük dizisi yerleştirilmeli ne de düğüm atılmalıdır. Buna uyulmaması, oyunda düzenbazlık yapıldığı anlamına gelir. Düzyazının ruhu, cheville’i, şiirin yasasından hiç de azımsanmayacak bir kesinlikle reddeder. Cheville dediğim şey –belki de okurlarımdan kimisi için açıklamam gerekir– sese bir denge getirmek için yerleştirilmiş her türlü manasız ya da sulu deyiş anlamına gelir. Desen ve argüman birlikte yaşar; ikincinin özlüğü, berraklığı, büyüsü ya da vurgusu sayesinde ilkinin gücünü ve zindeliğini yargılarız. [caption id="attachment_27736" align="aligncenter" width="800"] Stevenson aynı zamanda büyük bir gezgindi.[/caption] Üslup sentetiktir; amiyane tabirle nakışını işleyecek bir gergef arayan sanatçı, aynı anda iki ya da daha fazla öğeyi ya da elindeki konunun iki ya da daha fazla bakış açısını ele alır; bunları birleştirir, birbirine karıştırır ve zıtlaştırır. Bir taraftan, gerekli düğümü atacağı bir durum arıyordur sadece, ancak öte yandan da kendini, anlamı adamakıllı zenginleştirmiş ya da iki cümlenin göreceği işi tek bir cümlede halletmiş olarak bulur. Eski tip vakanüvis tarzı birbirini izleyen sığ anlatımdan son derece sentetik bir anlatının yoğun ve fosforlu akışına doğru yapılan değişiklikte, örtük olarak muazzam miktarda felsefe ve nüktedanlık bulunur. Felsefeyi, sentetik yazarın hayata karşı çok daha derin ve kamçılayıcı olan bakış açısını, nesline ve olayların çekiciliğine yönelik çok daha keskin hassasiyetlerini fark ettiğimizde açık bir şekilde algılarken, nüktedanlığın yittiğini tahmin ederiz bir an, ancak durum hiç de öyle değildir; zira nüktedanlık dediğimiz şeyi tam da okuruna bilinçli ya da bilinçsiz, haz veren o süreğen neşeli buluşlarda, aşılması gereken o zorluklarda, elde edilen o çifte amaçta, havada aynı anda dans ettirilen o iki portakalda görürüz. Dahası, çok az fark edilen bu nüktedanlık, taptığımız felsefenin de gerekli bir organıdır. Sonuç olarak bu üslup, zarif ve verimli dolaylı anlatımın en yüksek derecesine sıkıntı vermeden erişen, sıkıntı verse bile, bunu bu kez duyumsamaya ve coşkunluğa en yüksek kazanımı sağlayarak yapan en mükemmel biçem haline geliyor, kimi ahmakların dediğinin aksine, en doğal olanı değil, zira en doğalı, vakanivüsin ipe sapa gelmez laf kalabalığıdır. Deyişlerin (sözde) doğal düzenden saptırılıp karıştırılmış olması bile, zihin için fosforlu hale geliyor ve tasarımın bu şekilde tersyüz edilmesiyle birlikte, yargılama unsurları en doğru şekilde sıraya konulabiliyor ya da karmaşık bir aksiyonun aşamaları en şeffaf biçimde bir araya getirilebiliyor. O vakit ağ ya da desen: hislere ve mantığa aynı anda hitap eden, zarif ve gebe bir metin: yani üslup, yani edebiyat sanatının temeli. Bu niteliğin zayıf bir şekilde yer aldığı kitaplar yine de okunmaya devam edecek, ister gerçeğe erişme, ister masal ihtiyacı nedeniyle, ama öteki de hep orada olacak. Peki, tek erdemi, kurduğu yapının zarafeti olanları haz duyarak okumaya ve tekrar okumaya ne kadarımız devam edecek? Burada Cicero’nun adını anmaya can atıyorum ve sayın Bay Anthony Trollope öldüğüne göre de bunu yapacağım. Bu, zihin için zayıf bir beslenme, renksiz ve dişsiz bir “hayat eleştirisi”dir, ancak, anlaşılması en güç ve en hünerli bu desenden, modelin her ilmeğindeki bu zarafetten ve tatminkâr kavrayıştan keyif alıyoruz; ve o iki portakal, içlerinden biri çürümüş bile olsa, benzersiz bir zarafetle dans etmeye devam ediyor.

İngilizceden çeviren Ali Ünal

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Pablo Neruda ile...Gökhan Güvener
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

David Lassman

11 Şubat 2025

Jane Austen Niçin Hiç Evlenmedi?

Her ne kadar Jane Austen’ın kahramanları romantik evlilikler yapsalar da, kendisi bütün yaşamını bekâr olarak geçirdi. İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından Jane Austen (1775-1817), Akıl ve Tutku (1811), Gurur ve Önyargı (1813), Mansfield Park (1814) ve Emma (1..

Devamı..

Haber Yazıları ve Editörlük Uğraşları:..

Elizabeth Harris

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024