Virüsün psikolojik etkileri bir kuşak sürebilir. Bu, yirmi yıl eder. O zamana kadar birine ya da bir şeye dokunmanın ne olduğunu unutacağız.
Gelecek yıl bu zamanlarda kim olacağımızı bilmiyoruz. Bu durum sona erdiğinde etrafımızda kimin kalıp kalmayacağını bile bilmiyoruz. Salgının ne zaman sona ereceğini ve sonunda salgın bittiğinde hayatlarımızda ne gibi farklılıklar olacağı hakkında da bir bilgimiz yok. Salgın son bulacak mı ki? Zaman bizi iki ay önceki halimize, her şeyin “normal” olduğu günlere döndürebilir mi? Şükran Günü ve bir sonraki tatil sezonu gelene kadar birçok kişinin işi, geliri, evi ve sağlık yardımlarını kaybedeceğini biliyoruz, borsanın dibe vurması halinde ne gibi felaketlerle karşılaşacağımızı tahmin edebiliyoruz. Ancak tahminler anlamsız. Şimdiye dek modern dünya, buna benzer bir durumla karşılaşmadı.
Henüz salgın olduğunu ya da nasıl bulaştığını bilmediğimiz AIDS krizini hatırlıyorum. Tek bildiğimiz ölümcül olduğuydu. İnsanlar birer birer yok oluyordu. Bir sonraki kurban, herhangi biri olabilirdi. Ve genellikle öyle oluyordu.
İşte iki örnek daha.
Kimsenin 11 Eylül saldırılarının New York’u bu kadar etkileyeceğine – dünyanın her yerinden gelen turistler olmadan sokakların ıssızlaşıp Billy Wilder’ın siyah-beyaz filmlerinde âşık olamayan karakterlerle muazzam bir şekilde tasvir edilen 1960’lardaki haline geri döneceğine – dair bir fikri yoktu.
İkiz Kuleler çöktükten sonra sokaklarda telaş vardı, Çin Mahallesi satıcıları bir anda ortadan kayboldular, Madison Caddesi iş türleriyle sınırlıydı, kimse alışveriş yapmıyordu, insanlar şaşkına dönmüştü, sokaklarda aşağı yukarı dolanan siren sesini her duyduğumuzda yerimizden sıçrıyorduk – tıpkı İkinci Dünya Savaşı’ndaki sirenler gibi, tıpkı şimdi ambulansların gece-gündüz çıkardığı ses gibi. Zaman durmuş, merkez zar zor ayakta kalmış ve hayat, hayalini bile kuramadığımız bir şekilde değişmişti. Hâlâ aynıydık, ama arkadaşlarımıza ihtiyaç duyuyorduk, dünyanın her yerinden telefon geldi ve çocuklarımızla sevdiklerimiz yakınımızda olsun istiyorduk.
Diğer örnek bir o kadar kasvetli. Band of Brothers adlı diziden bir sahne. Bu sahnede dört Almanın çaldığı Beethoven’ın C-Sharp Minor Quartet’indeki kısa adagio’nun eşliğinde (şimdiye kadar bestelenmiş en güzel iki parçadan biri) bombalanmış binalar ve enkazla çevrili askerleri görüyoruz. Beethoven çalan Almanlar, dedelerinin ve diğer yaşlıların enkaz yığınlarından tuğla ve kırık mobilya parçaları topladığını biliyor muydu? Bir zamanlar Alman milleti, bütün savaşların tek bir şeyle son bulacağından hiç şüphe etmedi mi? Savaş bittiğinde kim olacaklarını sorgulamadılar mı?
Belki bir kez. Çok geç kaldıklarında.
Bu da bana İngiltere’deki Blitz’i (İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın Birleşik Krallık’ı bombalaması) hatırlatıyor – insanların sokağın karşısındaki evin patladığını duyduğu, bombalamadan sağ kalan, ancak bir sonraki sefer akıbeti ne olacağı belli olmayan evde yaşayanların bu sefer şanslı olduklarını düşündüğü zamanı.

Trump salgına savaş diyor. Bu bir savaş değil, savaştan çok daha beteri.
Milan ve Paris’in savaş zamanı zorluklarını tekrar yaşayacağını ve ev karantinasıyla karşılaşacağını kim bilebilirdi? İkinci Dünya Savaşı’nın kıtlıklarına tanıklık etmiş olan yaşlılar ya da dünyanın dört bir yanında iç savaşı deneyimleyen kişiler, sokağa çıkma yasağının onlara neler hissettirdiğini hatırlayacaktır. İnsanlar, balkonlarında şarkı söylüyor – dayanışma ve cesaret gösterisi.
Aslında balkonlarından feryat ediyorlar.
Başkanımız buna savaş dedi. Ama bu savaş değil, daha kötüsü: İstatistikler bize dünya çapında bir milyondan fazla kişinin Covid-19’a yakalandığını gösteriyor. Ellerimizi yıkıyor, dezenfektan kullanıyoruz, ancak hepimiz zaman zaman bir şeyleri atlıyoruz ve eğer düşmanın bizi yakalayacak zekâsı varsa birbirimizden ne kadar uzak durursak duralım bizi bulacağını biliyoruz. Artık maske olmadan konuşmak virüsü bulaştırabilir.
Değişeceğiz. İnsanların Yeni Yıl partilerinde birbirini öpmesi düşüncesizlik sayılacak, iş anlaşması imzalayanların tokalaşması hainlik olarak görülecek. Sarılmak mı? Çok riskli. El dezenfektanı bulundurmayan minik bir dükkân mı? Eldiven takmayan bir garson mu? Siparişinizi alkolle sildikten sonra kuryenin dokunduğu siparişe dokunan ellerinizi yıkamadığınızı düşünün (!) Bu tarz komik şeyler…
Kriz zamanlarında sevdiğim kişiler hakkında da çokça düşünüyorum. Ancak şimdi, güvende hissettiğimiz dairemizde bir araya gelmek yerine birbirimizden uzak durmalıyız. Oğullarım semptomları göstermemesine rağmen hastalığı taşıma korkusu yüzünden beni görmeye gelmiyor. Arkadaşlar sonsuza dek uzaklaştırıldı.
İşte bu yüzden tiyatro, restoran ya da kalabalık bir yere gitmenin endişe yaratmadığı eski hayatımızı gözden geçireceğimiz günü düşünüyorum. İnsanların yaz planları yaptığı günleri hatırlayın. Yaz planları mı? Biraz ciddi ol (!) Uçak biletleri, otel rezervasyonları, konser ve spor etkinliği biletleri, hayatın kendisi… Hepsini iptal ettik, iptal etmediklerimiz çoktan iptal oldu. Arkadaşlarla akşam yemeği mi? O günler geçmişte kaldı. Bazılarımız kalabalık sinema salonlarını bile severdi, arka sırada oturan kişi patlamış mısırı yerken ses çıkarsa da. Bir daha asla.
Birinin öksürdüğünü duyarsam bu işte yokum!
Virüsün psikolojik etkileri bir kuşak sürebilir. Bu, yirmi yıl eder. O zamana kadar birine ya da bir şeye dokunmanın ne olduğunu unutacağız. Nasıl bir dünya ama.
Yine de eski günlerin hayalini kurduğumuz günleri dört gözle bekliyorum. Bunun sonun başlangıcı ya da başlangıcın sonu olduğunu söylemeyeceğim ama ateş altında kalan ulusuna seslenen Winston Churchill olduğunu sanan başkanımız, salak salak konuşurken ne düşünüyordu acaba?
Çeviren: Aslı İdil Kaynar
(Lithub)






