“İnsanların bir bölümü aramızda gezinseler de biliriz ki ölüdürler; bir bölümü ise şeklen yaşıyor olsalar da henüz doğmamışlardır; diğer bir bölümse otuz altı yaşında olduklarını söyledikleri halde yüzlerce yıl yaşamışlardır.” – Virginia Woolf, Orlando
Zamanla ilgili tek bildiğimiz şey, hiçbir zaman yeterli olmadığıdır. Bu yazıyı okumak için gerekli zamanı nasıl buldunuz? Yazının sonuna kadar okumanız için yeterli zaman var mı? Zaman bir şeyi çok iyi başarır: Akıp gitmek. Çocuklar büyür, bedenler yaşlanır, hafta sonları biter, kıyafetlerin modası geçer. Zaman hızla akar, onu geri alamazsınız.
Zaman değerli ve geri dönüştürülemez bir kaynaktır, bu yüzden onu boşa harcamaktan korkuyoruz, izini sürmek için çok uğraşıyoruz. Zaman geçirme konusundaki sürekli farkındalığımız, zaman ne kadar karmaşık bir olgu olursa olsun aynı zamanda çok basit olduğunu gözler önüne serer. Zaman değişimdir. Zamanın akışı, bize her şeyin değişmekte olduğunu ve asla eski haline geri döndürülemeyeceğini anlatır.
Her şeyin geçici olduğunun ve zamanın akışının farkında olmak, modern hayatın getirilerindendir. 1863 yılında Fransız şair Charles Baudelaire, modernliğin öncelikle “geçici, kaçak, beklenmedik” olarak, yani hem zamanın değiştiği gerçeğini hem de her zamankinden daha hızlı değiştiğini hissettiren nitelikler ile tanımlanabileceğini önerdi. Baudelaire'ın “geçici, kaçak unsuru” olarak nitelendirdiği şeyi Virginia Woolf 1928 tarihli romanı Orlando’da “zamanın şoku” olarak tanımlıyor. Hatta bu, şoktan da öte; dehşete yakın bir şey. “Şimdiki andan daha korkunç bir haber olabilir mi? Bu şoktan sağ kurtulmayı bir yandan geçmiş, diğer yandan gelecek bizi koruduğundan başarabiliriz. Ancak düşünmek için zaman yok, Orlanda çok geç kaldı.”
Woolf’a göre zamanın akması – geçiciliği ve kaçıp gitmesi – kendi şartları altında zor ayakta kalır. Zamanı yalnızca geçmişin anılarına ya da geleceğin hayallerine sığınarak yönetiyoruz. Yine de bize güçlü doğasını hatırlatmadan edemiyor: “Zaman kalmadı,” Orlando çoktan zamanını israf etti.
Woolf zamanın acımasızlığına kafayı takmıştı. Yazarın 1925 tarihli başyapıtı Mrs. Dalloway'de Clarissa Dalloway “zamanın kendisinden korkuyordu”. "Çabalar biter. Zaman, yelken direğinde çırpınır. Orada dururuz; orada kalırız. Kaskatıyızdır, insanın bedenini sadece alışkanlıkların iskeleti dik tutar."
Woolf’un dünyasındaki saatler tehditkâr, baskıcı ve ataerkildir. Woolf saatin somutlaştırdığı otorite ve boyun eğmeden kaçmak için uğraşıyordu. Orlando bu kaçış denemelerinden en çarpıcısıdır. Roman biyografiyle dalga geçen bir biyografidir – birkaç yüzyıl yaşayan, bir gün uyandığında kendini kadın bedeninde bulan İngiliz dükünü konu edinir; ancak biyolojik saatine uygun olarak yaşlanmaz.
Orlando zamansallık ve değişim hakkındaki modern düşünme yollarına meydan okuyor: Orlando zaman içinde olması gerektiği şekilde değişmiyor – yani yaşlanmıyor – ancak bir şeyde (cinsiyet) değişim yaşıyor. Orlando’nun hayatı, belirli şeylerin asla değişmediği ve diğer şeylerin değişmeyi bırakmadığı geleneksel saat ve takvim perspektifinden bakıldığında hiçbir anlam ifade etmiyor. Orlando'nun zamanlar arası biyografisi böylece edebi gelenekleri kendisine karşı kullanır – biyografik formu tersine çevirerek, “Yaşamın zamanı nedir?” diye sormak için. Hayatlarımız hangi karmaşık yollarla zamana tabi olabilir?
Woolf, cevabını “zaman ve zihindeki zaman arasındaki olağanüstü tutarsızlık” şeklinde veriyor. Zamanı ölçme şeklimiz, elimizdeki zamanı deneyimleme şeklimizle uyuşmaz. Woolf’a göre zihinlerimiz “zamanın bedeni gibi tuhaf çalışır. Bir saat, uzunluğunun elli ya da yüz katı kadar uzatılabilir. Öte yandan aklın saatinde bir dakikayı temsil edebilir.”
Aklımızda şekil alırken zaman oldukça esnek bir madde haline geliyor. Bu makaleyi okumak için harcanan on dakika, on saat gibi gelebilir ya da hiç zaman geçmemiş gibi hissettirebilir. “Aklın saati”ne uyum sağladığımızda bütün zaman anlayışımızın değiştiğini görüyoruz. Aslında böyle yapmak “zaman” üzerine düşünmeyi zorlaştırıyor. “Aklın içinde,” diyor Woolf, “yetmiş altı adet farklı saat çalışıyor.” Bu nasıl olabilir? Eğer algı, zamanı büküyorsa hafıza ikiye katlıyor. Şimdiki zamanda yaşarken bir anda geçmişten bir olayı zihnimize çağırabiliyoruz. Farkına varmadan “yetmiş altı farklı” zaman tüneline giriyoruz.
Orlando buna ses veren edebi bir icattır: Ne kadar çok yaşarsa o kadar anı biriktirir, kendini bir o kadar farklı zaman kesitlerinde bulur. “Zaman üstümden geçti.” Orlando romanın sonunda bunun farkına varır. “Hiçbir şey artık tek bir şey değil.” Bellek, günümüze yayılmış bin solucan deliği, deliklerden birine düşmemizi ve kendimizi farklı bir zamana nakletmemizi bekliyor.

Modern edebiyatın en ünlü solucan deliklerinden biri, Kayıp Zamanın İzinde’nin ilk cildi Swann'ların Tarafı’dır. Bu romanda genç Marcel küçük kekten bir ısırık alıyor ve kendini “şüphe uyandırmayan bazı nesnelerde (bu nesnenin bize verdiği histe) gizlenmiş olan geçmişin şehvetli gücü tarafından boğulmuş” halde buluyor. Proust’un bahsettiği bu deneyime istemsiz hafıza deniyor, yani koku ve tat duyularına bağlı olan görsel hafıza. Marcel tat alma duyusuna saklanmış zamana ulaşıyor ve Combray’da geçirdiği çocukluğu bir anda su üstüne çıkıyor. Benliğin hafıza aracılığıyla oluşturulmuş olması fikri, zamanla olan ilişkimizi tekrar gözden geçirmemize neden oluyor.
Artık günlük yaşamın sürekli değişiminde ve korkunç “kısalıklarında” yetişen “ölümlüler” değiliz. Proust’a göre duyularımız sayesinde daha kalıcı bir şeye kavuşuyoruz. Belleğimizde var olan zaman çizgileri, yalnızca saate bağlılığımızı değil, aynı zamanda bir yaşamı neyin oluşturduğuna dair varsayımlarımızı da yeniden düşünmemizi gerektirir. Orlando romanın sonlarına doğru yenilgiyi kabullenir. “Ulusal Biyografi Sözlüğü ne derse desin, bir kişinin hayatının gerçek uzunluğu her zaman bir tartışma konusudur.” (Woolf’un babası Sir Leslie Stephen Ulusal Biyografi Sözlüğü'nün kurucu editörü olduğundan bu sözleri söylemesi kolay olmamıştır.)
Woolf’un ve Proust’un zamanla ilgili fikirleri, filozof Henri Bergson’a borçludur. Akademik çevrelerin dışında pek fazla bilinmeyen Bergson, çağının ünlü filozofuydu ve modern edebiyat üzerinde etkisi çok büyük. Bergson, Proust’un kuzeniyle evlendi ve yazar, düğünde sağdıçlık yaptı. Bergson temel zamansal ardıllık duygumuzun – şimdiki bir anın sürekli olarak silinip bir sonrakinin yerini aldığı fikrinin – bir yanılsama olduğunu, insanın zamansal deneyimi mekânsal terimlere çevirme eğiliminden doğan bir hata olduğunu savunur. Bir zamandan diğerine basit, doğrusal hareketler: Bergson’a göre zaman psikolojik ya da öznel düzeyde böyle çalışmaz. Bergson bu tür zihinsel zamanları “süre” (durée) olarak adlandırır. Bergson'a göre, bütün iç deneyimlerimiz – düşünceler, duygular, duyumlar, anılar – akılda bir anda var olur, onları doğrusal olarak sıralamak mantıklı değildir. Durée, “heterojen anların birbirine nüfuz ettiği” ve “geçmişin şimdiki zamanla birlikte var olduğu” zaman deneyimini tanımlar.
Geçmiş ve şimdiki zaman aynı zamanda mı gerçekleşiyor? Bu, o kadar da tuhaf bir düşünce değil: Belleğin bölünmüş zamanını tanımlamanın başka bir yoludur, şimdiki zamanda deneyimlediğimizde bile bizi geçmişe döndürmesi demektir. Bergson hafızanın garip zamansallığıyla meşgul olan tek düşünür değildi. Sigmund Freud’un bilinçaltı kavramı da bir nevi bir zaman teorisidir. Travmatik deneyimler, daha sonra rüyalar, belirtiler veya nevrozlar olarak tekrarlanan bastırılmış anılar şeklinde iz bırakır.
Bastırılan şeyler her zaman geri döner. Freud, bu tekrarlarla yüzleşmemizi şöyle açıklar: Bu durumla daha önce karşılaştığımızı düşündüren ürkütücü his. Freud’un öne sürdüğü bilinçaltı teorisi, Bergson’ın durée kavramının yaptığı gibi, geçmiş ve şimdiki zamanın nasıl bir arada var olabileceğini açıklamaya çalışır.
Her iki düşünüre göre hayat, bellek parçalarıyla örülüdür. Woolf’un Orlando’da dediği gibi: "Bellek bir terzi kadındır, hem de kaprisli bir terzi."
Çeviren: Aslı İdil Kaynar
(Lithub)







