Öğrenebilmek için de duvarın ardına gitmeliydik.
Fakir ülkenin az nüfuslusu bizler, zengin ülkesine geldiğimizde dünyanın ne çok şey barındırdığını öğrenecektik.
Asfalt yolların şeritleri, çok markalı arabaları, bilmediğimiz dilin ürkütücü gürültüsü, kadınların soluk benizleri, erkeklerin fötr şapkaları arasında kaybolmamak için tanıdık sima arıyor ve her arayışımızda birbirimizin yüzüne bakıyorduk.
Avrupalı küçümseyici bakışların gölgesinde hepimiz ürkek vahşi hayvanlar gibiydik.
Bizler yıllarca o yerli yabancılardan uzak durmayı tercih ettik. Uzağında durdukça dillerine dilsiz olduk.
Halihazırda gümbürtüsü çok olan gurbette çıtımızı çıkartmaya korkuyorduk.
Geldiğimiz memleketin esmer tenli insanları olarak, bu geveze dünyada lâl olmanın mükafatını sılaya döndüğümüzde alacaktık. Bağrımızda evlatların, yüreğimizde yârin hasretiyle; iki dönüm toprakla birkaç hayvanın hayalini yastık edip uyuyorduk. Buralara kök salıp gurbete yerli olacağımızı henüz bilmiyorduk.
Özlemlerimiz yaşlanıyor, yaşlandıkça gurbetçi sabrımız azalıyordu; yine de hasret ateşimizi gözyaşlarımızla dindiriyorduk.
Mevsimler değiştikçe dökülen her yaprağın yerine yenisi açar misali dalına sımsıkı tutunup güze direnen cılız yapraklardandık. Birbirimize kenetleniyor, dökülmemek için hem dua ediyor hem de çalışıyorduk.
Etrafımızı kuşatan her şey yabancıydı. Hemcinslerimizle aramızdaki yegâne bağ Almancısı olduğumuz gurbetçiliğimizdi.
Gurbette bir şeyler kazanırken Avrupalılarla aramıza mesafeler koyuyorduk. Ne onlar bizim ürkekliğimizi ne de biz onların cesaretini anlıyorduk. Kırsaldaki inatçı alışkanlıklarımızla bu ülkenin yaşamı arasında memleket kadar mesafemiz vardı.
Aramızda çok az okuma yazma bilen vardı. Ardımızda bıraktıklarımızı alfabemizle “hasretim” diye dizelerken, kalp yangınımızla namelerimizin ucunu yakardık. Hoş aramızda postacı lisanı bilen olmadığından, gönderilmemiş mektuplarımızı sinemize atardık.
Fabrika bacalarından tüten dumanla, hasretini çektiğim yalçın dağların dumanı başkacaydı. Bizler onların bacasından tüten dumanın hammaddesiydik. Bacalardan tüten bizim kara bahtımız, emeğimiz, terimiz, türkülerimiz, harımız ve hasretimizdi. Bilirdik ki evlatlarımıza bir şeyler bırakabilmek için gençliğimizden çok şey yakmalıydık.
“İşten eve evden işe” derler ya. İşte biz bunu bile yıllarca yapamadık. Çünkü bizim evimiz de işimiz de fabrika duvarları arasındaydı. Ürkerdik duvarların ardından. Ardı yavan, ardı yaban, ardı yabancı, ardın yabancılarıydık.
Yine de yaşlandığımızda gençlere bir şeyler öğretebilmek için şimdi çok şey öğrenmeliydik. Öğrenebilmek için de duvarın ardına gitmeliydik.
İlk günden beri her öğünümüzün bir geçtiği Osman’la az gittik uz gittik, çok şeritli yolun ortasında kalıverdik. Sağımızdan solumuzdan geçtikçe arabalar, yelleri yüzümüzü tokatladı. Tokatlandıkça birbirimize iyice yanaştık.
Osman birden tuttu elimi. Onun tutmasıyla nasıl güç aldıysam ben de onun elini sarıldım. Birlikten kuvvet doğar diyerek ele ele geçtik tüm şeritleri, en çok da endişelerimizi.
Yanımızdan böğrümüzden geçenler tutuşan ellerimize bakıp bakıp gülüştüler.
Onlar kendilerinden ürktüğümüzü bilemediler.
Onlar birbirimize sığındığımızı göremediler.
Onlar erkeklerin de sığınmak isteyeceğini düşünemediler.
Onlar bizi ibne zannettiler.






