Orman öylesine benzersiz, yaşayan bir organizmadır ki, onun doğasından gelen zihni –geç de olsa– kendini yeniden yaratmak için çalışmaya er geç başlar.
Bütün bir doğanın ekolojisi yanında, sonunda insan ekolojisine varan bir zincirden söz edilebilir, dağ ekolojisi, denizlerin ekolojisi, göl ve akarsu ekolojisi, orman ekolojisi. Bunların tümünün birbiriyle ilişki içinde yaşadığını, birbirini etkilediğini, iç içe geçtiğini, birbirini üretip tükettiğini söyleyebiliriz. Çevre ile ekolojiyi birbirinden ayıran nedenler de burada: Çevre dışımızda kalanlar, bizim ortasında yaşadığımız ve birbiriyle ilişki zorunluluğu bulunmayan şeylerden oluşuyor. Ekoloji ise kendine göre iç ilişkileri ve doğal yasaları olan bir bütün. Bundandır ki çevrecilik ortalığa çekidüzen vermek, temizlemek, arındırmak gibiyse… Ekoloji sonunda gelip politik olana dayanır. Şunu da söyleyebiliriz: Ekoloji doğrudan kapitalizmin içinde yaşanan bütüncül bir dünya, dolayısıyla ekolojik mücadele antikapitalist mücadeleyken çevrecilik sistem içinde yaşamını sürdürebilir.
Denizden çok dağlarla, dolayısıyla çoğu kez ormanla iç içe olmak kişisel bir seçim olabilir. Belki ormanın olağanüstü çeşitliliği, zenginliği onu daha çekici kılıyor ve ormana verilen zararlar insanların canevine daha çok dokunuyor. Benimki bir gözlem. Belki pek çoklarımıza ait bir gözlem ve duygu olabilir bu.

Sonra şu var: Ekolojik yıkımın ve küresel ısınmanın önemli tetikleyicilerinden biri ormanların yok edilmesiyse onu önlemenin en ciddi yolu da ormanların genişlemesidir. Antarktika’daki buzulların erimesi denizleri yukarı çıkarırken belki yüz milyonlarca insanı yerinde edecek, Amazon ormanlarının yok olmasıysa gezegeni yerinden edebilir.
Kullanım değeri herkesçe bilinebilir olduktan sonra, kapitalistler için ormanın mübadele değeri iyice anlaşılınca kayıplarımız çığ gibi büyümeye başladı. Orman metalaştırılmaya başladı, değer yitimi son kerteye dayandı. Böylece on yıllar içinde üretilen her şeyin sayısı katlanarak çoğalırken ormanlar küçülmeye başladı. Çünkü büyük sermaye ormanı yalnızca dolaşıma sokulacak bir değer olarak görüyor. Orman dolaşıma sokulup para edene kadar orada kendi yaşamını sürdürür sürdürmesine ama sermayenin, ekosistemi nasıl bozabilirim diye düşünen kısık gözleri altında. Ahlakı hiçe sayan sermaye ormanı düşmanı gibi görmeyi sürdürürken ona karşı kazanmak zorunda olduğunu kendisine sık sık telkin eder.
Bu arada küreselleşmenin boyutları büyüdükçe dünyanın her yerinde ulaşılması pek düşünülmeyen ormanlar kapitalizmin dişlileri arasına gitgide daha çok çekilmeye başladı. Bizim ekoloji dediğimiz sermayeye göre bir şeydir, şeyi bozmakta hiç tereddüt etmezler.
Gezegenimizin bütün ekosistemi içinde, onu tamamlayan çeşitli ekosistemler var. Orman ekosistemi yaşadığımız bu hayatı bize bahşeden en önemlilerden biri. Akarsularla, denizlerle, atmosferle iç içe yaşıyor o. Ormanı bir ekosistem olarak tanımlamamızın nedeni, onun varlığını öteki ekosistemlerle, doğayla birlikte sürdürme zorunluluğundan. Joel Kovel bunu başka sözlerle şöyle anlatıyor: “Aslında başlı başına ekosistem diye bir şey yoktur; hepsi birbiriyle etkileşim halindedir, bizi fazlasıyla ilgilendiren bir etkileşim halinde. Ekolojinin ilkelerine göre değerlendirilen dünyaya atıfta bulunurken ekosfer terimini kullanıyoruz. Başka deyişle ekosfer, dünyanın ‘ekosistemsel’ bakış açısıyla görülen halidir. Daha da soyut bir düzeyde ise doğanın bizatihi kendisini tüm ekosistemlerin integrali olarak düşünebiliriz.”1
Orman, hayatı oluşturan başlıca gizilgüçlerden biri. Ormanın doğası yaşamını sonsuza dek sürdürecekse bu gücü öteki ekosistemlerle ilişkisinden alır. Sonsuza dek sürer mi orman? Düşündürücü bir soru. Öyle ya, sonsuz nedir? Sanırım on binlerce yıl boyunca sürer mi diye sormak daha doğru olur, belki yüz binlerce yıl. Ormanın kendini sürekli değişime uğratarak yenileme gizilgücü, yeni sınırlara ulaştığı zaman o sınırları sonraki sınırlar için adeta bir basamak gibi içselleştirerek sürer.
Orman ekosisteminin içindeki görünen ve görünmeyen bütün bileşenler arasındaki ilişkiler, her bileşenin kendi doğasınca belirir ve bütün sistemin işleyişini tamamlar. Bileşenlerin hiçbirinin üretkenliği –yaptığı katkı– ekosistemin dışında kalmaz. “Bir ormandaki ağaçlar sayısız canlı aracılığıyla, yiyecek, barınak veya yuva ihtiyaçlarını karşılamak için onlara bağlı olan canlılar aracılığıyla ve su, hava ve güneş ışığına erişimleri sayesinde birbiriyle ilişki kurarlar; bütün ağaçları bir süper organizma halinde birleştiren yeraltı mantarları ağı, kıl kökler, vb. sayesinde birbirleriyle de dolaysız bir ilişki içindedirler.”2

Akbelen’de ormanın kesilmesinden sonra her şeyin bitmediği niçin ısrarla belirtildi. Çünkü orman dokusu –zemini, kökü– toprakta hâlâ yaşadığı için. Bunun için de Akbelen Direnişi’nde ikinci aşama orman toprağının kaldırılmaması içindi. Belki ağaçlar yok edildikten sonra ormanın yeniden canlanması çok daha uzun yıllar, onyıllar alacaktı ama sonunda orman kendini baştan yaratacaktı. Oysa orman toprağı sıyırılıp altından niteliksiz kömüre ulaşıldığında, artık ormanı yeniden yaratacak bileşenler ve bileşenler arasındaki ilişki öldürülmüş, ekosistem yok edilmiş olacaktı.
Bu ne demek? Orman öylesine benzersiz, yaşayan bir organizmadır ki, onun doğasından gelen zihni –geç de olsa– kendini yeniden yaratmak için çalışmaya er geç başlar. Hayvanla ağacı (bitkiyi) birbirinden sinir sisteminin varlığı yokluğu ayırıyor denir, deriz ya, ormanın tek tek bileşenlerinin tamamının sonunda birbirine değerek bütüncül bir aklı oluşturduğu da kuşkusuz. Bu orman aklı çok güçlü olduğu için, onu tamamıyla yok etmek için insan topuyla tüfeğiyle girişmek zorunda kalıyor.
Demek ki orman ekosistemi birbiriyle bağını mutlaka kuran bileşenlerin hem ayrı ayrı hem de birlikte ve bütün için yaşama doğasından geliyor. Ağaç yaprağa, yaprak köke, kök suya, gövde çalıya, çalı toprağa, topraktaki mikroorganizmalara, ışığa, suya ve elbette içindeki kuşa, arıya, börtü böceğe, ayıya, kurta… Benim şimdi tamamıyla açıklayamayacağım öyle bir döngü var ki, bunun bu gezegenin başka bir yerinde yaşayanlardan çok ama çok farklı olduğunu bilmemiz gerekir, insanın bunu bilmesi gerekir.
İnsan yıkıcı olmak yerine yapıcı olursa, orman ekosisteminin canlanmasına, canlanması için koşulların iyileştirilmesine ebette katıkda bulunur. Biz de bunun için varız. Orman kendini elbette yeniden ve kesintisiz üretir. Ama insan da o üretimin koşullarını iyileştirebilir.
Bu gezegende orman denince akla önce Amazon ormanları geliyor. Böyle olması doğal. Milyonlarca mı, milyarlarca mı, bilmiyorum ama Amazon’da yaşayan, yaşadığını bilmediğimiz o kadar çok çeşitli canlı vardır ki, insan Amazon’u yok etmeyi bıraktığı anda onun kendi yaralarını onaracağı kuşkusuzdur. Amazon altı milyon kilometre karelik bir alanı kaplıyormuş. Türkiye’nin neredeyse yedi katı büyüklüğünde. Akıl almaz bir çeşitlilik kaynağı. Ormandaki çeşitlilik ne kadar çoksa orman da o kadar güçlü olur ve bu her orman için geçerli bir doğrudur.

Amazon aynı zamanda büyük bilimsel çalışma alanı. Onun uzmanları var ve sınırlı bilgimle Amazon hakkında çok söz edemem. Ama onun aynı zamanda birbirinden farklı mikroekosistemlere sahip olduğunu, onları yarattığını ve onlardan beslendiğini biliyoruz. İnsanın ormana etkisini görmek istiyorsak, işte bakacağımız alan orası. Amazon’un yerli halkları orada tamamıyla ormanla bütünleşerek yeni ekosistemler yaratmış, dolayısıyla yeni canlı türlerinin ortaya çıkmasını sağlamış. Amazon Ormanları içinde 40.000 ağaç çeşidi, 2.000 kuş çeşidi ve memeli hayvan, 2.200 balık çeşidi ile 128.843 çeşit omurgasız hayvan varmış.
Bu ülkenin insanı doğacı olmayı bilemediği ve beceremediği için, yanında yaşadığı ormanın ağaçlarını bile tanıyamıyor. Amazon’daki Ka’apor yerlileri yüz dönümlük bir arazideki bitki türlerinin yüzde 97’sinin adını biliyor ve onlardan yararlanıyormuş. İnsan ekolojisiyle orman ekolojisinin sentezi oluşmuş orada. Bir gün bütün ormanlar yok olur mu. Bu arsız sermaye aklı o dünya içinde bile kendini nasıl olsa koruyacağını düşünüyor. Amazon ormanlarının 50 yıl olmadan geniş bir çayır olacağını belirtiliyor.
Saf değiliz elbette ama sermayenin aptallığı sonra gelecek kuşakları umursamamakla kendi sonunu da hazırlıyor. İnsanın doğaya bir dost olarak egemen olduğu gezgenin yaratılamaması, bütün ekosferin, yani bu gezegenin ömrünü elbette kısaltacaktır.
1 Joel Kovel, Doğanın Düşmanı-Kapitalizmin Sonu mu, Dünyanın Sonu mu?, Çeviren: Gürol Koca, Metis Yayınları, İkinci Basım: Şubat 2017, s. 123
2 Joel Kovel, a.g.k., s. 144






