Yazarken atmosferin etkisine kapılarak inceden kâbus görmüşçesine bir ürperti yaşıyorum, o kadar. O da kurgunun kıvamının tutup tutmadığını anlama metodum açıkçası. “Ben etkilendiysem okur da etkilenir” diye düşünüyorum.
Korku edebiyatının son dönemdeki dikkat çekici isimlerinden Mehmet Berk Yaltırık’ın üçüncü romanı “Karanlığın Şahidesi”, İthaki Yayınları’nın Pangea Kitaplığı kapsamında okurla buluştu. İlk iki eseri “Yedikuleli Mansur” ve “Istrancalı Abdülharis Paşa”da olduğu gibi okurlarını yine geçmişe götüren Yaltırık, bu kez dünyadaki kötüler ile cinler âlemi arasında savrulup duran Periveş’in öyküsünü kaleme aldı. Aynı zamanda tarihçi olan ve dijital dünyada ‘Son Gulyabani’ mahlasıyla da tanınan Mehmet Berk Yaltırık’la çocukluğuna ithaf ettiği yeni romanını konuştuk.
Ayşegül Şahin: Yedikuleli Mansur ve Istrancalı Abdülharis Paşa'nın ardından gelen Karanlığın Şahidesi; Osmanlı’da geçen cinli, perili bir roman. Öncelikle; bu hikâyeyi kaleme alırken çıkış noktanız neydi?
Mehmet Berk Yaltırık: Eski İstanbul’un cin-peri anlatıları kadar, yıllardan beri araştırageldiğim yeniçeri zorbaları meselesi beni hep etkiliyordu. Osmanlı dönemindeki kölelik mefhumu ile alakalı bir roman taslağı düşüncesi, 1800’lerin kaotik İstanbul’unda, eskilerin sayısız rivayetlerine konu olmuş cinlerin de dâhil olduğu bir hikâyeye dönüştü. Birkaç farklı fikir taslağının birleşimi etkili oldu.
AŞ: Romanın esas karakteri; esire kızı Salma Tomruklu Periveş. Ama ‘Ecelyandı Ateş Behiye’ olarak nam salan Çerkez kızı Bilana ve Konstantiniyye’nin meşhur ‘Topal Ebe’si Şehver’in de hikâyeleri en az Periveş’inki kadar dikkat çekici... Üçü de aslında erkek iktidarına farklı yollardan meydan okuyan, yaşadıkları farklı, kaderleri aynı olan çok güçlü kadınlar. Romanın ana damarları olan bu üç karakteri yaratırken ilham kaynaklarınız nelerdi?
MY: Reşad Ekrem Koçu’nun yeniçerilerin ortadan kaldırıldığı 1826’daki “Vaka-i Hayriye”de geçen bir halk destanından aktardığı Tırnovalı Benli yahut Çengi Behiye’nin hikâyesi beni daha ilk okuduğumda etkilemişti. Tutkunu olduğu bir yeniçerinin peşinden elde şişhane tüfek Yeni Odalar yangını arasında koştururken görüldüğü rivayet edilmiş. Orada okuduğum tasvirler önce bir öykü için Ecelyandı Ateş Behiye karakterine, sonrasında da Periveş’e ilham olmuştu. Topal Ebe karakterinin ilham kaynakları da 70’lerin Ustura Kemal çizgi romanlarında geçen bir tefrika kahramanı olan “Çarşaflı Ebe” ile Refi Cevad Ulunay’ın Eski İstanbul Yosmaları kitabındaki bir-iki karakterdi. Tek fark benim karakterlerimin üçünün de farklı yollardan ve dönemlerden geçen cariyeler, esireler olmaları. Yaşadıkları güçlükleri ve bunlara mukavemet ederek geçirdikleri dönüşümü merkeze alarak kaleme aldım “Karanlığın Şahidesi”ni. Yıllar önce televizyonda “Xena”yı epeyce izlediğimden belli kalıplara, klişelere uymayan kadın karakterler yazmayı, işlemeyi daha çok istiyorum. Bu, yazarken beni heyecanlandırdığı gibi okurları da heyecanlandırıyordur diye düşünüyorum.
"Uçlardaki karakterleri işlemeyi seviyorum."
AŞ: Periveş; içine düştüğü her ortama uyum sağlayan, el attığı her işte de başarılı olan bir kadın. Gerçekten yaşasa ya da polisiye roman karakteri olsa; tarihi değiştiren efsanevi bir casus olabilirmiş diye düşündüm romanı okurken. Katılıyor musunuz?
MY: Bir ara, romanı yazmadan daha taslak üstünde çalışırken “Daha az karanlık bir hikâye oluşturup bir böcekbaşının, subaşının casusu, muhbiri mi yapsam” demiştim bir seferinde ama bu da hoşuma gitti. O devrin Osmanlısında, iç ve dış siyasi gelişmelerin çalkantısında cidden buna müsait bir karakter olarak işleyebilirmişim. Okurlar burada neden bu fikirden vazgeçtiğimi merak edebilir. Daha kasvetli ve korku ağırlıklı bir hikâye yazdığımdan polisiye tarafına yönelmek veya “pelerin ve hançer” (cloak and dagger) tarzı bir serüven romanına dönüştürmek istemedim.
AŞ: Yeniçeri zorbalıklarının hüküm sürdüğü 1800’lü yıllar, dönemin insanlarına korkunun farklı bir boyutunu yaşatmış kaotik bir dönem. Romanınızda o dönemi tercih etmenizin nedenlerinden birinin bu olduğunu söyleyebilir miyiz?
MY: Kesinlikle. Korku anlatısında, ister roman olsun ister öykü, “çift problem katmanı” adını taktığım bir mefhum var. Hali hazırda bir terslik, sorun, rahatsızlık veren durum söz konusuyken dehşet vuku buluyor ve olayın korku dozu yükseliyor. İlk gotik roman sayılan “Otranto Şatosu”ndan beri sıklıkla başvurulan hayati bir klişedir. Horace Walpole, romanın girişinde gök gürültüleri ve yıldırımlarla karşılar okuru. Daha okumaya başlarken bir tekinsizlik olduğunu sezinler okur. Ben de çoğu öykümde, romanımda buna başvururum. O yüzden genelde eşkıyalar, kabadayılar sıklıkla kullandığım figürlerdir. Bir de marjinal ve uçlardaki karakterleri, yani casuslar, akıncılar, falcılar, deliler, toplumla çok uyuşmayan kimseleri işlemeyi daha çok seviyorum. Bunların dahil olduğu çatışmalar, korku anlatısını kuvvetlendiriyor zannımca.
Uydu Haritasından Bakmak
AŞ: Karanlığın Şahidesi içerdiği ürpertici hikâyenin fonunda tarihsel gerçeklere de dayanıyor ve bu açıdan İstanbul’un bir dönemine ışık tutuyor. O dönemi araştırmak ve bu hikâyeyi kurgulamak ne kadar zamanınızı aldı?
MY: Eski İstanbul ve kabadayılar, bilhassa yeniçeri zorbaları benim yıllardan beri araştırdığım, üzerine okumayı sevdiğim bir konu. O yüzden araştırma safhası o kadar vaktimi almadı. Yedikuleli Mansur'dan şerbetli olduğumu söyleyebilirim. Sadece kölelik ve edebiyatımızdaki işlenişi üzerine çalışmam gerekiyordu, derinlemesine araştırmamıştım önceden.
AŞ: Gerek seçtiğiniz yer ve mekânlar, gerekse de karakterlerin isimleri ve kullandıkları dil romanı zenginleştirirken, okur açısından da hikâyeyi gerçek dünyaya biraz daha yaklaştırıyor. Yaşamadığınız bir dünyanın insanlarını bu kadar başarılı ‘konuşturmayı’ nasıl başardınız?

MY: Diyaloglarımı, repliklerimi yazarken genelde seslendirdikten sonra yazıyorum. Amatör olarak tiyatro ile uğraştığım zamanlardan bir alışkanlığım bu. Eski İstanbul’un sokak argosunun kelime zenginliğini sürekli araştırdığımdan, siyah beyaz filmlerden hatıratlara o devre dair birçok eserle haşır neşir olduğumdan, o dönemleri hayal etmeyi sevdiğimden oluyor bu. Reşad Ekrem Koçu’yla ilk kez dedemdeki Resimli Tarih Mecmuası'nın 1950’lerdeki ilk basımlarında yer alan “Budin Paşası’nın Kızı” tefrikası vesilesi ile tanıştım. “Görmediği Budin’i nasıl tasvir edebilmiş?” diye imrenmiştim Koçu’ya. O zamandan beri tarihi kurgular kaleme alırken hep bu hissi, bu tadı aradım, yazmaya, okura yansıtmaya gayret ettim. Bu yüzden sokak ve mahalle isimleri, hatta çoğu zaman uydu haritasından dağ köylerine, patikalara, nehirlere bakmak, öykü olsun roman olsun yazarken çalışmalarımın ayrılmaz bir parçasıdır.
Kitap vampir temalı olsaydı...
AŞ: Romanın bir bölümünde Periveş’e kendisine musallat olan cin Azim İfrit’ten ancak korkmadığında kurtulabileceği söyleniyor. Bu bölümü okurken ben ‘doğuştan bahtsız’ Periveş için farklı bir son hayal etmiştim. Romana başlarken onun için tasarladığınız akıbet, yazım sürecinde değişime uğramış olabilir mi?
MY: Romanımın sonu başından belliydi, bir intikam hikâyesi üzerine kurmuştum. Türlü zorlukla karşılaşan, konağından atılmış bir esirenin normalde bir köşede ölüp gidecekken farklı bir âleme geçip hayatına musallat olan herkesle hesaplaşmasını istiyordum. Osmanlı’da normalde fuhuş ile suçlanan kadınlar sürgün edilirken romanın geçtiği 3. Selim döneminde İstanbul’da çok sert tedbirler uygulanıyor, idamla cezalandırılıyorlar. Bu Osmanlı tarihinin bütününe bakıldığında epey marjinal bulunan bir cezalandırma ve bu dönemde yaşanıyor. Eğer vampir temalı bir eser yazsaydım, belki de Periveş’i idamının akabinde hortlayıp şehirden intikam alan bir yaşayan ölü olarak işleyebilirdim.
AŞ: Geçmişe dayalı korku hikâyeleri oluştururken nasıl bir araştırma yöntemi izliyorsunuz, hangi kaynaklardan istifade ediyorsunuz? Sadece kitaplar mı yol gösteriyor size?
MY: Ulaşma imkânım varsa kaynak eserler, araştırma eserleri, makaleler ve tezler ilk baktığım yerler oluyor. Sonra da uydu haritası dâhil eski haritalar, eski basım atlaslar, o dönemi işleyen romanlar, diğer kurgular, hatta bazen filmler de araştırmamın bir parçası olabiliyor. Ayrıca folklorik hususlarla alakalı bazen o yörelerden insanlara danıştığım, hatta taslaklarımı gönderip fikirlerini sorduğum da oluyor.
"İnsanlarda "gerçek hikâye" takıntısı var"
AŞ: Sinema dünyasından aşinayız; cinli filmler pazarlanırken senarist ve set ekibinin başına gelen tuhaflıklardan söz edilir. Cinlere, perilere inananlar için bu tuhaflıklar, yapıtın kendisinden bile daha ilgi çekicidir. Sizin ‘cinler’ konusuna yoğunlaştığınız araştırma ve yazım aşamasında başınıza gelen, “tuhaf” olarak addedebileceğiniz olaylar oldu mu? Netameli bir süreç miydi?
MY: Yazarken atmosferin etkisine kapılarak inceden kâbus görmüşçesine bir ürperti yaşıyorum, o kadar. O da kurgunun kıvamının tutup tutmadığını anlama metodum açıkçası. “Ben etkilendiysem okur da etkilenir” diye düşünüyorum. İnsanlarda “gerçek hikâye”, “yaşanmış olay” takıntısı var. Kurgu yazdığımı söyleyince üzülen okurlara denk geliyorum. Hikâyenin, hayal etmenin tadını çıkarmak daha keyifli.
AŞ: Bir tarihçi olarak korku hikâyeleri yazma merakınız nasıl başladı? “Karanlığın Şahidesi”ni “hikâyelerle geçen çocukluğunuza” ithaf etmişsiniz. Çocukken size anlatılanlar arasında korku hikâyeleri de var mıydı? Ya da şöyle soralım; gözünüzdeki “gayb perdesi” ne zaman, nasıl kalktı?
MY: Çocukken büyüklerimden eski hikâyeler, anlatılar, cin-peri meselleri dinlemek oldukça hoşuma giderdi, hep ilgimi çekmiştir. Doksanlı yıllarda televizyonda sabahları yayınlanan korku temalı çizgi filmler, Casper dergileri, okuldaki oyunlar, muhabbetler, hafta sonları da korku filmleri, paranormal temalı televizyon programları derken; ilhamı hep bu türlerde aramaya başladım. Okumayı seviyordum ama okuyacağım türde eserlere nadiren rastlıyordum, kendi kültürümde de üretilmiş eserler bulmak istiyordum açıkçası. “Bizde niye yok” düşüncesiyle bol bol yazdığımı hayal etmeye o yaşlarda başladım. Okumayı, yazmayı ilerlettim ama korkuyu hiç bırakmadım. Çevremdekiler başka türlerde yoğunlaşmamı söylese de bu yolu pek terk etmedim, ilham kaynaklarımın mecrasından gözesine yürüdüm hep, uzaklaşmadım. Korku ve fantastik türlerde ürettikçe, derinleştiğimi düşündükçe yeni türleri de denemeye, okumaya, yazmaya yöneldim. Ama yine korkuyla harmanlayarak.
"Belki bir gün beyazperde hayalim de hayata geçer"
AŞ: Farklı türlerde roman yazma planınız var mı?
MY: Kısmen bilimkurgu diyebileceğim ama yine tarihi dönemlerde geçen bir korku taslağım var. Galiba bir polisiye taslağım ve fantastik rol yapma oyunlarından ilhamla “high fantasy” dedikleri türde bir taslağım da meydana geldi yakın zamanda. Korkuyla harmanlayarak farklı türlerde eserler de kaleme almak, bazen sadece tarihi kurgu türde olabilecek fantastik olmayan metinler yazmayı da istiyorum.
AŞ: Sizi yazım yolculuğunuzun başından bu yana takip eden okurlarınızın merak ettiği bir konu; hikâyelerinizi ne zaman beyazperdede izleyebileceğiz? Bu yönde bir isteğiniz ya da aldığınız teklifler var mı?
MY: Bazı tasarılar ve denemeler oldu ama henüz sonuçlanmadı. Yine de senaryo çalışıyorum, yazıyorum, senaryo yazımı üzerinde teorik eserler okumaya, pratik yapmaya gayret ediyorum. Bir kitabın üzerinde ismimi görmek, eskiden sadece bir hayaldi. Belki bir gün beyazperde hayalim de hayata geçer.


.jpg)



