Andığım üç romana, “Bir Yazın Tarihi” ve “Mahalleye Mevkuf” öykülerine, anılara (Kırk Yıl, Saray ve Ötesi), Sanata Dair’in bazı yazılarına hayranlığım saklı kalmak üzere, Halid Ziya’nın başyapıtı bence Bir Acı Hikâye’dir. Oğlu Halil Vedad’ın intiharı çevresinde yazılmış bu kitap bugün de içe işleyici etkisini koruyor.
Selim İleri
1 Halid Ziya Uşaklıgil’i Beşir’le tanıdım. Nihat Sami Banarlı’nın hazırladığı
Türk Dili ve Edebiyatı ablamın ders kitabıydı, lise son öğrencileri için. Burada
Aşk-ı Memnu’ya da yer veriliyor, seçme parçalar arasında Beşir’in ölüm sahnesi alıntılanıyordu.
Dil hayli ağırdı ama Beşir’in doğup büyüdüğü yerlerin kızgın çöl güneşine ihtiyaç duya duya hayata veda edişi belleğimden bir türlü silinmeyecekti. Beşir’le birlikte, yıllar yılı, yurtsamanın sancısını çektim.
2 Uzun Bir Kışın Siyah Günleri’ni yazarken
Aşk-ı Memnu’yu bir bütün olarak aldım. Beşir zorunlulukla bir yan kişiydi. Ancak Nihal’e karşılıksız aşkı ve onu koruma isteğiyle beliriyor, sonra geri planda kalıyordu.
Şimdiyse, Beşir’den yola çıkılarak yerinden yurdundan koparılmışlık üzerine apayrı bir şeyler yazılabileceğini düşünüyorum. Yalnızca Beşir değil, Halid Ziya’nın toplu eserinde böylesi kişiler çok, iç sürgünler, gerçek yersiz yurtsuzluklar.
Kırk Yıl’da, romancı, ağabeysine âşık bir cariyeyi olanca acısıyla anlatır. “Bir Yazın Tarihi” uzun öyküsünde Samipaşazade Sezai’nin
Sergüzeşt’ini özellikle anar.
Sergüzeşt esarete bir yas romanıdır.
3 Halid Ziya’nın “Sezai Bey”e ilgisi –bir anlamda saygısı– uzun yıllar sürer. Romancı yaşlılığında (
Sanata Dair) Alphonse Daudet’ye ilişkin anılarında yine Sergüzeşt yazarını anar: Sezai
Jack’ı dilimize çevirmiş, bu çeviri
Servet-i Fünun’da tefrika edilmiş, fakat tefrika yarım kalmıştır. Halid Ziya, “Hakikaten o güzel eser ancak onun kalemiyle naklolunabilirdi” diyor. Ayrıca Küçük Şeyler’in değerini bir kez daha vurguluyor.
4 Yaygın görüş/yaklaşım,
Aşk-ı Memnu’nun toplumsala açılamadığı kanısındadır.
Aşk-ı Memnu bütünüyle siyasi bir romanken, kapalı çevrede geçmekle siyaset dışı kaldığı ileri sürülmüştür. Oysa bu romanda istibdat döneminin boğunçlu dünyası çarpıcı biçimde yansıtılmıştır.
Aşk-ı Memnu’nun bütün kişileri bireysel özgürlükten yoksundur. Her birinde
Sergüzeşt’in Dilber’ini yakalayabiliriz. Halide Edib’in
Handan’ıyla
Aşk-ı Memnu bir arada okunsa, istibdat dönemlerinin bireyde hangi sarsıntılara yol açtığı kavranabilir.
Kimi değerlendirişlerde
Aşk-ı Memnu’nun kişilerinin Batı romanından esinli oldukları ileri sürülmüştür. Eserin yazılışından yıllar sonra, Halid Ziya, Suut Kemal Yetkin’e yazdığı mektupta, bu kişilerin, örnekse Firdevs Hanım ve kızlarının, Behlül’ün 19. yüzyıl sonundaki Boğaziçi yaşamasında var olduklarını belirtir.
Piyasa romanı sayılıp üzerinde durulmamış
Beş Hasta Var (Etem İzzet Benice) alafranga yaşamayı çok daha taşkın yansıtır.
Beş Hasta Var’ın baş kadın kişisi, Firdevs Hanım’da eksik bırakılmış alafrangalığı çok daha ötelere taşır.
5 Mai ve Siyah’ı
Aşk-ı Memnudan sonra okudum. Bu roman bende hep “siyah”ıyla yaşadı. Genç sayılabilecek romancının bunca siyahı nasıl alımladığı, duyumsadığı henüz bütün bütün incelenmedi.
Ahmet Cemil daha ilk adımda siyahlar kuşanmıştır. Onu mehtaplı bir gecede, Tepebaşı bahçesinde mavi hayallerle donanmışken tanırız. Büyük bir eser yazacak, büyük bir üne kavuşacaktır. Ne var ki, arkadaşlarıyla oturduğu sofrada bütün görünüm bir eğlence gecesinin kirli artıklarıdır.
Edebiyat-ı Cedide’nin panoraması sayılabilecek
Mai ve Siyah artık art arda yıkımlar söyler. Evini, annesini, kız kardeşini geçindirmek durumundaki Ahmet Cemil İstanbul’un karanlık, çamurlu, bakımsız sokaklarından geçip gider, nice gece. Bu sokaklar Halid Ziya’nın anlatışında bir simgeye dönüşür.
Önce İkbal’in, Ahmet Cemil’in kız kardeşinin ölümü, ardından sevdiği kız Lamia’nın bir başkasıyla nişanlanışı, en sonunda da o beklenen eserin beğenilmemesi... Karanlık bir gecede Yemen’e, ilçe kaymakamlığına gidiş için İstanbul’dan ayrılış. Daha sonrasını duyumsamak okura bırakılmıştır. Tıpkı
Aşk-ı Memnu’da olduğunca, romanımızın en güzel sonlarından biri.
Mai ve Siyah’ı da derinlemesine yorumlamak istemiştim. Uzun zaman bu tasarının hayaliyle avundum. Artık gerçekleştirebileceğimi, yazacağımı sanmıyorum.
Yazabilseydim,
Kırk Yıl’dan birkaç satır kılavuzum olacaktı:
“Bunu (
Mai ve Siyah’ı) başka türlü tasarladım. O zamanın hayatından, idaresinden, memleketin teneffüs ettiği zehirle dolu havadan acılı, hastalıklı bir genç, kısacası devrin bütün hayal kuran yeni nesli gibi bir bahtsız tasvir etmek isterdim ki ruhunun bütün arzularını, acılarını haykırsın, coşkun bir delilikle çırpınsın ve bütün emelleri parmaklarının arasından kaçan gölgeler gibi silinip uçunca, o da gidip kendisini, ölmek için saklanan bir kuş gibi, karanlık bir köşeye atsın.”
6 Tanpınar’ın Ahmet Cemil kökenli bir yazısı var (
Edebiyat Üzerine Makaleler); hem çok güzel, hem çok acımasız. Denemeyle öykü karması bu yazıda, Ahmet Cemil romanın sona erdiği noktadan sonra yine karşımıza çıkar. Aradan yıllar geçmiştir. İstanbul’a dönmüş bu yepyeni, kılığı kıyafeti görgüsüzlük örneği Ahmet Cemil’i Tanpınar handiyse yerden yere vurur.
Neden yapmış bunu Tanpınar? Hâlâ yanıtlayamıyor, sezinleyemiyorum.
Uşaklıgil’in deyişiyle “mavi hülyalar içinde yaşamak için yaratılmış” ve “siyah bir uçuruma” yuvarlanmış Ahmet Cemil, Tanpınar’ın yazısında büyük çoğunluğun sıradan bir kişisidir. Hatta uçurumdan sapasağlam çıkmış, bir hayli duygusuz...
Aşk-ı Memnu üzerine eşsiz bir yorumlamayı, ruh çözümlemesini kaleme getirmiş Mehmed Rauf, “Dikkat ediyorum, Edebiyat-ı Cedide’den ayrılıyorsun,” demiştir.
7 Her “sanatçı yazar”da olduğunca, Halid Ziya’da da yazınsal kaygı baskındır. Cumhuriyet döneminde, hele dilde arınmadan sonra, geçmişteki bütün eserlerini eleştirel bir yaklaşımla değerlendirir.
Halid Ziya’ya inanacak olursak, sonuç pek iç açıcı değildir. Geçmişte, çok gençliğinde, İzmir’de yazdıklarını neredeyse yadsır.
Mai ve Siyah ile
Aşk-ı Memnu’nun dillerinde, anlatımlarında arınmışlığı aranır. Geçmişteki üslubunu, sözcük seçimini artık yanlış bulmaktadır: “Yanlış bir heves!”
“Süs düşkünlüğü” şimdi ünlü yazarı tedirgin etmektedir; “yani Arap ve Fars kelimeleriyle terkiplerde aranan süs”... Gerçi daha Edebiyat-ı Cedide zamanında anlatımın daha yalın olması gerektiğine inanmıştır. O kadar ki,
Aşk-ı Memnu üzerine eşsiz bir yorumlamayı, ruh çözümlemesini kaleme getirmiş Mehmed Rauf, “Dikkat ediyorum, Edebiyat-ı Cedide’den ayrılıyorsun,” demiştir.
Bu ayrılış ilk kez
Kırık Hayatlar’da belirginleşir.
Ne var ki, Halid Ziya’nın dilini arılaştırmak enikonu güç; dilde, anlatımda yakalanmış bir ezgi boyuna karşı koyuyor.
8 Kırık Hayatlar zaaflar ve eğilimler üzerine “cesur” bir romandır. Ömer Behiç, karısı Vedide’ye Kâğıthane gezintisinden dönenleri gösterirken, tek tek tanıtırken, her birinin “mahrem” hayatını yargılarla donatırken başına geleceklerden habersizdir. Gelgelelim, çok geçmeyecek, o zaafların, eğilimlerin her birini yaşamak zorunda kalacaktır.
9 Andığım üç romana, “Bir Yazın Tarihi” ve “Mahalleye Mevkuf” öykülerine, anılara (
Kırk Yıl,
Saray ve Ötesi),
Sanata Dair’in bazı yazılarına hayranlığım saklı kalmak üzere, Halid Ziya’nın başyapıtı bence
Bir Acı Hikâye’dir. Oğlu Halil Vedad’ın intiharı çevresinde yazılmış bu kitap bugün de içe işleyici etkisini koruyor.
Bir Acı Hikâye yas kitabı mı, yitirilmiş bir oğul için son hatırlayışlar mı, belgesel sayılabilecek bir roman, yoksa yazarının örtünüşler, gizlenişler gereksindiği bir anlatı mı? Belki tümü.
1942 basımı –Halid Ziya 1945’te ölür–
Bir Acı Hikâye’yi eski kitaplar arasında bulmuş, edinmiştim. Yeni basımının yapılmamış olması şaşırtıcıydı. O eski püskü kitap bir süre kitaplığımda kalakaldı;
Bir Acı Hikâye’yi 1980’lerin sonunda çarpılarak okudum.
Önce Halil Vedad’ın yıllarca yanından ayırmadığı küçük bir heykel, yaralanmış bir genç adamın heykeli çarpmıştı. Büyük acılar içindeki romancı bu heykeli bir roman kişisine dönüştürüyor, eser boyunca heykelden dönüp dolaşıp yine söz açıyordu.
Heykelle başlayan iç yolculuk beni
Kırık Deniz Kabukları’na götürecekti:
Bir Acı Hikâye’nin romanını yazmak...
Yayımlanışından ancak yetmiş yıl sonra ikinci basımı gerçekleştirilen Bir Acı Hikâye’nin sunuşunu yazmıştım; şöyle bitiriyordum:
“Daha önce ‘roman’ için ölümler yazmış Halid Ziya, bu kez, gerçek hayattaki yıkımı kaleme getiriyor. Getiriyor diyorum, çünkü her okuyan
Bir Acı Hikâye’deki matemi şimdide, bugünde hissedecek. Yarın yine acı duyulacak bu eserden. Evet, yarın yine...” (2012)
Hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz: Büyük yazar neler hissetmişti
Bir Acı Hikâye’yi bütünlerken?
“Onu, yavrucuğumu bir araba içinde gördüm. Nerede, ne zaman?.. Lâyıkı ile bilmiyorum. Galiba bir ormanlıkta, galiba bir gece, galiba yağışlı, kasırgalı bir hava...”
Halid Ziya’yı Bakırköy Kartaltepe Mezarlığı’nda oğlunun yanına gömmüşler.