Doç. Dr. Osman Özkul’un yazdığı, Gelenek ile Yenilik Arasında Ulema Sınıfı, dönemin Osmanlı ulema zümresinin Batı’nın bilim, teknoloji ve kültürü arasındaki problemine odaklanırken, sorunun halen devam etmekte olmasına da bu perspektiften bir yanıt arıyor.
1964 yılında Denizli’de doğan Osman Özkul, ilk ve ortaöğrenimini bu şehirde tamamlamış. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden 1986 yılında mezun olmuş. Yine aynı üniversitede yüksek lisans yapmış, 1989’la 1997 yılları arasında da doktora eğitimi almış. 1998’den beri Sakarya Üniversitesi Sosyoloji bölümünde akademik çalışmalarına devam eden Doç. Dr. Osman Özkul, tarih, bilgi ve kültür sosyolojisi gibi alanlarda birçok dergi ve mecraya makaleler yazmış. Özkul’un ayrıca “Kültür ve Küreselleşme”, “Osmanlı Toplum Yapısı”, “Bilgi Sosyolojisi ve Problemleri” adlı üç kitabı bulunuyor. Özkul şimdi de Osmanlı İmpatatorluğu’ndaki ulema sınıfının, doğuşundan itibaren günümüze kadar gelen ve halen devam etmekte olan, batı ile doğu arasında sıkışıp kaldığı paradoksu masaya yatırdığı, Lejand Kitap etiketiyle yayınlanan “Gelenek ile Yenilik Arasında Osmanlı Uleması” ile şu ana kadar el atılmamış bir konu üzerinde geziniyor.
“Osmanlılar’da ilmiye sınıfı mensupları için kullanılan unvan.” Ulemanın Türk Diyanet Vakfı’nın İslam Ansiklopedisi’ne göre tanımı bu şekilde. Arapçadaki “ilm” fiilinin çekimiyle oluşan ulema aynı zamana âlim anlamına da geliyor. Genel olarak ise İslam’ın şartlarına uygun olarak toplumun değerlerini koruyup kollayan, onlara birtakım konularda yardımda bulunan “âlim” sınıfa verilen isim olarak biliniyor. Bu zümrenin akıl ve rasyonalizmi kullanarak bilgiye ulaşma yöntemiyle, kalbi ve ruhu tatmin ederek toplumu ve yöneticileri “ferahlatarak” bilgiye ulaşma yöntemi, “Gelenek ile Yenilik Arasında Osmanlı Uleması” kitabının kaynağını oluşturuyor. Buradaki “gelenek”in doğuyu, “yenilik”in de batıyı temsil ettiğini yineleyerek Doç. Dr. Özkan Özkul’un bu ikilem arasında gidip gelen veya yönetici sınıfın çıkarlarına ters düşmesi sebebiyle “gidip gelmek” zorunda kalan ulemanın batı karşısında aldığı tavrı nasıl açıkladığına bakalım: “Osmanlı ulemasının Batı blimi/teknolojisi ve kültürü/medeniyeti karşısında üç farklı tavır içinde olduğu görülmektedir,” diyor Özkul ve şöyle devam ediyor: “Birinci tavır, Batı’ya karşı küçümseyici ve ilgisizlik şeklinde tezahür etmektedir. İkinci tavır, Batı’ya karşı küçümseyici ve ilgisizlik şeklinde onu taklit etmeye çalışanların yaklaşımıdır. Üçüncü tavır sahipleri ise, Batı bilim ve zihniyetini henüz tam olarak kavrayamamakla birlikte, özellikle teknolojik üstünlüğün farkında olarak, bazı hususlarda faydalanmanın bir ihtiyaç olduğunu görenlerin tutumudur. Batı karşısındaki bu farklı tavır alış biçimlerinin, yüzyıldan yüzyıla değişen tonda ve üslupta devam ettiği söylenebilir. Bu anlamda öncelikle Osmanlı ulemasının, daha sonraları Tanzimat dönemi ve sonrası münevverlerinin bir zihniyet çatışması ile karşı karşıya oluşu ve Cumhuriyet dönemi aydınlarının tavırları dikkate alındığında, bu problemin halen devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu süreçte Osmanlı ulemasının zamanının Avrupa bilim ve tekniği karşısındaki tutumları ile günümüz aydınlarının tavırları arasında bir ilişki olduğu sorusu halen önemini korumaktadır.”
Doç. Dr. Osman Özkul, Gelenek ile Yenilik Arasında Osmanlı Uleması kitabında ulemanın Osmanlı devletindeki oluşumundan girip, medreselerdeki gelişimine, merkeziyetçiliğin, yani yöneticilerin ulema üzerindeki etkisine, ulemanın felsefe ve adalet bağlamındaki değişiminden, Osmanlı’nın Batı ile kurduğu kültürel ilişkide âlim sınıfının rolüne kadar ulemayla ilgili birçok konuyu derinlemesine ele alıyor. Ancak Özkul’un yukarıda alıntıladığım tespiti, binlerce yıllık süreçte değişen, gelişen, kabuk değiştiren bir toplumun ilim/irfan sahibi kişilerinin aradan geçen onca zamana rağmen halk ile yönetici ve “gelenek” ile “yenilik” arasındaki sıkışmışlığının ve bir anlamda da bu sebeplerden dolayı yalnız kalarak içlerinde bulunduğu toplumun gelişimine yeterli katkıda bulunamayışının, tüm bunların toplamının da aydınlanmacı, çağdaş, bilime, kültüre dayalı bir toplumu bir türlü nasıl oluşturamadığımızın cevaplanmayı bekleyen sorusu olarak hali hazırda ortada bekliyor…






