“Bir sigara daha versene.” Üstümüz başımız zaten leş gibi, hâlâ sarhoş da sayılırım. Dün bütün gün sokaklarda sürttük. Yatakta serseri gibi sigara içiyoruz. Bunu nasıl özlemişim. Gelince şişe şişe şarap devirmişiz, masanın üstünde polisin dizdiği suç aletleri gibi sıralanmış duruyorlar, olduğum yerden görüyorum. Taksim hep Taksim işte, hâlâ ölmemiş diye düşündüğümü hayal meyal anımsıyorum. Önce Cavit’te yemek yedik, Asmalımescit’te dolandık. Bütün gece on sekiz yaşımızı anımsadım. İşte bu sokakta Babylon vardı, konser biterdi de çıkıp Roksi’ye giderdik. Çarşamba geceleri Mojo, “hatırladın mı beni duvarın yanındaki kafa figürlerinin orda öptüğün günü?” Karanlıkta birbirimizi zor seçmiştik, sahnede Circus vardı, In your room çalıyordu, I’m hanging on your words, living on your breath diye bas bas bağırıyordum, sigara üstüne sigara içiyordum yine ben, kim bilir aklım neye takılmıştı, yanıp sönen patlayan ışıkların içinde seni farketmiştim, bir görünmüş ve hemen kaybolmuştun. Bana baktığını görmüştüm, bana bakıp yanındaki kızın kulağına eğilip bir şeyler fısıldadığını. O zamanlar gece yaşamak için doğmuş vampirler gibiydik, haftanın farklı günleri İstiklal’de ordan oraya gidip dans eden bir vampir kuşağı. “Ben eski yaşamlarımdan birinde Beyoğlu’nda yaşayan sarhoş bir şairdim,” demiştim de şaşırmıştın. Senin en sevdiğin yerin Peyote olduğunu sonra öğrenecektim o zamanlar daha bilmiyordum. “Açsana Replikas dinleyelim.” Açayım koçum, ne zaman senin bir dediğini iki ettim.
Kalkıp bilgisayardan açıyorum, Seyyah oldum ben bu alemde, senin aşkından derbeder oldum. Okulda beni nasıl da görmezden geliyordun. Festival zamanıydı, boğaz kıyısında dolunayda tek başıma sahnede Hooverphonic’i izliyordum. Senin geleceğini biliyordum. Solist sahneye göz kamaştıran gri saten bir elbiseyle çıkmıştı, Glory Box çalmaya başlamıştı, aslında bu onların şarkısı bile değildi ama benim o devirde en sevdiğim şarkıydı, benim şarkımdı, bu tesadüfle birden neye uğradığımı şaşırmıştım. O zaman upuzun olan saçlarım rüzgarda uçuşuyordu, üstümde ince mavi elbisem vardı dün giydiğim, işte sonunda ben sınavda istediğim yeri kazanmıştım, bir hayal aleminde yaşar gibiydim. Senin geleceğini biliyordum. Kendi kendime sallanıyor, olduğum yerde dans ediyordum. İşte ben şu anda tam olmak istediğim yerde, tam olmak istediğim zamandayım diye düşünüyordum. Burdayım ben tüm varlığımla burdayım, gel de al beni artık. “Hatırladın mı bu şarkıyı? Dün gece dans etmedik dışarda, gel şimdi edelim.” Sarhoşuz hâlâ, “Hadi kalk,” gece don paça yatmışız, “komşular görecek.” “Görsünler, delirmiş bunlar desinler.” Bu seninle ya da senin için ilk delirişim değil ya kalkayım, buna da tamam.
Hooverphonic şarkılarına devam ediyordu. Artık Eden çalıyordu, müziği içimde duymak için hoparlöre yanaşmıştım, damarlarımda nabız yerine bas gitar atıyordu, Did you ever think of me as your best friend? Gözlerim kapalı dalgalanıyordum, melodi ayakuçlarımdan girip sanki kafamdan çıkıp bir yerlere gidiyor, giderken beni başka bir şeylere dönüştürüyordu. Artık gerçek neydi bilmiyordum, İstanbul’un bir mayıs akşamında bir saksafon ezgisinde ayrı bir alemde küçük titreşimlerde her zerremi duyuyordum. Ağlıyordum, senin geleceğini biliyordum ama yanında başkası olacağını bilmiyordum. “Ne patlattın şimdi omzuma durduk yere?” Mojo’da gözümün içine bakarak başka kızla konuştuğun gecenin sonunda ben otururken yanıma gelip beni öpüp gittiğin zamanları, festivale yanında o pis kızla geldiğin günleri hatırladım da ondan patlattım mı diyeyim. Onun yerine gülüyorum. “Canım, canım benim.” İşte beni böyle sar, kemiklerim kırılırcasına öyle sar beni, kucağında ufacık kalayım.
Gerçekten denedim, o reklamcı çocukla çıktım, gözlerimi kapadım da onu sen diye öptüm. Kafamda Let me kiss you çalarken ben o reklamcı çocuğu öptüm, hep aklım sende. Bizi gördün, ben de senin gözünün içine baktım da reklamcı oğlana sarıldım. Mezuniyetten sonraydı, işten nefret ediyor üniversiteyi özlüyor reklamcıyı sen saymaya çalışıyordum, İstiklal’de karşılaşmıştık. Narmanlı Han alışveriş merkezi olmuştu, seninle orda Ahmet Hamdi’inin izlerini aradığımız günlerin anısını iş makineleri alıp götürmüştü. Emek sineması yıkılmıştı, hem seninle çoktandır film festivaline de gitmiyorduk. Birlikte gördüğümüz Beyoğlu düşünden uyanalı çok oluyordu. Sen beni reklamcıyla el ele görmüştün, gördüğünde yüzünün bembeyaz olduğunu da ben görmüştüm, oh olsun demiştim, reklamcının eline daha sıkı sarılmıştım. Yürüyüp geçmiştin. Dün gece parkın yanından geçerken, sahi elimizde bir park kaldı diye hüzünlendiğimi anladın. “Vivamus Ela mea, atque amamus.”1 Latince aşk şiirlerini adıma uyarla da oku bana böyle, fısılda kulağıma.
Bize de bu yakışır diye düşünmüştüm, mekânı ne kadar özenle seçmiştik. Kapıma dayandığın gün böyle olacağını ne bilirdim, seni unutabilmek için elimden geleni yapmıştım oysa. Zamanın eli değdi bize, çoktan değişti her şey – her şeyi al bana beni geri ver. Ümitsizlikten Müslüm Gürses dinliyordum, böyle olacağını ne bilirdim. Bu sefer sen ağlıyordun, elinde senin için tek tek yazıp doldurduğum defterler. Ayaklarıma kapanıp af dilediğinde bile soğuktum, uzaktım sana, inanmak istiyordum ama korkuyordum. Beni başkasıyla görünce dünyanın başına yıkıldığını biliyordum, Massive Attack konserine çok önceden birlikte gideriz diye aldığım bileti yırtmayı düşünmüş, yırtamamıştım. Yine boğaz kıyısındaydık, yine müzik dinliyorduk ama bu sefer yanında başkası yoktu. “Seni en çok böyle sabahları makyajsız, kendi kokunla seviyorum gel yatalım biraz daha.” Yatalım, ben seni sabahları, öğlenleri ve dahi akşamları pijamayla, sakallı, giyinmiş, yıkanmış, üç gündür duş almamış, yeni traşlıyken en çok seviyorum. Gecenin en sonunda gidip Pera Palas’ta, üstünden sekiz yıl geçen düğünümüzün anısına bir içki içip eve döndük. “Bu kafayla yarın çocuğu nasıl okula götüreceğiz, iyi ki çıktık da serserilik ettik yarın iş yokmuş gibi, içmeyeli de aylar olmuş tam çarpıldık, anneni arasana onlar okula bıraksın biz ancak kendimize geliriz, gel bir yüzümüzü yıkayalım, amma dağıttık dün.” Olur yavrum, arayayım annemi.
1 Yaşayalım Elam, sevelim.


.jpg)



