Cortázar’ın, yaşanan gerçeği öykü kurmacasında gerçeküstü boyutla buluşturmasının, zaman/ mekân geçiş ve atlamalarına yer vermesinin nedeni, öykü içeriğinin, kurgunun niteliğini ve yapısını belirlemesi. Bu şekilde, yazar, şiddet olayının dünyanın her yerinde ve her an yaşanabildiğini göstermek, daha doğrusu sezdirmek istiyor.
Düşler, öykülerle birlikte ayrılmaz bir bütünlük oluşturur insanın yaratıcı iç evreninin o karmaşık labirentlerinde… Öykü yazmak, her şeyden önce düşlerin penceresinden ve dilin içinden hayata yeniden bakmak anlamına gelir bence. Hayatın içindeki olay, durum ya da olguların, metin içi dünyada yepyeni sanatsal dönüşümlerle geri dönmesi, insana inanılmaz güzellikte yaşantılar sunar. Öykü yazmak, yazarın ruhunu ne kadar arındırırsa, öykü okumak da bir o kadar güzelleştirir, genişletir içimizdeki o sonsuz düşsel mekânı.
Öyküyü düşlerden ve insanın düşleme hallerinden ayrı düşünmek olanaksızdır elbette. Hayatın katı ve monoton gerçekleri, öykücünün muhayyilesinde bambaşka bir şekle bürünür; düşler aracılığıyla öykü kurmacasına dönüşen gerçekler, yaratıcı sezgi ve dil özgünlüğü ile sanatsal süreçlerin içinde ölümsüzlüğe akar. Hayatla öykünün sayfalarda buluştuğu noktalarda, bütünsel hakikatin sonsuza uzanan izlerini keşfetmek, insanı olgunluğa ve bilgeliğe taşır.
İyi ki öyküler var yeryüzünde. Okuduğum, yaşadığım öyküler, içimdeki öyküler, beni kuşatan, beni var eden öyküler... Bazen öyküyle yaşam eşitleniyor düşümdeki terazide. Bazen bir öykü duyumsuyorum yüreğimin uçurumunda. Eski günlerin sararmış hüzünlerinden gelen sessiz bir ezgi yankılanıyor orada. Murathan Mungan, Âzer ile Yâdigâr’da “Her yürek ses veren bir uçurumdur; herkes uçurumunu kendi yüreğinde taşır.” diyor. O uçurumdaki suskuda çoğalıyor öyküler; zamanın uğultusunda, ıssızlığın yürekteki yankısında.
Öyküler yaşamın sesini yükseltiyor, içimdeki burgaçları çözüyor. Yeniden güç veriyor bana, umuda tutunuyor ellerim. Dışımda gürül gürül akan hayatın dinamizmini yankılayan bir dünya var. Tüm çelişkileri, çatışmaları, devingenliği, durallığı, atılımları, dönüşümleriyle evrenin sonsuz akışkanlığında yol alan bir dünya... Öyküler, beni bu dünyanın farkındalığına götürüyor. Toplumu, insanı, acıların içinde güzellik arayışını, acıları dönüştürme çabalarını duyumsuyorum öykülerde. Duyguları, düşünceleri ve çelişkileriyle insanı, insanımızı buluyorum onlarda. Birçok öykünün satırlarında evrenselden yerele, yerelden evrensele ulaşan dönüşümleri, titreşimleri algılıyorum.
Öykü sanatı ile ilgili yazacak ne çok şey var diye düşünüyorum.
Öykücülüğümüz uzun süre gerçeğe bağlı kurgulamalar üzerinde ilerledi. Öykü tanımı yapılırken, “gerçeğe uygunluk, gerçekmiş hissini vermek” gibi ifadeler asli olarak bu tanımın içinde yer aldı. Birçok öykücü, gerçeğe sımsıkı bağlı olay öykücülüğünde nitelikli ürünler ortaya koydu; bir kısmı da gerçeküstü, fantastik, düşsel motifler içeren bir öykü tarzı içinde ilerledi. Özellikle “büyülü gerçekçilik”, sıra dışı ve güçlü bir yazınsal akım olarak, dünyada olduğu gibi ülkemizin yazarlarını ve dolayısıyla onların yazdığı metinleri de etkiledi. Öyküye gerçekçilikle başlayan birçok yazar, büyülü gerçekçilik etkisiyle eserlerine yepyeni düşsel boyutlar kazandırdı. Bir anlamda, söz konusu yazarlar, yaşadığımız gerçekliğin dışına çıkıp, ona dıştan, belirli bir mesafeyle ve düşlerin içinden bakıldığında, o gerçekliği sorgulamanın ve dönüştürmenin olanaklarının çok daha geniş olduğunu fark ettiler.
Evrensel edebiyatta, özellikle içinde yaşadığımız modern çağda, Julio Cortáar, Márquez, Borges, Juan Rulfo… gibi yazarların, büyülü gerçekçilikte toplumsal eleştiriyi başarıyla dillendirmeleri, dünya çapında geniş yankılar uyandırdı; yeni ve genç metinlere kalıcı düşlerin izlerini bıraktı.
Büyülü gerçekçilik akımı içinde yer alan Julio Cortazar da sıra dışı ve özgün metinler yaratan, düş gücü olağanüstü bir yazar. Pablo Neruda’nın onunla ilgili bir sözünü anımsıyorum: “Cortazar okumamış bir insan, bir kader kurbanıdır. Eserlerini okumamak korkunç sonuçları olan, sinsi ve ölümcül bir hastalıktır. Hiç şeftali yememiş bir insanın durumu gibi. Kişi, yavaş yavaş mutsuzlaşır… ve belki de saçları dökülür.” Gerçekten öyledir, hayata bambaşka gözlerle bakarız Cortázar okuduktan sonra.
Cortázar’ın Mırıldandığım Öyküler kitabı, unutamadıklarımdan yalnızca biri... Yıllar öncesinde bu sarsıcı kitabını okuyup Cortázar’ı tanımış olmak müthiş bir duyguydu. Cortázar’ı güzel ve başarılı bir çeviriyle dilimize kazandıran Tomris Uyar’ı da burada anmak gerek. Tomris Uyar’ın öykücü kimliği, Mırıldandığım Öyküler’in çevirisine ayrı bir tat ve ruh kazandırmıştı.
Geçenlerde kitaplığımda arayıp bulduğum ve bir kez daha okuduğum bu kitabın içindeki inanılmaz dünyaya yeniden odaklandım. Toplumsal acıların damıtıldığı Mırıldandığım Öyküler’de insan gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya seriliyor. Güçlü ve zayıf yönleriyle insanlar, onların düşleri, beklentileri, kurgulamaları... Yer yer gerçekle düş, yazarın bilinçli çabalarıyla birbirine dönüştürülüyor. Gerçeğin düşlerle harmanından, fantastik bir kurgulamadan çok, gerçeğe göndermelere etkinlik kazandıran, bu göndermeleri kolaylaştıran bir yapılanma ortaya çıkıyor. Kitapta beni en çok ürperten öyküler “Defterden Bir Metin”, “Gazete Kesikleri” ve “Moebius Döngüsü” oldu.

Defterden Bir Metin’de yeraltında, metrolarda yaşayan insanların şaşırtıcı dünyalarına inmiş Cortázar Hem de çok meraklı, ilgili bir anlatıcının bakış açısından anlatıyor bu metro insanlarını. Orada yepyeni bir ‘toplumsal sistem’ kuran bu insanların yaşamları, bir alegorinin çarpıcı ve sarsıcı etkisiyle yansıyor okura. Gün ışığı görmeyen bu solgun, beyaz yüzlü, ayrıksı insanların dünyasında okur, anlatıcı ile birlikte kaybolduğunu duyumsuyor yeraltının labirentlerinde. Bu yeni insanlar ve yaşamlar, gerçekler dünyasından, yerüstünden kaçışın yansımalarını duyumsatıyor. Defterden Bir Metin, olağanüstü etkili bir alegorik öykü. İnsanı derinden düşündürüyor ve başka dünyaların olabilirliğini gösteriyor.
Moebius Döngüsü ise sevgi ve şiddetin birbirine geçişim noktalarını göstermesi açısından insanı etkiliyor. Beni en çok sarsan ise, yazarın ölüm ötesini kendi düş evreninde kurması ve ölen öykü kahramanından kalanları; o akışkan, devingen, uçuşan seyyal varlık tözünü, insanın içini titreten bir anlatımla sarmalayarak aktarmasıydı.
Bu satırları yazdığım anda da duyumsuyorum öykünün bende bıraktıklarını. Devingen, uçuşan, akan, dönüşen, yiten, zamanın olmadığı bir yerlerde var olan kozaların içlerindeki sarmal evrenleri düşünüyorum. Ya da düşlüyorum. Öykülerin yaşamla ve insanla öylesine güçlü bir bağı var ki kendimi öykülerdeki tüm yaşamların içinde duyumsuyorum, oradaki insanlarla birlikte atıyor yüreğim.
Cortázar’ın öykü evreninde sürdürdüğüm okuma yolculuğumda düşlerin büyüsü, öykü sanatından yeni yeni tatlar almamı sağladı. Gerçekle düşün çarpıcı bir kurmaca içinde buluştuğu bir başka öykü de Gazete Kesikleri başlığını taşıyor. Burada evrensel bir acıya alıp götürüyor okuru Cortázar, insanlık suçu olan işkenceye...
Arjantin dışında, Paris’te yaşayan aydınların, sanatçıların yürek sancılarını veriyor Gazete Kesikleri. Bir yontucu ile yazarın ülkeden uzak yaşamlarında bir araya geliş nedeni, tüm siyasal ve coğrafi enlemlerde süren şiddeti anlatan yapıtlar ortaya koymaları… “İki Arjantinli olarak şiddetle epey içli dışlıydık, anıların bulantısı hemen, bir kez daha yüzeye vurdu, telgraflar, mektuplar, ani susuşlarla iletilen günlük bütün korku birikimi.” diye devam eden satırlar okuru ürpertici tanıklıklara hazırlıyor. “...anılarımız öyle kan yüklü ki bazen bu kana sınır koymaya, selinde boğulmamak için kana bir kanal oymaya kalkıştığımızda suçluluk duyuyoruz.” diyor yontucu. Yazar, yontucuya bir gazete kesiği veriyor. “Olay üç yıl önce geçmiş, dün gece de geçebilirdi ya, hatta şu anda Buenos Aires’te ya da Montevideo’da geçiyordur belki.” söylemiyle bu olgunun sürerliği de duyuruluyor böylece.
Gazete kesiğinde yer alan olaylar sarsıcı ve dehşet vericidir. İnsanlar kaçırılmakta, ağır işkencelerden geçirilmekte, sağ kalanlar kurşuna dizilmektedir. Ölenlerin yakınlarından, bu olayları duyuranlar da sırayla benzer işkencelerden geçirilmektedir. Ayrıntılar korkunçtur: işkencede ölen genç kızın kesik elleri kavanoza konup ailesine verilmek üzere gönderilir.
İki sanatçı da umutsuzluk içindedir. Şiddete sanat yoluyla karşı çıkmaya çalışmazlar fakat tüm çaba boşunadır sanki. Bu ruh haliyle karanlık Paris sokaklarında yürüyen yazar, içinden yükselen ezgileri ve şiir dizelerini o kavanozdaki görüntünün alıp götürdüğünü, yok ettiğini duyumsar. Sonra kapkaranlık bir mahallede, gecenin ıssızlığında ağlayan bir küçük kızın ardına düşüp aile içindeki bir işkence olayına tanık olur. Oradaki kadını, küçük kızın annesini kurtarır. Ama aynı olayın, daha sonra Marsilya’daki kenar mahallelerden birinde gerçekleştiğini, polisin kaybolan küçük kızı aradığını okur bir başka gazete kesiğinde.
Bu öyküde mekân ve zaman kırılmaları, okur üzerinde şaşırtıcı bir etki bırakıyor. Yazar, öyküdeki olayın bitiminden önce, sonunu yazıp olayın bitimini gösteriyor, böylece kronolojik zamanın dışına çıkıyor. Bu öyküde gelecek zaman, şimdiki zamanın içine sızıp şimdiye geçiş yapıyor, buradan geçmiş zamana dönüşüyor. Geçmiş zaman da şimdiye ve geleceğe taşınıyor. Küçük kız sanki Marsilya’dan uçup gelmiş ve varlığı Paris’te yer almıştır: “Ama küçük kız oradaydı, evlerden birinin merdivenine oturmuştu, bez bir bebekle oynuyordu(...) kapıcı fırladı dışarı. Bana kamu görevlisi olup olmadığımı sordu. Sokakta bulduğu kızı almaya gelmiştim, bundan emindi.” Zamanla birlikte mekânlar da birbiri içine geçiyor. Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’ndaki “Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar.” sözü, metnin bu niteliğiyle de örtüşüyor.
Cortázar’ın, yaşanan gerçeği öykü kurmacasında gerçeküstü boyutla buluşturmasının, zaman/ mekân geçiş ve atlamalarına yer vermesinin nedeni, öykü içeriğinin, kurgunun niteliğini ve yapısını belirlemesi. Bu şekilde, yazar, şiddet olayının dünyanın her yerinde ve her an yaşanabildiğini göstermek, daha doğrusu sezdirmek istiyor. Şilili ozan Pablo Neruda’nın dizeleri geliyor aklıma: “Acılardan daha büyük hiçbir yer yoktur / Bir tek evren var / O da kanayan bir evren”
Her şeye karşın umutlar tükenmiyor evrende, acıların sona ereceği, insanca yaşanacak günlerin geleceğine dair umutlar ve yarınlarda çoğalan düşler ve öykü güzellikleri…






