Hava aydınlanmıştı.
Nuran gece geç gelen uykunun ardından dudaklarında bir mırıltıyla uyandı. Başını yastığından ayırmadan, hemen dibinde yükselen duvarda gezdirdi uyuşuk bakışlarını. Saat kaçtı? Erken miydi henüz? Gözlerini yumdu. Uyuyacak mıydı? Açtı gözlerini. Birazdan alarm çalacak, diye geçirdi içinden. Hazır uyanmışken, uykusu dağılmışken yatmak olmazdı. Tekrar uyuduğunda, uyanması, kalkması zor olacaktı.
Yatakta beş altı dakika kaldı öyle. Az sonra çalacak alarm, dedi tekrar. Kalkıp kahvaltı hazırlayacak, çocukları okula, kocasını işe yollayacaktı. Kimseden söz duyacak hali yoktu. Kolunu çıkardı, yorganın üstüne bıraktı. Havanın serinliğini hissetti. İyi, dedi. Uykusu büsbütün kaçacaktı.
Bacaklarını uzattı, olmadı, topladı, gene olmadı, tekrar uzattı. Yatağında döndü kaçıncı kez. Huzursuz bir bekleyişti, yarım saattir. O uğursuz, duygusuz, umursamaz sesin azar azar yükselmesini, beynini yumruklamasını, içini delip geçmesini bekliyordu. Nasılsa birazdan çalacak, diyor, kendini inatla uyanık tutuyordu.
Havada bir tuhaflık mı var, diye mırıldandı. Bunca aydınlanmışken. Neredeydi o ses. Öyle sıkıntı bunaltı içinde yatakta bekleyeceğine, daha baştan uyusa mıydı keşke. Yok yere uyanık kalmıştı onca zaman. Ha birazdan, ha şimdi demiş, kalkıp saate bile bakmamıştı. Mecbur kalksın diye telefonu yanındaki komidine değil, tuvalet masasına bırakmıştı, alıştırmıştı kendini.
Nihayet kalktı Nuran, yorganı üstünden atarak. Gidip telefonu aldı. Baktı. Alarmın çalmasına on dakika vardı. İçinden lanet okuya söylene yatağına döndü. İnat etmişti bir kez. Uzanıp yorganı üzerine çekti. Telefonu komidinin üstüne bıraktı. Az sonra çalacaktı.