“Romanlarınızda bilerek mi yalan söylüyorsunuz yoksa yalanlarınızın asıl nedeni cehaletiniz mi?”
“Ben doğuştan yalancıyım. Yalan söylemekten hoşlanırım. Edebiyat, gerçek bir yalancının kendini topluma kabul ettirme yoludur.”
– Bukalemunlar Kitabı
Aristoteles, tarih tekil olaylara odaklanırken şiir evrensel gerçekleri araştırdığı için, şiirin tarihten daha derin bir öneme sahip olduğuna inanıyordu. Bunun ışığında, insan kültürünün evriminin, zaman ve mekâna yayılan sürekli değişen toplum dinamiklerinin, şairler ve romancılar için büyük önem taşıdığını öne sürmek istiyorum. Bugünle iç içe geçmiş olan geçmiş yaşamın ve insan potansiyelinin kapsadığı sayısız olasılığı şekillendirir. Geçmiş şekillendirirken dinamiklerin arasında kalmış bilinç de sayısız istikamette devinir – süregelen gerçeklikle ya da türetilen gerçeklikle. Gerçeği türetmek yalnız biz insanların maharetidir, bizler yalan söyleyerek geçmiş yüklü bavullarımızla getirdiklerimizi bugün üzerinde dizayn ederiz. Bu yalan söyleyebilirlik kodu evrensel gerçekliğimiz, evrensel keyfimizdir. Geçmiş, yükleri aracılığıyla onunla uzlaşmaya çalışan romancının peşini bilhassa bırakmaz bu yüzden yalan ile yüzleşmekte deneyimli olanlarımız yazarlar, halkının tarihsel dramına kapılmaktansa uzaktan gözlem yapmayı ve gerçekler türetmeyi tercih eder. Roman türü, geçmişin sıralı reenkarnelerinin sanatsal bir karışımıdır bir bakıma. Bununla birlikte, yazar, zaman zaman kültürel mirasından, toplum dinamiklerinden kopmuş hissedebilir ve kendi yarattığı ama tam olarak ait olmadığı bir dünyada yabancı gibi hissederek endişeye kapılabilir. Bu nevrotik ızdırap yazarı başkalaştırır. “Her yere ait olan ama hiçbir yere ait olmayan kimdir?” bilmecesinin yanıtına dönüşen yazarlar, Güney Afrikalı yazar Eskia Mphahlele’den ilhamla söyleyecek olursak, olayların gidişatını değiştirebilecek bir irade ortaya koymadan sayısız olay yaşayan tarih öncesi bukalemunlara benziyorlar. Bir bukalemun gibi rengârenk keyifli, bir bukalemun gibi aidiyetten yoksun yalan söyleyebilirlik, işte bu yazarlıktır.
“Gerçek, bir an için rüya gibi görünse bile acı verir. Var olan her şey genellikle daha özgün renklerle ve gerçekten var olan şeylerin gerçek acısı olmadan kitaplarda bulunabilir. Hayatla kitaplar arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsan oğlum, kitapları seç.”
Gerçeklik ve aldatma kavramlarını irdeleyerek, bireylerin kendilerinin alternatif versiyonlarını yaratmak için yalan inşa etmesi kapitalizmin ve sosyal medya furyasının özetidir. Fotoğraflar gibi somut kanıtlar bile manipüle edilebildiğinden, gerçeği kurgudan ayırt etmenin zorluğu mevcut yaşamından da geçmişinden de memnun olmayanlar için adeta yatılı bir hissiyattır. İşte Bukalemunlar Kitabı da gece yatıya kalan soluk ışıklar ve kaçıngan renklerde deneyimlediğimiz hislere bir kertenkelenin – renk değiştiren bir gekonun gözünden bakıyor. Felix Ventura’ya hem adıyla hem soyadıyla “iyi talihli” anlamına gelen isminin verildiği bu romanda Borges, Coetzee, Calvino ve başka bölge yazarlarından serpintilerle karşılaşırken gerçek hayata, hayatın gerçekliğine “Bu bir delilik mi?” sorusunu yönelten rüyalar şimdi’den kaçanlara tanıdık gelecektir.

Bukalemunlar Kitabı, ortak rüya dünyalarında bir albino ile iletişim kuran bir kertenkelenin bakış açısından anlatılan parçalanmış anıların ve rüyaların bir koleksiyonudur. Albinonun mesleği, müşterilerine cinayet, politika, romantizm, büyü, işkence, fotoğrafçılık, gizem ve tarihle dolu kurgusal geçmişler sunmaktır. Kartvizitinde “Çocuklarınıza daha iyi bir geçmiş sağlayın.” ibaresini taşıyan Félix Ventura, devrim sonrası Angola'sında yeni bir kaderin peşinde geçmiş deneyimlerini yok etmeyi tercih eden bireyler için bir anlatı oluşturma fırsatı, sil baştan bir yaşam ve pişmanlıkların süpürüldüğü bir bellek sunuyor. Tarih satıcısının evinde yaşayan bir kertenkelenin bakış açısıyla anlatılan bu roman, hatıraların oluşumunu irdelerken aynı zamanda özlem, unutuş, gerçeklik ve enthusiasm alanlarını da araştırıyor. Bukalemun, tavukların güzelliği ve meleklere benzerlikleri üzerine düşünürken, odadaki sıcak hava yüzyılların tozunu, akarlarını ve eski yazarların ruhlarını canlandırıyor. Kertenkele, hayatının inanılmaz bir hikâyesini anlatması karşılığında basit ve inandırıcı bir yalan istiyor, tıpkı yaşamın muvazenesi gibi. Anlatı, rüyalar ve geçmiş anılarla serpiştirilmiş dolayısıyla dil kimi zaman döngüsel kimi zaman lineer oluyor, bununla birlikte, felsefi kurgu, okuyucuyu gerçeği merak etmeye iten olay örgüsü boşlukları ve belirsizliklerle cevaplardan çok sorular yaratıyor.
Bir gece kertenkelesinin anlatıcı olduğu bu roman, dağınık ve çılgın doğası nedeniyle okuma edimini son sayfasına kadar güçleştirir, bir odak isteği ve dedektif gözleri ister ve nihayetinde yazarın geçmişi değiştirme önermesi büyüleyicidir, okuyucu da hasret duyduğu bir yaşam stilinin hatırasını tahrik eder; adil bir sosyoekonomik yaşamın hasretlerini uyandırır.






