Kar bir aydır yerde. Yıkılan binalar da. Mart, her zamanki çilesini bu kez biraz daha eşit dağıtıyor. Son iki haftadır hemen her gün aynı şeyi yapıyorum. İlçeye gitmeden önce karım Bahar’la ısmarlaşıyorum, oğlumu öpüyorum. Çadır kent ardımda, kar beyazın içinde gri bir leke halini alana kadar tırmanıyorum tepeyi. Durup bir soluklanıyorum sonra. Tepeden aşağıya bakıyor, kafamı kazağımın içine gömüyor, ceketimin cebinden bir dal sigara sıyırtıp yakıyorum.
Bugün biraz geç kaldım. İlçe merkezine yaklaştıkça, ayaklarım belimin üst tarafını peşinden koşturuyor, hızlanıyor. “Durmazbey, Mavimsi, Dedektif Mualla... Evet evet, Dedektif Mualla,” diye tekrarlıyorum içimden. Anacaddeye çıktığımda, her gün önünden geçtiğim sağlı sollu yıkıntıların arasında havlamayla uluma arası o sesle adımlarım giderek yavaşlıyor. Mualla, dedektif, bey, durmaz, yıkıntılar. Karışıyor hepsi. Beyaz’ı görüyorum. Öyle çağırıyorlardı. Bir ara Bahar’ın besleyelim mi dediği köpek bu. Ardı virane bir kapı ibretiâlem gibi dimdik ayakta. Hemen dibinde havlıyor Beyaz. Çömeliyorum ve başını okşuyorum. Kafamı kaldırınca adından hatırlıyorum, Songül Apartmanı. Daha önce fark etmeyişime şaşırıyorum. Apartmandaki dairelerden birini daha geçen mayıs boyamıştım. Demirlerin ve beton parçalarının arasından fırlamış bir yatak, yan dairedeki banyonun içine girmiş, balkon, alt kattaki salonunun parçası haline gelmiş. Biraz daha yaklaşıyorum. Kocaman çerçeveli bir fotoğraf, depreme inat, kemik rengi duvarda asılı kalmış. İyi tutturmuşum. Nankör iş bizimkisi. Kimseye renk, ton beğendiremezsin. Artık boyayacak ev de yok. Aynı binada, şimdi toprağın altında, koca bir kırtasiye vardı. Sahibi Tahsin Abi fotoğraftaki. Biraz daralmış balıksırtı ceketi, içinde kareli gömleği, karısı Zeliha Abla’yla beraber kızlarını ortaya almışlar kanepede. Üçü birden gülümsüyor. Geçen gün çadır kentte ekmek dağıtılırken gördüm Tahsin Abi’yi. Hayalet gibiydi. O hengâmenin içinde selam da veremedim. Solcu gazeteleri bir tek o satardı ilçede. Utangaçça alırdık bazen. Birinde, “Utanma Rıza. Sırf onları satıyorum diye geçen bir gece nezarette tuttu beni şerefsizler,” demişti. Evlerinde çalışırken Zeliha Abla’nın yemeklerinin tadı hâlâ damağımda. Mayıs ayında burada olmanın keyfi bir başkaydı. Dışarıya her baktığımda, apartmana her geldiğimde fark ediyordum. Bir şeyler duvar diplerinde, arka bahçelerde, hatta asfalt yolda hareket halinde gibiydi. O tuhaf koku, akşama kadar insanı yatağa bağlayacak döllenmiş çiçek kokusu gibi bir şeyler ev içlerine sızarak yemek kokularına karışıyordu. Yokuşu ve merdiveni bol cadde boyunca duvarlar sarmaşıkların işgalindeydi. Bahar’la bir süredir bu caddeye taşınmayı bile düşünüyorduk. Yok olan caddeye.
Ayaklarımın altında kar, beton yıkıntı, dibimde kuyruğunu sallayan Beyaz, enkazda biraz daha yürüyorum. Aklım gidip geliyor, Busenaz, Gamzedeyim, Sılakız. Ya Dedektif Mualla? Beyaz, yıkıntıların arasından kahveye kadar peşimden geliyor. İçeri giremeyeceğini anlayınca, çamurlu karın üzerinde güneşe bırakıyor kendini. Kahvenin kapısını açarken, “Sılakız, evet,” diye sayıklıyorum. Depremden sonra ayakta kalan tek kahvenin. Ağzına kadar dolmuş yine. Sıcak nefeslerin, sigaraların dumanı üzerimizdeki. Mart güneşi çay ocağına, başka yapacak hiçbir şeyleri olmadığı için orayı doldurmuş adamların enselerine, yüzlerine vurup duruyor. İçerisi asker koğuşundan beter kokuyor. Zar seslerine, iskambil kâğıtları tutan ellerin yeşil çuhalara tok sesli vuruşlarına, onlarca adamın çıkardığı uğultuya herkes alışık. Gözlerim oturacak yer arıyor. Alyanak Salim Abi tek başına kurulmuş masanın birine. Selam verip yanına oturuyorum. Ceketimin iç cebinden bülteni ve kalemi çıkarıyorum. “Şaşıyorum bu cenabet yerin yıkılmadığına,” diye laf açıyor Salim Abi.
“Gelme abi o zaman,” diyorum, yüzü düşüyor. Öte tarafa çeviriyor kafasını. Bok gibi para var domuzda. Cimrinin teki. Çoluk çocuk da yok. Onu dinlemenin kendisi bile adamı yormaya yetiyor.
Sılakız. Yazdım gitti. İkinci ayakta zorlanıyorum. Busenaz. Tamam, tek geçeceğim. Üçüncü ayak? Dedektif Mualla... Yok yok. Mavimsi bu ayakta tek geçilebilir. Ya da en iyisi ikisini birden yazmak.
Tam bültene dalmışken, Yusuf sandalye çekip yanaşıyor masaya. Beygirlere o alıştırdı beni. Her türlü durumda tutulacak bir dal bulabilen marifetiyle seviyorum onu. Güneş masamıza vurduğu âna kadar görmediğim bir yanını fark ediyorum. Saçlarının bir kısmını boyamaya başlamış hergele. Boyalı yerlerini, tıpkı çok sevdiğim karımda bile sonradan ama belki de çok sonradan fark ettiğim bir özellik gibi görüyorum.
“Ne ayaksın Rıza? On beş dakika kaldı. Hadi çabuk,” diyerek aklınca dalga geçiyor. Dördüncü ayak. Koşangüzel. Ada bak mübarek. Yusuf, şekerini kıtlayıp çayından bir yudum alıyor. “Dün gece artçıyı hissetiniz mi?” diye soruyor. “Kış uykusundaki ayı bile hissederdi be,” diyerek lafa giriyor Salim Abi. “Hissetmez miyim?” diyebiliyorum. Bahar’la kendimizden bilmiştik sarsıntıyı. Gel de anlat şimdi. Ne diyeceğim? Arkadaşlar, çocuk uyuduktan sonra ayıptır söylemesi yengenizin üzerine çıktım. Ne yani, deprem oldu diye sevişmeyecek miyiz? Azıcık bir ışık vuruyordu dışarıdan. Belli belirsiz gamzesiyle o kadar güzel görünüyordu ki Bahar. Gürültü yapmamaya çalışalım derken, köpeklerin havlamasıyla, lüks lambaları yandıkça, etrafımızdaki çadırların içlerindeki telaşın bize birer gölge oyunu gibi görünmeye başlamasıyla kendimize geldik. Çadırdan çıktığımda hemen herkes uyanmıştı. Bir sigara yaktım hemen. Bahar koluma girdi üşüyerek. “Rıza bir an önce gidelim buradan. Bir yolunu bulup gidelim,” dedi yine.
Gamzedeyim ben hâlâ. Beşinci ayaktaki Gamzedeyim’de. Ya Coşartay? “Yenge duysa at yarışı oynadığını valla keser seni,” diyor Yusuf. “Ulan bir dur, kafamı karıştırma. Şurada kaç dakika kalmış zaten,” diye paylıyorum onu. Gülüyor. “Akşama yardım kamyonu gelecek, unutma,” diyor. Kabahat bende, burada oynuyorum. Salim Abi lafa giriyor, “Ulan, umudu beygirin götünde aramaktan ne zaman vazgeçeceksiniz?” Yusuf’la dönüp yüzüne bakıyoruz. “Abi, oraletin soğuyor. Efendi efendi iç,” diyorum, “ne yapalım? Allah aşkına sen söyle, ne yapalım?” Soruma bozuluyor. Tam o sırada kalabalığın arasında Tahsin Abi’nin içeri girdiğini fark ediyorum. Cam kenarında en köşeye geçiyor. Elleri paltosunun cebinde. Öylece dikilip küçük hareketlerle sallanıyor ayakta. Arada bir içerideki kalabalıkta gözlerini gezdiriyor. Hepimizden nefret eder gibi bakıyor sanki. Ona kilitlenen bakışıma bakıyor bizimkiler de.
Coşartay, evet. Altıncı ayak Coşartay. Yusuf, “Yazık adama,” diyor. “Niye lan?” diye sorunca anlatıyor. “Karısını da, kızını da kaybetti depremde. Önce kızını çıkarmışlar. Sonra dört gün dört gece beklemiş karısını. Tam cesede ulaştıklarında oradaydım. Görmez olaydım. Tahir Abi koşmaya başladı. Arama kurtarma ekibini yardı. Herkes karısına sarılacak sandı ama ablanın bileğindeki, çürümüş bileğindeki iki bileziği koparırcasına çekmeye başladı. Bilezikleri paltosunun iç cebine koydu. Delirmiş gibi bakıyordu etrafa. Kimse bir şey diyemedi. Kimse ama.”
Kafam gidip geliyor. Ah be Tahsin Abi. Onları dinlerken saate bakıyorum. Üç dakikam kaldığını fark ediyorum. Altıncı ayak Elmalışeker. Tek geçeceğim. Hadi hayırlısı. Kuponu yatırıp geri dönüyorum masaya. Bir gözüm ekrandaki koşuda. Arada Tahsin Abi’yi izliyorum. Tam camın dibine çekmiş sandalyeyi. Çay bardağı elinde güneşe karşı dışarı bakıyor. “Kızına çok üzüldüm,” diyor Yusuf. Üniversitede okuyormuş. Tatile gelmiş sınavlar sonrası. Salim Abi oraletinden bir yudum alıp, “Takdiri ilahi oğlum ne edersin?” diyor. Yusuf susmuyor. “Çok borcu varmış bir de. Dükkândan kalan borçlar. Kimi kimsesi de yok.”
Hah, Sılakız aldı. Hadi bakalım. Keyiflenip hepsine çay söylüyorum. At yarışı sunucusu, “Buzenaz,” diye böğürüyor. Yürü be kızımlar, yürü be oğlumlar bağırışlarıyla doluyor kahve. Tahsin Abi tuvaletten çıkıyor. Sandalyesine oturup bakışlarını yeniden dışarıya sabitliyor.
Tuttuğuna inanmak istiyorum. Kasadan paramı alıyor, kahveci Mahmut’a bahşişini bırakıyorum. Yusuf benden mutlu. Göz kırpıp ona da para uzatıyorum. Tahsin Abi’nin yanına gidiyorum. Yüzüme bakıyor. Gülerek, “Sen de mi biliyorsun?” diye soruyor. “Ben bir şey bilmiyorum abi. Beygirlerden geldi, al şunu.” Tomar paradan üç dört tanesini cebine koyuyorum. “Görüşürüz,” diyorum, koşar adım çıkıyorum kahvehaneden. “Hayır olmaz,” diye bağırıyor arkamdan.
Beyaz yine peşimde. Bahar bu işe çok sevinecek. Bakkaldan bir şeyler alıyorum. Beyaz’a da kasaptan biraz kemik. Bahar çadırı temizliyor. Arkasından sarılıyorum. Dönüyor yüzüme. Konuşmasına fırsat tanımadan, “Gideceğiz merak etme. Dışarıdakini gördün mü?” diye soruyorum. Beyaz’ı görünce şaşırıyor, “Nereden buldun bunu Rıza? Gel buraya kerata. Çok tatlı değil mi?” “Bakarız artık.”
Rıza’nın razı haline geçiyorum, öyle kestiriyorum. Bahar, “Kamyon gelmiş Rıza,” diye uyandırıyor. Fırlıyorum çadır kentin girişine. Kamyonun önü itiş kakış. Ellerimiz havada asılı, kasadan dağıtanlara yakarıyor. Sevmiyorum bu halimi. Solumda Tahsin Abi. Sırtımı sıvazlıyor. Erzaklar kollarımın arasında sadece gülümseyebiliyorum ona.
Çadırda üzerimdekilerden kurtulmak istiyorum. Ceketimi çıkarırken, cebime attığım elime soğuk metal iki parça değiyor. İki altın bilezik. Bahar görüyor. “Rıza, nereden buldun bunları?” diye soruyor. Kalakalıyorum. “Hani şu ev vardı ya. Hergeleyi buldum. Varmış parası. Kaçtır sana bunları almak istiyordum,” diyebiliyorum. Sarılıyor. Ah be Tahsin Abi. Ayaz bastırıyor. Birkaç kat giyinip yatıyoruz. Bahar koynuma sokulur sokulmaz uyuyoruz. Sonra tek el silah sesi duyduğumuz. Beyaz ve diğer köpekler havlıyor. Dışarı fırlıyorum. Birkaç yüz metre ileride çadırın birine koşuyor herkes. Kalabalık birikmiş. Kafamı uzatıyorum aralarından. Yusuf’u görüyorum. Yere çömelmiş. Eli kafasında, alnında. Çadırın önüne çıkmış iki ayak. Yüzümü ellerimle kapayıp geri dönüyorum. Bahar kalabalığa doğru yürüyor. Koluna giriyorum. “Yarın gidiyoruz. Toplanalım,” diyorum
15 Temmuz






