Gözlerin ışıltısını yitirmiş. Avurtların çökmüş. Yüzünde gülümsemeden eser kalmamış. Donuk. Bir daha hiç gülmeyecekmiş gibiydin. O kuzguni saçların da artık parıldamıyordu sanki. O zamanlar ileride seni bu halde göreceğimizi asla düşünemezdik. Hayat akardı yüzünden. Süleyman’la kana kana içerdik. Benim susuzluğum geçmezdi. Âşıktım sana. Belki hissetmişsindir. Yalnız kalsak bile açılamazdım. Süleyman’a bile söyleyememiştim. Farkına varmadıysa hâlâ bilmiyor.
Çay bahçesinden erken ayrıldığım için kusura bakma. Duramadım. Doğru düzgün teselli de veremedim. Zaten sözler yaşananlar ve görünenler karşısında çok zayıf kalıyordu. Cılız, belki de boş.
Üç yıl olmuştu görmeyeli. Şu an yine görmemiş olmayı ne çok isterdim, bilemezsin.
Çocuğunla kaçıp gelmişsin. Annenin yanında da huzur yokmuş. Evde sürekli hırgür varmış. Yaşadığın sıkıntıları elbette senden iyi bilemez, hissedemezdik. Ama birçok şey ortadaydı. Unutmaya çalıştığım acı katlandı. Bunu utanarak söylüyorum. Sana olan sevgim bugün daha çok acımaya dönüştü. Böyle olmamalıydı. Hiçbirini hak etmemiştin.
Yaz tatili için dün gelmiştim. Bu sabah kahvaltı yaparken Süleyman aradı, ‘‘İkide Leyla’yla çay bahçesinde buluşacağız, seni de görmek istiyor, mutlaka gel,’’ dedi. ‘‘Gelirim,’’ dedim, istemeyerek. Buradan gidişin ve gidiş şeklin çok üzücüydü. Gelene kadar hep eski günleri düşündüm. Şu anda da düşünmeye devam ediyorum. Liseye başladığımız yıl sınıf öğretmenimizin Süleyman’la beni aynı sıraya oturtması. Sıra arkadaşlığından çok ötelere geçecek büyük bir dostluğun ilk adımıydı. Yan yana oturmasaydık da eminim bu dostluk eninde sonunda filizlenecekti. Bir gün okul çıkışı senden söz etti. Uzaktan akraba olduğunuzu, bazı günler okuduğun lisenin yakınındaki parkta buluştuğunuzu anlattı. ‘‘Sevgili misiniz,’’ diye sordum. ‘‘Hayır, sadece arkadaşız, birbirimizi çocukluktan beri tanırız,’’ dedi. O gün de buluşmak için sözleşmişsiniz. Birlikte gitmeyi teklif etti. Kabul ettim ve böylece o gün hayatıma girdin. Bundan sonra da çıkman imkânsız. Unutmak istiyordum oysa. Böylesinin daha iyi olacağını adım gibi biliyordum. Eminim Süleyman da böyle düşünüyordu. Telefonda ya da yüz yüze görüşmelerimizde adını hiç anmıyorduk. Seni unutmak, daha doğrusu unutabilmek için sanki aramızda gizli bir anlaşma yapmıştık.
Parktaki buluşma günlerimizi sabırsızlıkla beklerdim. Oysa seni her gün görmek istiyordum. Ailevi sebeplerden bu mümkün değildi. Parkın beton masasında karşına oturur, hayranlıkla dinlerdik seni. Hep gülümseyerek konuşurdun. Bütün tasalarımı, dertlerimi unuturdum. Akşama doğru ayrılırken içime hüzün çökerdi.
Aynı yerde üniversite okuma hayali kuruyorduk. Mümkünse büyük bir kent olsundu. Burası küçük ve sıkıcıydı. Yıllar böylece geçip gidiyordu. Liseyi bitirmek üzereyken kahrolduk.
O gün parka geldiğimizde çok üzgün görünüyordun. İlk kez bizi soğuk bir gülümsemeyle karşıladın. İki gözün iki çeşme o uğursuz haberi verdin. İçimizi ısıtan beton masa özüne dönmüştü. Artık her şey soğuk ve katıydı. Annen seni bir tanıdığının oğluyla evlendirmek istiyordu. Annenin, ‘‘Seni babasız, evlere temizliğe giderek ne sıkıntılarla büyüttüm, üniversite falan okutamam,’’ sözlerini defalarca tekrarladın. Onun fedakârlıklarını anlatırdın hep. Gurur duyardın. Başa kakmayla birlikte dayatılan gönülsüz evlilik de nereden çıkmıştı. Hayattaki en büyük dayanağın şefkatli ellerini üzerinden çekiyor yıkımına sebep oluyordu. Benimle birlikte Süleyman da bu yıkımdan kendi payımıza düşen yaraları alacaktık.
Yaptığımız belki çocukçaydı. Ama en azından şansımızı denedik. Bunu senin için yapmalıydık. Hayatımıza büyük bir değer katmıştın. Borçluyduk sana. Süleyman’la okuldan kaçıp evinize gittik. Annene kararından dönmesi için yalvarıp durduk. Lafı hep ağzımıza tıkadı, sonra da evden kovdu. Ertesi gün parkta buluştuğumuzda bize ağlayarak teşekkür etmiştin. Ama biz başarısızlığımızın ezikliği içerisindeydik. Bir daha da o parkta buluşamadık.
Sonra düğünsüz evlendiğini ve buradan ayrıldığını duyduk.