Çayını üfleye üfleye bardağından yudumlar alırken bir yandan da sokağın tam ortasında durmuş kamyona bakıyordu. Kamyondan çıkan eşyalarla çayından aldığı yudumların sayısı aynı olur mu diye merak etti bir an. Saymaya başlar gibi olsa da hemen vazgeçti. Karşı apartmanın boş dairesine gitti gözleri. Bu kaçıncı kiracıydı, onu tahmin etmeye çalıştı, oysaki aklındaki asıl soru yeni taşınanların nasıl insanlar olduğuydu. Biraz da olsa benzeşiyorlar mıydı ya da çok mu farklıydılar. O kadar da merak etmese iyi olurdu. Tam o sırada pencerenin önüne gelen kedisine döndü. “Sen de mi merak ediyorsun yoksa?”
Ertesi sabah bir kere bile bakmadı karşı apartmana. Çok meraklı gözüküp bir de üstüne üstlük birisiyle camda karşılaşmak istemiyordu. Birkaç hafta geçmesini beklemeye karar verdi. Geçmek bilmeyen bir haftanın sonunda dışarı baktığında taşınılan daireyi anında bulmak hâlâ çok kolaydı. Perdesiz daire. Öylece hiç kiralanmamış gibi duruyordu. Merakı daha da artmıştı. Gece olmasını bekleyecekti. Güneşin battığı andan itibaren sabırsızlanmaya başladı. Hava kararır kararmaz perdelerinin ucundan ucundan, yavaş yavaş başını çıkararak bakmaya çalıştı. Karşı apartmanın tüm katlarındaki kapalı perdeler, ışığın aralarından sızmaya çalıştığı birer kara bulut gibiydiler. O dairedense tatlı, yumuşak, insanın içini ısıtan turuncu bir ışık özgürce yayılıyordu dışarı. Biraz daha dikkatli bakınca, salonun bir köşesinde ışığın kaynağını bile görebildiğini fark etti ve küçük bir mutluluk sardı içini. Burnuna mutfakta pişen bir yemeğin kokusu geldi, içeride çalan müziği de duyabiliyordu kulakları sanki.
Ertesi sabah yatağından kalktığı gibi salonun eşiğine geldiğinde kahverengi perdelerinin iki kanadının arasında oldukça büyük bir açıklık olduğunu gördü. Neredeyse bir metre kadar. Gece yatarken kapamamış mıydı? Hiç hatırlamıyordu. Aralık perdelere yaklaşınca daireye bakmadan duramadı. Perdesiz camlarda birçok şeyin yansımasını görebiliyordu. Dalmıştı dalmasına ama uzun sürmedi, birdenbire bir pencere açıldı. Heyecanlanıp gözlerini hemen başka yere çevirdiği için pencereyi kimin açtığını görememişti. Nasıl birinin açtığını.
Akşam olunca salondaki küçüklü büyüklü tüm lambalarını açmış, hatta birkaç kokulu mum bile yakmıştı. Televizyonundan da mavi bir ışık yayılıyordu. Salonundaki renk cümbüşü dışarı yayılmak için can atıyor gibiydi. Yerinden kalkıp kahverengi perdelerini tamamen açtı. Ha var ha yokmuş gibi duran pileli tül perdelerini öylesine kendi hallerine bırakmış, bu sırada perdesiz daireye de bakmak için kendine yeni bir fırsat yaratmıştı. Saçma sapan ama yerinde bir fırsat. Artık yeni kiracıların perdelerini takmakta geciktiklerini değil, takmamakta ısrarcı olduklarını düşünüyordu. Perdesizler diye geçirdi içinden. Tekrar etti, bu sefer sesli. “Perdesizler.” Sesinden çıkan sert ve kaba titreşimin cama vurup kendisine geri döndüğünü sandı bir an. Nefesi kesilir gibi olunca gözlerini kapayıp öylece durdu bir süre. Sabaha kadar da durabilirdi. Açmıştı işte o da perdelerini. “Tülleri de açacağım,” dedi. Korunmasız ve çıplakmış gibi hissetse de cesaret gelmişti bir kere. Duruyordu. Tam olduğu gibi. Karşısında. Perdesiz dairenin camında önce küçük bir karartı hissetti. Sonra bir kedi olduğunu anladı hemen. Kendi kedisinin boyutlarında ama tam zıt renkte. Kedisinin yanına geldi perdesiz dairenin kiracısı. Kendi kedisi de onun yanına gelmişti aynı anda. Bakıştılar bir süre öylece. Aynada kendilerini görüyorlarmış gibi ama tam değil. Kıyafetleri, saçları, gözleri, her şeyleri hem aynıydı hem de zıt. Kedisinin başına bir öpücük kondurdu. Göz ucuyla baktığında aynı öpücüğü gördü karşısında. Sabaha kadar baksa, pes etmeden bakmaya devam etse, gözünü kırptığı herhangi bir anda kendini perdesiz o evde bulacakmış hissine kapılmaya başladı. İçinde hızla büyüyen bu histen kaçış yoktu. Kendini o ana kadar hiç öylesine bütün hissetmemişti. Herkesle ve her şeyle bir ve bütün.
Ertesi sabah uyanır uyanmaz salona koştu. Kahverengi perdeleri asılı değildi, yerdeki halının üzerinde kocaman bir yığın halinde duruyorlardı. Bir rüya görmediğini anlayınca sadece yüzünü değil tüm bedenini büyük bir gülümseme kapladı. Tüm hücreleri aynı anda hep birlikte gülümsüydu sanki. Birkaç adım atıp perdesiz kalbinin pencerelerinden birini açtı, sonra sevgi ile dışarı uzanan dallarını havaya kaldırarak perdesiz gözleri ile sokağa baktı ve bütün mahalleye içinden dolup taşanı haykırdı. “Günaydın hepimize.” Yankılanan günaydınları tüm hücreleri ile birlikte bütün dünya duyuyordu.






