Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Ekim 2017

Öykü

Pınar Çakılkaya • T’estimo

Pınar Çakılkaya

Paylaş

39

0


Kumların gelişigüzel dağıldığı ayakuçlarımda öğlen güneşi dans ediyor. Karşımda Akdeniz. Suyun üzerinde kendilerini günün tembelliğine bırakmış birkaç kişi var. Ufuk çizgisine yakın pırıltılar arasında direkli bir gemiyle iki küçük yelkenli karşılıklı, aynı yavaşlıkta ilerliyor. Sahil kalabalıklaşıveriyor. Birdenbire. Sıcaklık ayaklarımdan bacaklarıma tırmanmaya başlayınca kıpırdanıyor, etrafıma bakınıyorum. Bilmediğim bir dilin, coğrafyanın insanlarıyla sarılmışım. Gölgeleriyle aynı renkte insanlar geçiyor. Gölgeleri üzerimden, kendileri denizin mavisiyle aramızdan. Birisi tam önümde durmuş, çantasını açıyor. Bir bez parçasında koşuşan eflatun, turuncu filleri siper ediyor güneşle aramıza. Peş peşe beyaz kertenkeleleri ve iç içe geçmiş daireleri görüyorum. Filleri seçiyorum kendime. Cüzdanımdan çıkardığım bozuklukları verip özenle katladığım fillerimi yanımdaki boş şezlonga seriyorum. Alkolden ve güneşten bayılmış limonların, nanelerin yüzdüğü plastik bardakta içki alıyorum. Senin şerefine içiyorum. Sonra birkaç bardak daha. Hep beraber önce birleşmelere kadeh kaldırıyoruz. Son kadehim ayrılıklar için. Gözkapaklarım ağırlaşıyor. Katalanca “elveda” ne demek acaba, diye düşünüyorum yukarı doğru çekilirken. Ya da aşağı doğru düşerken. Hatırlayamıyorum. Havada asılı beklerken sarsılarak yükseldiğim yerden tekrar plaja düşüyorum. Serdar omzumu neşeyle dürtüyor. “Haydi artık, bittiyse ibadetin şehri dolaşalım,” diyor. Başında şapkası, üzerinde buruşuk keten gömleği, ayaklarında parmak arası sandaletleriyle elleri belinde etrafına bakarken ben de ona bakıyorum. Gördüğü her kareden memnun mutlu halini kıskanıyorum. Boş şezlongdaki pareoyu üzerimden uzanarak alıyor, beline dolayıp kalçasını yana doğru büküyor. Dudaklarını öne doğru uzatıyor. “Sevgilim, biraz dolaştırmayacak mısın beni?” diyor. Yaz sıcağını değil de bahar esintisini hissediyorum içimde. Gülümsüyorum. Tatil arkadaşımın takipçisi oluyorum. Elimden başka türlüsü gelmiyor bugün. Beraber plajdan çıkıyoruz. Oğlumuza küçük matador bebeği ya da futbol forması almalı. Serdar konuşuyor. Başımda zonklama. Yürüyoruz. Durmadan yürüyoruz. O durmadan konuşuyor. Binaların ağaçları gölgelediği büyük caddede kalabalıkla kaynaşıyoruz. Bir karnavalın ortasına düşmüş gibiyim. Kaybolacağım galiba. Serdar sarsaklığımı fark ediyor, kolumdan tutup ara sokaklardan birine sürüklüyor. Yüzü endişeli, iyi olup olmadığımı soruyor. “Plajda içtiklerin çarptı herhalde. Kahve içebileceğimiz bir yer bulalım,” diyor. Koluma giriyor, ağır ağır yürüyoruz. Gölgeli sokak hiç bitmeyecekmiş gibi uzayıp gidiyor. Başımı çevirip arkama bakıyorum. Başsız, sonsuz yolun ortasındayım. Gökyüzü taş binalardan arta kalan yerlerde parça parça. Ortasında küçük kafesi olan bir meydana ulaşıyoruz. Oturduğumuz yerin tam karşısında şapel var. Kapısında bir kadın şarkı söylüyor. Öfke dolu sesi bulduğu her canlıya, cansıza çarptıktan sonra havaya yükseliyor. Serdar bira ve tapas tabağı ısmarlamış. Sıradan bir muhabbetin içine dalıyoruz. Günümüzü, gecemizi, nereden gelip nereye gittiğimizi anlatıyor. Gözlerim bizi çevreleyen taş binaların balkonlarında. Çoğu yeşilliklerle dolu, pencereler ardına kadar açık, bazılarında perdeler uçuşuyor. Balkonlardan, tavana kadar yükselen dar kapılarından içerileri görmek istiyorum. Oturduğum yerden hepsi karanlık görünüyor. Serdar’a doğru çeviriyorum iskemlemi. Başım ağrımıyor artık. “Matador bebek alalım,” diyorum. Hesabı ödeyip kalkıyoruz. Birbirine benzer sokaklara girip çıkıyoruz. Gitmek istediğimiz müzelerin önünde uzun kuyruklar oluşmuş. İki gün daha buradayız. Elinde çantası, telefonuyla konuşarak yürüyen takım elbiseli insanlar yok ortalıkta. Sokak aralarında onlarca dükkânın kepenkleri çekili, üzerleri rengârenk yazılar ve resimlerle kaplanmış. Her birinin geçmişte nasıl göründüğünü tahmin etmeye çalışıyorum. Hayaletlerle doldurduğum yerler farklı görünüyor gözüme. Binalar birden küçülüveriyor. “Terk edilmek sokaklara bile yaramıyor,” diye mırıldanıyorum. “Ne güzel işte. Rahat rahat dolaşıyoruz. Baksana şu binaların eskiliğine. Ne güzel korumuş adamlar,” diye cevap veriyor Serdar. Sessiz kalıyorum. Bitmeyen kiliseye gidiyoruz. Üzerindeki renkleri, taşları, göğe uzanan bacalarını, kapısındaki küçük insanları, dev vinçleri seyrediyorum herkesle birlikte. Aynı anda çirkinliği ve güzelliği, korkutuculuğu ve muhteşemliği görünce, renkli mozaiklerin, oyma heykellerin, gravürlerin bir parçası olabilmeyi diliyorum. Gece geliyor. Havada asılı kalıyor. Altında şehir, geceye inat varlığını sürdürüyor. Gürültülü bir tapas restoranında yemek yerken etrafı seyretmeye devam ediyoruz. Serdar elindeki kitapta popüler bar isimlerini işaretliyor, ardından harita üzerinde yerlerini bulmaya çalışıyor. Birkaç isim söylüyor bana seçmem için. Öncekileri unutuyorum, sonuncu aklımda kalıyor. “Marula’ya gidelim,” diyorum. Seviniyor. Otele uzak ama olduğumuz yere yakın. Paella söyledim kendime. Çiğniyorum. Yolda Serdar elimi tutuyor. Yürüyoruz. Birden duruyor. Ben de duruyorum. Bir yerlerden müzik sesi geliyor. “Baksana yıldızların güzelliğine,” diyor. Sonra eğilip dudaklarımdan öpüyor. Gözlerim açık, tenha sokağa bakıyorum. Müzik devam ediyor. Kolunu omzuma atıyor, yürümeye devam ediyoruz. Marula çöp dolu bir sokakta. Kapısında bordo kadife perdeler, önünde takım elbiseli iki dev adam. İkisi birden perdeleri kenarlarından tutuyor, içeri giriyoruz. Başka bir zamanın mekânına düşüyoruz. Dans pistinin orta yerinde uzun favorili, gür bıyıklı bir adam gitarın tellerine vuruyor. Bar boş. Ara sıra bordo perde aralanıyor, sonra kapanıyor. Kuytuya yerleşiyor, içki söylüyoruz. Tanıştığımız zamanların notalarındayım. Hatırlıyorum. Zaman geçiyor. Bar kalabalıklaşıyor. Işıklar soluklaşıyor. Serdar çekildiğimiz kuytudan çıkıyor. Beni de ardından sürüklüyor. Pistte dans etmeye başlıyoruz. Tekrar elimden tutuyor, “Hadi bir şeyler daha içelim,” diyor. Bara yaslanıyoruz. İçkilerimizi söylerken önce yanındaki adamla, sonra barmenle sohbete başlıyor. Biraz önce yan yana dans ettiğimiz iki kız da gruba katılıyor. Sıkılıyorum. Serdar’ı Marula’da yeni arkadaşlarıyla bırakıp çöp kokulu sokağa çıkıyorum. Kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyorum. Başka türlü bir koku çarpıyor burnuma. Üçü bir euroya bira satıyorlar. Yol uzun. Bira alıyorum. Parayı verince rengini cinsini çözemediğim satıcı, bundan ister misin, diye soruyor. İstiyorum. Elleriyle sarıp veriyor. Yakıyorum. Otelin yolu çabuk bitiyor. Dönen merdivenlerden tutunarak odaya çıkıyorum. İki kişinin yan yana ancak sığabileceği balkondayım. Sigaramdan iki nefes daha çekiyorum. Baktığım binalar geriye doğru eğiliyor. Gökyüzü genişliyor. Aşağıya bakıyorum. Cadde kayıp gidiyor. Balkon demirlerine iki elimle tutunuyorum. Şehre bir kahkaha salıyorum. Zar zor yatağı bulup üzerimdekilerle uzanıyorum. Tavandaki duman lekelerini seyrediyorum. İnsanlar da şehirler gibi mi acaba? Düşünüyorum. Katalanca seni seviyorum.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Odamdaki GözDemet Taştemir
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Josef Kılçıksız

17 Ekim 2025

Cam Tavanın Altındaki Gökyüzü

Gazze söz konusu olduğunda siniyor tüm ilham perilerim.Yeni taşındığım bu şehirde “mahsur” kalmış gibiyim. Orhan Pamuk’un Kars’ta mahsur kalan Ka’sı gibi hissediyorum. Bu his, sanırım, ne olduğunu bilmeden hep sıra dışı bir şeyler olmasını beklememden.Bu şehirde her gün ..

Devamı..

László Krasznahorkai’nin Günümüze Sesl..

Bran Nicol

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024