Radyo Dalgaları
8 Mayıs 2019 Öykü

Radyo Dalgaları


Twitter'da Paylaş
0

Frekans değiştirerek aradığını bulamamış olacak ki radyo kapandı. Müzik listesine hiç uğramadı. Galeriye girip videoları açtı ve bağlama çalarak Adıyaman türküsünü söyleyen dostunu andı. O güne gidemeden bugünde onu özledi, yaşadı. Gidip kartpostal bakacağı geldi aklına. Elindekilere bakıp sonra da beğenmeyip bırakıverdi hepsini yerli yerince. Tanımadığım kentler, tanımadığım topraklara dikilen nar ağaçları, tanımadığım annem babam kardeşlerim. Yirmi sekiz yaşıma rağmen tanımadığım bir ben. Bir kendim.

Sabah erken oluyor, güneş doğmadı ama doğmasına az bir vakit kalanın soğuğunu hissediverdim. Hasta olduğum çocuk yaşımda, babamın yine tam bu saatlerde uyanıp çay yaptığı sabah gibi soğuk bir sabah. Balkonda hasta ve soğuğu hissederken ben, annem de hasta ve soğuk muydu? Derdini bilmiyor, çare bulamıyorduk. Bir ölü evi sessizliği gibi sessizdi ev. Değiştirilen üç ev de beş ev de böyle sessiz kalmış. Biliyor musun o evde önceleri yaşayanların acıları sevinçleri kalırmış öylece. Duvarlar bırakmazmış yaşananları. Saklarmış hep. Dertse yaşanan, sonraki gelenin derdiyle birleşecek çoğalacak. Sevinçse yine artacak.

Eve gelmeyeceğim dedim, telefonun diğer ucundaki kardeşime. O eve de önceki evlere de. Hiç yaşamadığımız evlere bile. Sırt çantama sığacağı kadar kıyafetle yola çıktım. İki pantolon düre büke, iki tişört ve çocuğumun hırkası. Zor bela fermuarı çektim ama nasıl hafiftim kendim. Nasıl hafifti çantam. Kitapları alıp almama kararsızlığı içindeyken bir poşet bulup üst üste yığdım. Daha evin içinde taşırken bile parmaklarımın içini kertti ve kızarttı desem yeri var. Ardımda bir şey bırakmak istemedim. Sonradan gelme ihtimalim olmayan bu evde. Kararsız kalsam da kitap poşetini alıp kapattım kapıyı. Hep kapalı olan kapıyı. Hep sessiz olan mahalleden yürüdüm. Hep ölü sessizliği olan mahalleden. Bir kadın evinin bahçesindeki çamaşır ipine kocasının gömleklerini astı ben yürürken. Tam hizasına denk geldiğimdeyse kocasının atletlerini. Kocasının atletlerini. İp eğildi. Kadın sepet elinde, öylece anlamsız benim elimdeki poşete baktı. Yalınayak kapıya çıkan çocuğuna bağırıp, evin girişine koştu.

Mahalleden çıktım. Hâlâ anıt yapılmadı buraya da, diye kendi kendime konuşarak tren biletini alıp beklemeye başladım. Fotoğraflara tek tek dokunup ağladım. Acıya tanıklık ettim etmesine de. Önce kendime hesap soramadım, kendimle hesaplaşamadım. Düştüler, oyuncaklar ellerinde, ellerinde beyaz pankartlar. Nerede benim bıyıkları beyazlamış tütün içen abilerim, nerede ilah gördüğüm ablalarım. Neredesin çocuğum Veysel? Bu şehri kendi içinde boğmak isteyişim sonuç vermedi. Yenilen ben oldum. Nerede benim yirmi iki yaşım. Değişmeyen tek şey sivil polislerin sayısının çokluğu deyip gülümsedim. Hem ağlayıp hem güldüm. Bağıra çağıra hem ağlayıp hem güldüm. Baktım yanıma geliyorlar uzaklaştım durduğum yerden. Sarı çizginin tam kenarında oturdum. Tren gelirken çalınan marşı unuttuğumu farkettim. Sabahın seheri, nerede benim bıyıkları beyazlamış tütün içen abilerim. Nerede benim ilah gördüğüm ablalarım. Nerede benim çocuğum Veysel? Radyoyu yeniden açtım, frekanslar arasında giderken kendimle barıştım. Saksıda son sardunyalar avluda el yazmaları. Ah ne kahraman, ne cesur ne güzel çocuklardık. Her yeni günü ümitle nasıl kucaklardık..


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR