Radyodan Gelen
30 Eylül 2019 Öykü

Radyodan Gelen


Twitter'da Paylaş
0

Uyandığında dili kelimelerden paslanmış gibiydi. İnsanın dili hiç paslanır mı? Kelimelerden hem de. Bütün gece kâh ellerinde, kâh dilinde kelimeler, bazı bazı savaşarak, bazen okşayıp sarılarak sabahı etmişti. Korkudandı en çok, kelimelerin boğazını ağrıttığı ve yalnız rüyasında söze döndüğü yerde, herkesin çoktan uyanıp bir şeyleri hale yola koyduğu bir kentte uyandı. Üzerinden atmalıydı varsa da ağırlığı, bu her günün ilk büyük direnişiydi. Dilini fırçalamalı, yeni kelimeler için tertemiz yapmalıydı. Uyandı. Onu aramayı düşündü. Ali’yi. Arasa… Neden ama? Ne diyecekti arayınca? Rüyasını mı anlatacaktı? Ne ilgisi vardı? Biriyle konuşmak istedi. Ama öyle telefonda değil. İki kişiyle de değil. Tek bir kişiyle. Tanıdık ya da tanımadık, tek bir insanla konuşmak istedi. Saatlerce anlatmak istedi ona ama evde değil. Konuşsun, konuşurken gülümsesin, kahkaha atsın, ağlasın, bağırsın, ayağa kalksın, yürüsün, bütün bunları yüz yüze konuşurken, yoldayken yapsın istedi.

Bir anda herşeyeyenidenbaşlayacakmışgibitaze bir his ve bir sürü imkânla, olasılığın en güzel halleriyle doldu içi. Oysa dili hala pas içindeydi. Kelimeleri hatırlayınca yeniden aldı o kekre tadı. Vazgeçmedi, kendini bırakmadı o tada. Ağız dolusu suyla kaç kere yıkadı kim bilir kelimeleri, hafızasını tazeledi, onu bu evde tutan ne varsa, önce onları çekmecelere koydu. Yol dediğin beklemezdi, o güne kadar oyalanmıştı. Bugünden sonra, bunca hazırlıktan sonra artık gidebilirdi. Çantasını aldı, içine birkaç hırka, çamaşır, çorap koydu. Battaniyeyi koydu. Sonbahardı. Annesinden kalan gri atkısına aldı, yıllardır evden çıkmayı bekleyen atkıyı unutmadı bu kez.

Evden çıkarken Ali’yi aradı. “Trene binelim mi?” Ali yirmi yıllık arkadaşıydı. Bir aşka kurban etmemek için arkadaşlıklarını ellerinin içinde büyüttüler nerdeyse. Bir çiçeği, yavru bir serçeyi büyütür gibi, avuçlarının arasında. İlk gençliklerinde bir orman yürüyüşü sırasında Esma güz yapraklarını kucaklayıp kafalarından aşağı bıraktığında, birbirlerine sarıldıklarında fark ettiler, aralarında bir ateş yandı. Gözlerini kaçırdılar önce, sonra kendilerini yerdeki yapraklara bırakıp eğleniyormuş gibi yapmaya devam ettiler. Orman bitimindeki çay ocağında saatlerce ne iyi arkadaş olduklarından, arkadaşlıklarının değerinden, anılarından söz ettiler. Yirmi yıl içinde başlarına neler gelmedi? Ali, her aşk acısında Esma’nın dizlerinde buldu kendini. Anne babalarını kaybettikleri zaman, her dara düştüklerinde, yara bere içinde kaldıklarında, beş parasız sokağa düştüklerinde yine birbirlerini buldular omuz başlarında. Esma bir kere evlendi. Mutlu olsun istedi Ali ama olmadı.

Sonra dün. Dün ne olduysa öyle birden. Ne olduysa birden olmayan şey oldu. Öyle sonbahardan filan da değil. Yıllardır hep kaçtıkları, gözleri gibi korudukları, gerçek olmasın diye en derinlere sakladıkları olasılık bir anda oluverdi. İlk gençliklerinde, sonra, daha sonra değil de, onca zaman içinde değil de şimdi. Dün. Hemen orada, öylece. Oluverdi. Esma çay yapmıştı. Ali aradı. Evdeyse ordan geçiyormuş da uğrayacaktı beş dakika. Ali geldiğinde Esma çoktan yanına onun sevdiği limonlu kekten çırpıvermişti bile. Duvardaki radyo senelerdir aynı frekansta, o mutfakta devamlı çalardı. Ali geldiğinde, çaydan da kekten de öte bir şey duydu. Gönlüne ateş düştüğünde ilk duyduğu türkü. Evde, sokakta Esma’nın lafı geçtiğinde kulağına, yüreğine değen o türkü. “Esme deli rüzgâr esme Esip de sevdamı kesme Zaten yaram derin deşme…”

Ali sendeledi. Çok olmuştu. Rüzgâr gibi geçen yılların farkına sanki bir anda, o mutfak girişinde varmıştı. Onca yıl değildi de saçlarına bir bir ak düşüren, şuracıkta çalan garip türküydü sanki. Esma korktu. Koluna girip koltuğa götürdü. “Bak bu iyileşme battaniyesi. Bunu ben ördüm. Daha yeni bitti. İlk sana örteceğim. Bir şeyciğin kalmaz birazdan,” dedi. Ali, Esma’nın kolunu tutup yanına çekti. Çayın fokurtusu, limonlu kekin buharı, türküden yayılan nağmeler mutfaktan odaya yavaştan gelirken battaniye ikisini birden iyileştirmeye başlamıştı. Nefesleri oda camını kapladı, türküler değişti, kek soğudu, çayın suyu iyiden azaldı. Gün ağarana, ortalığı zifiri karanlık kaplayana kadar çıkmadılar battaniyeden. Karanlığa kendini bırakıp çayı bahane etti Esma. Bahaneden de öte, yanık kokuları gelmeye başlamıştı hafiften. Mutfak perdesi açıktı ama karanlıkta kimden utanacaktı? Ocağı söndürdü, Ali kapıdaydı. Karanlıkta ne kadar görünürse bakış, işte o kadar birbirlerinin gözlerine bakıp sessizce güle güle, allah’a ısmarladık, hoşça kal, görüşmek üzere, artık her neyse dediler birbirlerine. Ali çıktı. Esma battaniyeyi katladı. Üzerine bir şeyler aldı. Su ısıttı. Kekten iki dilim alıp cam kenarındaki masada yemeye başladı. Gülümsedi. Çok gülümsedi. Ağzı kulaklarına varana dek gülümsedi. Gözleri sokağa seyretti. Kimse yoktu birkaç kedi ve penceredeki kasımpatları dışında. Yüreği hafifledi. Bundan sonra ne mi olacaktı? Düşünmedi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR